Bölüm 9 / 22
9. BÖLÜM : KONKORDATO
Bir konkordato ilan edilmeliydi. Tufan ve ben. Bu belliydi. Borcumu ödeyecek gücüm hiçbir zaman olmayacaktı ve o da benim peşimde olacaktı. Bu, belliydi. Tufan ve ben... Konkordato. Ama şimdi bu saçmalık da neyin nesiydi?
Başımı hiddetle yana çevirdim. Çetin kahkaha attı. Öyle heyecanlı ve harlıydı ki yerdeki duruşum bile toparlanamadı.
"Patron sandınız beni değil mi Nergis Hanım?" dedi ama bir anda gülüşü soldu. "Bir dakika ya... Siz az önce patrona orospu çocuğu mu dediniz?"
Gözleri büyüktü, kaşları çatıktı. Bir soğukkanlılıkla deliydi.
"Çetin," diye mırıldanırken ellerimi yerden çekip hızla doğruldum. Doğrulurken tökezledim. Başımı hızla olumsuz salladım. Bedenim titrerken ona birkaç adım attım.
"Hayır," dedim ker bela. "Sami'ye dedim. Sami beni dolandıran adam. Ona."
"Anladım," dedi. Tufan'a dediğimi biliyordu. Sanırım şu an için bunu göz ardı etmek istedi. İşine geldiği gibi anladı. Şimdilik.
Tufan, karanlıkların boyun eğeceği kadar güçlüydü. Çetin ise onun en soğuk gölgesi. Bu ikisini birbirinden ayrı düşünemezdim.
"Siz ne arıyorsunuz burada?" diye sordum nefes nefese. "Bizi nasıl buldunuz? Buraya neden geldiniz?"
Arkasındaki büyük siyah arabadan inmiş; sağında ve solunda iki adam vardı. Dibinde ölüm gibi bir sessizlik dolaşıyordu yine de.
"Takip ettim," dedi, dümdüz bir çalkantı ile. Basitçe. "Dün gece hesabınızdaki para aniden bir başka hesaba aktarıldı. Patron kontrol amaçlı gelmemi istedi Nergis Hanım."
"Patron?" dedim şaşkınlıkla. Nefesim zayıftı. "Seni yolladı öyle mi?"
"Evet," dedi ellerini önüne birleştirirken. Gülümsemesi yüzünde asılıydı. "Çok geçmiş olsun. Küfürlerinizden anladığım kadarı ile dolandırılmışsınız. Sami dediniz değil mi?"
"Evet," dedim yutkunup. "İsmi Sami."
"Dolandırıcılar da dolandırılıyor mu?" diye sordu alayla. "Kendi söküğünüzü dikemediniz sanrım. Benim güzel dövmeli ne alemde? Sinirlidir şimdi."
"Mürekkep mi? O şu an Sena ile," dedim Çetin'e bir adım atarken. "Sami adında biri. Geçmişten biri... Bizi kandırdı. Oteli, hastaneyi, her şeyi o ayarlamış. Odaya başka hasta yerleşmişti, orada anladık. Resepsiyon ödemeyi görmemiş. Tufan yaptırdı sandım ama sanırım siz de bilmiyordunuz."
"Patron mu?" dedi kaş çatarken. "Kendi paramızı sizden almak için çok daha keyifli yöntemlerimiz var Nergis Hanım."
"Anladım," dedim yutkunurken. "Buraya yardıma geldin o zaman. Yani..." Ona bir adım daha attım. Gözlerinde tek bir kıpırdama, bedeninde hareket yoktu. Sadece gevşekçe beni dinliyordu. "Bize yardım eder misiniz?"
Korktum ama susmadım. Çürüdüm ama kokmadım. Belki ruhumdan akan kan ölüme meydan okumamda bana cesaret sundu. Kurnazca değil, gerçekten yardım istedim. Çaresizce, şeffafça.
"Hemen sorayım," dedi sırıtırken. Önden birleştirdiği ellerinden birini açtı ve takım elbisesinin iç cebine götürdü. Telefonu çıkartıp numara tuşladı.
"Patronum! Ben şimdi geldim de... Evet, evet... Tamamdır," dedi ve kapattı. Ben bu sırada çaresizce onun o ürkütücü suratındaki ürkütücü detayları izliyordum. Kaşı çizikti. Basit bir berber çiziği değil, kesilmiş ve izi kalmıştı. Gözünün altında silik bir dikiş izi vardı. Dövmeleri hep kanlıydı ya da kadın figürleriydi.
"Konkordato için onay vermedi," dedi telefonu kapatırken. Ama sizi dolandıran adamı bulabilirmiş."
"Sami!" dedim hızla. "Adı Sami. Parayı çalan adamı bilmiyorum. Bize kendini doktor olarak tanıttı işte."
"İki şartı var patronun," dedi arabaya dönerken. "Birincisi, şikayetlerinizi çekin. Patron devreye girdiyse polis uzak dursun."
"Tamam," dedim hızla. "Tamam çekeriz şikayetleri. İkinci şart nedir?"
"Bu akşam acil kurul toplantısı yapılacak. Türkiye'de."
"Yani?" dedim. Kapısı kapanmadan hemen önce dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi ve siyah zipposu ile ateşledi.
"Yani," dedi ağzından dumanlar çıkarken. "Orada görünmen gerekiyor. Patron böyle istedi."
Ellerimi kendime tuttum. Kısaca etrafa baktım. "Ben mi geleceğim? Sebebi nedir?"
"Patron öyle istiyor."
"Nasıl?" dedim şaşkınlıkla. "Türkiye'de bir toplantı. Ben? Bu akşam? Neden?"
"Tekrarlıyorum. Patron öyle istiyor."
"İyi de neden? Başka insan mı kalmadı? Yoksa," dedim gözlerim açılırken. "Yoksa beni orada diğerlerine ibret olsun diye asacak mısınız?"
Güldü. Kısık kısık kahkaha attı ama sonra dayanamadı. Öyle korkunç güldü ki nefesimi tuttum. Kapısı kapanmadan hemen önce geriye yaslandı.
"Çünkü sen ona çok benziyorsun."
Kapısını kapattılar. Koruma koşarak öne dolandı ve arabaya bindi. Gidecekleri sırada araba bir an durdu. Simsiyah camı aşağı indi. Gözüne taktığı güneş gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. "Saat henüz sabahın sekizi. Yarım saate gelip alırım sizi. Bir saate Muğla'dayız. Akşam kurul sonrası arzu ederseniz tekrar sizi buraya bırakırım." Durup kısaca nefes verdi. "Ben de bu ara şoför oldum amına koyayım."
"Bana Tufan'ın numarasını verir misiniz?" dedim hızla. "Onu arayabilir miyim?"
Güldü gözlüğünü tekrar gözüne yerleştirirken. "Daha neler?"
"Lütfen," dedim yavaşça. "Arayıp sorun. Numarasını istediğimi sorun."
Bir an duraksadı ama sonra telefonunu tekrar çıkarttı ve kulağına götürdü. "Patronum! Hah... Evet. Tamam," dedi ve bana döndü. "Kabul etmedi."
"Bir şey soracağım," dedim şaşkınlıkla. "Sen onu arayıp bir şey söylemeden o sana yanıt veriyor. Bu nasıl oluyor? Yoksa sen onu hiç aramıyor musun bile?"
Elini havaya kaldırdı ve sırıtarak havaya baktı. "Kuşlar," dedi heyecanla. "Dinliyorlar."
"Ne yani? Tufan Bey seni yedi yirmi dört dinliyor mu?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Beni değil. Seni dinliyor."
Camı tekrar kapandığında siyah camların ardından geriye yaslanan silüetini gördüm. Hemen sonra kahkaha attı.
O kahkaha beni öyle delirtti ki araba uzaklaşırken arkasından çığlık attım. Avuç içlerimi tırnakladım.
"Taşak mı geçiyorsunuz lan siz benimle!" diye bağırdım. "Benim kız kardeşim söz konusu! Siz sırf bir kurul toplantısında amına koyduğumun Meltem'ine benziyorum diye benimle böyle oyun mu oynuyorsunuz!"
Avcumu ısırdım. "Tufan!" diye çığlık attım. "Senin işin gücün yok mu! Beni mi dinliyorsun! Yoksa bu cin çarpmış köpeğin olan Çetin benimle taşak mı geçti! Söyle!"
Havaya baktım. Kuşlar uçuyordu. Hava açıktı. "Orrrrospu çocuğu!" diye çığlık attım. "Sana dedim işte sana! Tufan! Sami'ye değil! Sana! Beni duyuyor musun, he? Orrrrospu çocuğu seni!"
Avuç içlerime baktım. Tir tir titriyorlardı. "Ya," dedim nefes nefese. "Ya benim kız kardeşimin parasını almak ne? Ne demek bu? Sizin kalbiniz hiç mi sızlamıyor? Rica etseydiniz ben gelirdim zaten Türkiye'ye. Neden böyle bir pislik yaptınız!"
Nefes nefese duraksayıp sağa sola baktığımda yoldan geçen vatandaşların şaşkınlıkla bana baktığını fark ettim. İfademi toparladım. Telaşe ile hastaneye koşturdum.
Tufan'ın benden istediği bir şeyler vardı ve bu nedenle benden bir şeyleri almıştı. Şimdi o şeyleri bana geri vermek için kendi istediği şeyleri bana yaptıracaktı.
Koşarken ayakkabılarımın içinden ter aktı. Gökyüzü üstümde büyüdü. Tufan benden bir şey aldıysa onu ancak onun istediği şekilde geri verecektim. Bunun adı savaş değil, satrançtı. Ve şah bendim.
Sinirle hastaneye vardığımda Şahin polisler ile konuşuyordu. Mürekkep ise bir kağıda ifadesini yazıyordu. Sena diplerinde otururken elinde yeni bir peluş ayı olduğunu gördüm.
"Bir çözüm buldum," dedim hızla yanlarına varıp. "Şikayetleri geri çekin. Tufan Bey halledecek."
"Ne?" dedi Şahin bana dönerken. "Ne Tufan'ı ne diyorsun amına koyayım?"
"Bakın akşam gidip onunla görüşeceğim. Sonra da Sami'yi bulacak."
"Tufan burada mı?"
"Hayır ben Türkiye'ye gidip geleceğim. Akşam paramızla birlikte geri döneceğim."
"Sami mi?" dedi Mürekkep. "Sami mi yapmış?"
"Nasıl gideceksin?"
"Tufan para için yardım mı edecek?"
"Mantıklı bir hareket. Adamın kendi parası gitti sonuçta."
"İyi de oraya neden gidiyor? Uzaktan yardım edemez mi?"
"Biz de gelelim?"
"Sena yorulur. Daha fazla yormayalım."
"Bir susun!" dedim sinirle. "Bir durun!" Sinirle alnıma vurdum. "Ben de farkındayım. Ben de soruyorum. Ben de anlam veremiyorum ama beni buna mecbur bıraktılar. Gidip görüşeceğim. Akşam Sena'nın parası ile döneceğim."
Polislere döndüm ve bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu, çözdüğümüzü söyledim. Birkaç imza atıp hızla Sena'nın dibine çöktüm. Sanırım aklım çekip gitmişti. Sena benim adıma endişeli bakıyordu.
"Abla?" dedi şaşkınlıkla. Gülerken onun yanaklarını sevdim ve hızla yutkundum.
"Ablacığım. Ben şimdi paramızı alıp geri döneceğim tamam mı?" Hızla yanağını öptüm. "Söz veriyorum. Sen uyumadan geleceğim. Eğer gelemezsem Mür ablan ile uyuyacaksın zaten."
Kaşları çatıldı. "Yine yalan mı bu?" dedi sinirle. "Sana kızdım. Neden sürekli bir şeyler yapacağım diyorsunuz ama bir türlü beni iyileştirmiyorsunuz?"
Hızla öptüm tekrar yanağını. "Ablan sana bir söz verdiyse tutar. Öyle ya da böyle," dedim ve telaşla beni izleyen Mür ve Şahin'e döndüm. "Size emanet, tamam mı? Ben parayı aldığım gibi size yollayacağım. Hemen başlatırsınız tedavi işlerini."
Öyle sessiz bana bakıyorlardı ki, sanırım aklımı yitirdiğimi düşündüler.
"Gitme," dedi Şahin bana adım atarken. "Öldürecekler seni."
Başımı olumsuz sallarken hızla Şahin'e sarıldım. "Merak etme. Konuştum onlarla. Sadece gidip parayı alıp geleceğim."
"Gitme," dedi, fısıltı ile. Eli belime gitti ve yavaşça kendine bastırdı. "Gidersen seni geri yollamazlar buraya. Öldürürler."
"Hayır söz veriyorum tek parça geleceğim," dedim yavaşça. "Siz Sena'ya iyi bakın."
"Mürekkep kalsın onunla, ben senle geleyim," dedi.
"Lütfen. Ben halledeceğim. Siz sadece benden haber bekleyin."
Şahin bıkkın nefes verdi ama gözlerindeki umutsuzluğu okuyabildim. Gitmemi hiç istemedi. Döneceğime ihtimal vermedi. Ben ise tek şansımı kullanmak zorundaydım.
Alelacele otele girdim. Resepsiyonun yanından geçerken kadın ayaklandı ve bana seslendi. "Pardon?"
"Tamam bu gece ödeyeceğiz işte!" dedim sinirle.
"Ödendi," dediğinde asansöre giden adımlarım durdu ve kadına döndüm. "Az önce ödendi."
"Kim ödedi?" dedim resepsiyona adımlarken. Gözlerim kısıldı. "İsmi ne ödeyen kişinin?"
"Tufan Ali Uluhan," dedi ve başını bana kaldırdı. "Sadece bugün ve yarını ödedi."
Gözlerim daha da kısıldı. "İki günlük mü ödedi?" dedim ve sinirle nefes verdim. "Pinti herif."
Asansöre adımladım ve odaya çıktım. Kendime bu akşamlık bir kıyafet baktım ama yanıma şık bir şey getirmemiştim. Aslında yanıma üç beş kıyafet dışında hiçbir şey getirmemiştim. Tek derdim ülkeden kaçmaktı ama şimdi paşa paşa ülkeye dönecektim.
Bulabildiğim en makul kıyafetleri aldım ve çanta yaptım. Aşağı indiğim sırada otel lobisinin önünde Mür ve Şahin'i gördüm. Sena yanlarında ilaçlarını içmiş, temiz hava alıyordu.
Yanlarına çıktığım gibi büyük arabanın kornası kısaca çaldı. Hemen sonra Çetin arabadan indi ve ellerini iki yana açtı. "Güzel Akü! Nasılsın?"
Mür ona temkinli bir şekilde selam verirken Şahin ise gözlerini ona dikmişti. "Merhaba," dedi yavaşça. Çetin başını Şahin'e çevirdi.
"Merhaba. Şahin olmalı," dedi ve ellerini kanat yapar gibi iki yana açtı. "Pır pır uçuyor musun?"
"Daha çok avlıyorum," dedi Şahin yavaşça.
"Evet. Takdir etmeliyim ki havayolu şirketinin ara yüzünden isimlerinizi silmek akıllıcaydı," dedi Çetin sırıtırken.
"Nereden bildin?" diye sordu Şahin şaşkınlıkla.
"Bilmem," dedi Çetin ve Sena'ya döndü. El salladı. "Merhaba küçük hanım."
"Merhaba," dedi Sena merakla ona bir adım atarken. Çetin onun dibine çöktü.
"Merhaba prenses. Ne kadar güzelsin sen? Mürekkep ablana çekmişsin aynı."
"Senin yüzündekiler gerçek mi? Mür ablamdaki gibi."
"Evet!" dedi Çetin kahkaha atarken. "Çok uyumluyuz değil mi? Mür ablanı kendime alacağım."
"Ne diyorsun sen?" dedi Mür hızla araya girerek. "Senacığım, şimdi bu amca ablanı götürüp gelecek. Sonra da seni iyileştirecekler, tamam mı?"
"Amca derken?" dedi Çetin şaşkınlıkla ayaklanırken. "Kızım küçül de cebime gir. Ben otuz yaşındayım daha ne amcası amına ko-"
"Hey!" dedi Mür sinirle. "Çocuk var beyefendi ne biçim konuşuyorsunuz?"
"Amı-ama-aman!" dedi Çetin ve tekrar Sena'ya döndü. "Ablanı kısaca ödünç alacağım. Tamam mı güzellik?"
"Ne zaman getireceksin ablamı?" dedi Sena merakla. "Bir de bir şey soracağım... Belindeki oyuncak mı?"
Çetin hızla ceketinin ardındaki silaha baktı ve yavaşça örttü. "Evet!" dedi hararetle. "Su tabancası bu! Kuş avlıyorum bununla. Genelde kartal ya da şahin."
"Şahin kadar başına," dedi Şahin ve Sena'yı kucakladı. "Her anınızı telefondan takip edeceğim."
Çetin dudak büzüp sırıttı ve Şahin'e el salladı. Sena onun kucağından el sallarken Mür yavaşça bana sarıldı. "Umarım doğru bir şey yapıyorsundur. Sana sonsuz güveniyorum. Dikkat et."
"Siz de. Sizi seviyorum."
Çetin bana yol verdiğinde arabaya bindim ve geriye yaslandım. Sırt çantamı bacaklarımın üzerine bıraktım. Hemen yanıma oturduğunda şoför kapıyı kapattı.
Çetin saatine baktı. "Daha öğlen olmadı bile. Bir gibi ineriz."
Yaklaşık on dakika kadar sürdü yolculuk. Onunla hiç konuşmadım. Sadece camdan dışarı izledim. Havaalanına vardığımızda ayrıcalıklı terminalden giriş yaptık. Küçük bir jet vardı pistte. Başında T harfi olan jete doğru adımladık.
İçeri geçtim ve altı koltuktan birine yerleştim. Yanda içkiler, ortada puro küllükleri ve masada çiçekler vardı. Nergis çiçekleri.
Bir tanesini vazodan alıp dalını parmaklarımla döndürdüm. "Size özel," dedi Çetin hızla karşımdaki koltuğa otururken. "Patron özellikle nergis koymamızı emretti."
"Siz zaten beni almaya gelmişsiniz buraya," dedim camdan bakarken. "Sami beni seneler sonra nasıl buldu, anlayamadım. Bilerek oldu gibi sanki her şey. Bu kurulda benim olmam size çok anlam ifade ediyor gibi."
"Yani," dedi Çetin camdan bakarken. "Elbette ediyor. Sizleri kurulda ağırlamak bir şeref olacak."
"Ne kurulu bu?" dedim hostes önümüze viski bırakırken.
"Kodomanların her sene sonu yaptığı bir toplantı. Bazıları yerlerini devretmek için gelir. Bazıları yerlerini korumak için. Her şehirden bir tefeci olacak."
"Seksen bir kişi mi yani?" diye sordum, şaşkınlıkla. Bu sırada pilot kısaca selam verdi ve uçuş hakkında bilgilendirip yerine yerleşti. Tufan'ın özel pilotu olduğu üniformasındaki T harfinden belliydi.
"Çok daha fazla insan oluyor. Dıdısının dıdısı geliyor," dedi Çetin ve viskiyi eline alıp iyice yayıldı. Bir bacağını diğerinin üzerine attı. "Her tefecinin benimki gibi sağ kolu geliyor." Kadehini bana tuttu. "Sizin gibi hanımefendiler geliyor."
"Beni Meltem diye insanlara mı sunacaksınız?"
Çetin şaşkınlıkla içkisini başına dikti. "Sanırım fazla akıllısınız. Boşuna dolandırıcılık yapmıyorsunuz."
"Ne yani?" dedim uçak havalanırken. "Gerçekten beni Meltem diye mi tanıtacaksınız insanlara?"
"Tam da öyle yapacağız," dedi ve boş viski bardağını uçak havada süzülürken hostese tuttu. Hostes hızla ona içki doldurmaya başladı. Bu hareketi Tufan'dan özendiği çok belliydi.
Montenegro küçülüyordu. Sorularımsa büyüyordu.
"Meltem dediğiniz kişi Tufan Bey'in vefat eden eşi falan mı?" diye sorduğumda Çetin içmeye yeltendiği viskiyi bir anda püskürttü. Hostes koşarak masayı temizlerken Çetin gülüyordu.
Cevap vermedi. Bunun yerine köşedeki plakçalara bir plak yerleştirdi ve uçakta dolanmaya başladı.
"Siz alışıksınızdır zengin adamları dolandırırken böyle jetlere binmeye," dedi tekrar yerine oturup. "Sahiden, içiniz nasıl alıyordu ki tüm o kokuşmuş yaşlı adamlarla flört etmeyi?"
"İçiniz masum adamları öldürmeyi nasıl alıyor?" diye sordum, düşünmeden.
"Masum mu?" dedi Çetin şaşkınlıkla. "Nergis Hanım rica ediyorum o şark kurnazlarına masum demeyiniz. Onlar borçlarını ödemeyen hainler."
"Benim dolandırdığım herifler de evli barklı insanlar," dedim sinirle. Bir an duraksadım. "Yani gerçekten... Sen mi öldürüyorsun?"
"Borcunu vermeyen şimdiye dek oldu mu?" diye sordu kendi kendine ve kaşlarını çattı. Parmaklarıyla saydı. "Mahmut... Vedat... Yok lan o ödemişti..." Başını bana kaldırdı. "Hayır olmadı."
"Herkes ödedi yani borcunu."
Başı olumlu sallanırken gülümsüyordu. "Evet, hanımefendi."
Telefonumu elime aldım ve saate baktım. Türkiye sınırına girdiğimizden beridir Çetin hostes ile sohbet ediyordu. Ben ise internete bağlanmış, bir umut Tufan ve bu bahsedilen konseyi araştırıyordum ama elbette internette hiçbir şey çıkmıyordu.
Küçük Burjuvalar
Nergis : Sena nasıl?
Mürekkep : Uyuyor
Nergis : İlaçlarını aldı mı?
Mürekkep : Evet yoruldu. Şahin de Sami'nin banka hesaplarına girmeye çalışıyor.
Nergis : Madem Şahin'in böyle yetenekleri vardı ben neden tefeci toplantısına gidiyorum şu anda amk
Mürekkep : Tefeci toplantısı derken?
Nergis : Şahin'e söyle Meltem ismini araştırsın
Mürekkep : Soy ad?
Nergis : Bilmiyorum. Uluhan olabilir.
Mürekkep : Tamam
Uçak tekerleri piste dokundu. Başladığım yere geri döndüm. Muğla. Bodrum. Koşarak kaçtığım, bir gün sonra tıpış tıpış döndüğüm memleketim.
Pistten ayrıldık ve bir başka arabaya bindik. Çetin bu sırada Tufan'ı aramış, yolda olduğumuzu söylüyordu.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii Nergis Hanım."
"Tufan Bey gerçekten benim telefonlarımı dinliyor mu?"
Çetin camdan bakarken sırıttı. "Hayır. Korkun diye öyle dedim."
"Tamam," dedim ve ben de cama baktım.
Çiftlik yoluna girmiştik. Aklıma atların arasında anlattığı garip gureba hikayeler ve boğazımı tutuşu geldi. Hızla başımı iki yana salladım.
"Abla senin akşamki kıyafetler bunlar mı?" dediğinde Çetin'e döndüm. "Abla derken mahalle ağzı oldu anlık... Kusura bakmayın Nergis Hanım."
Elimle üzerimdekini tuttum. "Olmaz mı?"
"Yani, bilemedim," dedi ve bıkkın nefes verdi. "Meltem Hanım hep altın takılar ve kırmızı elbiseler giyerdi. Üzerine kürk atar, kırmızı ruj sürerdi. Saçları da lüle lüle olurdu."
"İyi röntgenlemişsin," dediğimde Çetin şaşkınlıkla bana döndü ama dediğim şey ile şaşkın şaşkın gülüyordu.
Korkudan bacaklarım titredi. "Yani iyi bir gözlemcisin! Ama ben buraya paramı almak için geldim. Kardeşim orada hastayken gala kıyafetleri ile oturup kahkahalar eşliğinde şampanya içmeyeceğim."
"Tabii tabii," dedi ve araba durunca hızla indi. "Buyurun." Bir anda kahkaha attı. "Röntgenci dedi bana. Karıya bak amına koyayım."
Çiftliğin büyük kapısına vardık. Gündüz vakti bir farklıydı. Geceki gibi ürkünç gelmedi gözüme. Ağaçlar canlı, demir kapı bile parlak parlaktı.
Güvenlikler aynı anda tuşa bastığında kapı açıldı ve içeri girdim. Hemen sağa baktım. Kangallar ile göz göze geldim. Yutkunup önüme döndüm.
"Tufan Bey nerede?"
Çetin yanımdan ilerlerken kol saatine bakış attı. "Şu an akreplerin saati. Oradadır."
Dar bir patikaya saptık. Yerler temiz kesilmiş çim kokuyordu. Hava esiyordu. Küçük bir orman yoluna girdik. Ağaçların arasından yükselen betonu görünce adımlarım yavaşladı.
Modern bir binanın dibinde başımı kaldırdım. Üzerinde büyük harflerle VENOM yazıyordu. Yanında Tarım Bakanlığı onaylı bir damga bile vardı.
Kapı otomatik açıldı. İçerisi bembeyazdı. Steril bir hastane gibiydi. Minik kutularda kumların üzerinde ayrı ayrı yüzlerce akrep vardı. Yüzlerce. Bakışları sabitti ama tetikte gibilerdi.
Sağda dev bir ekran, dibindeki büyük deri koltukta ise Tufan. Gözleri ekrandaydı. Sırtı bize dönüktü. Kocaman omuzları arkadan daha belirgindi sanki. Belki de ben çok incelemiştim. Bir elinde purosu, diğer elinde viskisi. Üzeri simsiyahtı. Saçları dağınıktı.
Boğazımı temizledim. Tepki vermedi.
"Patronum," dedi Çetin hafif eğilerek. "Nergis Hanım geldi."
Bize dönmedi bile. Elini tembelce git anlamında savurdu. "Çık."
Çetin geri geri dışarı çıktı. Öylece Tufan'ın sırtını izliyordum. Yalnız kaldık. Bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlikte bir şey fark ettim. Odada neredeyse fark edilmeyecek kadar kısık ama kulakta çınlayan tınılarla dolu bir müzik vardı. Bozulmuş klasik müzik gibi. Tuhaf, boğuk sesler.
"Merhaba," dedim yavaşça. Sesim titredi.
"Gel," dedi. Yanına yaklaştım. Koltuğun kenarına iliştim. Onun dev varlığı, ortamın bembeyazlığı ve o akrepler.
"Otur." Koltuğun en uç kısmına oturdum.
"Sizden yardım istiyorum. Çünkü param çalındı. Dolandırıldım."
"Duydum," dedi ekrana bakarken. "Düzeltmek isterim ki, o benim param. Senin değil."
"Biliyorsunuz ki o parayla kız kardeşim tedavi olacaktı." Sesim çatladı. Ağzım kurudu. Sesim bana hiç çıkmıyor gibi geliyordu ama çıkıyordu. "Siz yaptıysanız... Gerçekten... Ne olur, Allah'tan korkun Tufan Bey."
Sessizlik. Yine o tuhaf seslere maruz kaldım. Biraz daha duysam cinnet geçirecektim.
Yandaki yüzlerce akrebe baktı. "Bu kıza parayı ben verdim. Sonra kız kalktı, benim verdiğim parayı bir kez daha benden istiyor. Yani biri hem dolandırılıyor hem bana dönüp tekrar ağlıyor. Buna ne denir sence?"
Tufan akrepler ile konuşuyordu. Gülümsedi. Kendi sorusuna kendi cevap verdi. "Evet," dedi başı onaylar sallanırken. "Doğru diyorsunuz. Haklıyım. Hep haklıyım."
Gözlerimi yere indirdim. Sesleri duymamak için ellerimle kulaklarımı örtecek raddeye geldim.
"Paramı geri almamda yardımcı olabilirmişsiniz," dedim yutkunup. "Çetin, sizin bana yardım edeceğinizi söyledi."
"Doğru söylemiş," derken elindeki boş viski bardağını havaya kaldırdı. Bir köşeden sessizce hizmetli belirdi. Göz kamaştırıcı bir kostüm içindeydi. Daha doğrusu, porno filmlerinde kullanılan o kıyafetlerden giymişti yine. Aynı kızdı. Yüzü donuktu. Hızla bardağı doldurdu. İki buz attı ve tekrar karanlığa karıştı. Onun orada olduğunu görmemiştim bile, bu nedenle aklım çıkmıştı.
Kızın gittiği yere baktım. Tepesinde kocaman bir kedi tablosu vardı. Kedi tablosunun gözleri oyulmuş, simsiyah iki akrep çizilmişti. Hizmetli kız o tablonun hemen altında dikiliyordu. Tek görevi elinde tuttuğu viski şişesini vakti geldiğinde doldurmak olan bir biblo gibiydi.
"Toplantıya benimle geleceksin," dedi Tufan. İlk kez doğrudan bana bakıyordu. Gözleri bir şeyleri ölçüp biçiyor gibiydi. Onunla göz göze gelince söyleyeceğim her şeyi unuttum ve nefesimi tuttum.
"Tamam mı?" diye sordu, benden cevap gelmeyince.
"Siz de parayı yarına kadar bana geri vereceksiniz, değil mi?"
"Öncelikle para bende değil," dedi purosunu dudaklarına götürürken. "Ama Sami denen herifi ve çakma doktoru bulurum. Parayı alır, sana veririm. Evet."
"Bu kadar?" dedim yutkunup. "Toplantıda sizin yanınızda gözükeceğim ve sonra parayı alacağım."
"Bu kadar."
"Ben sadece kız kardeşimi kurtarmak istiyorum Tufan Bey. Yemin ederim tek derdim bu."
"Biliyorum," dedi. Bir anlık sessizlik. Yine o sinir bozucu ses. Sonra başını yana çevirdi. "Hepimiz birinin kurtuluşu için başkasını yakmak zorunda kalıyoruz."
Ayağa kalktı. Yavaşça akreplerin olduğu kutulara yürüdü. Elini bir tanesinin üzerine koydu. Kapağı açtı.
İçinden iri, simsiyah, parlak bir akrebi dikkatlice çıkardı. Sanki bir porseleni tutuyormuş gibi nazik ama tuhaf bir özenle. Geri dönerken konuşmaya devam etti.
"Kimileri parayla yakar. Kimileri sessizliğiyle. Kimileri de," Gözlerini bana dikti. "Sadakati ile."
Akrebi avucunun içinde tuttuğu halde önümde durdu. Sonra başını hafifçe çevirdi. "Helga."
Köşede bekleyen hizmetli kız bir adım öne çıktı. Koşarak dibimize vardı.
"Ben ne zamandır buzlu viski içiyorum?"
"Çok özür dilerim patron," dedi kız yavaşça. "İçerisi sıcak diye buz ekledim."
Tufan gülümsedi. "Sen ne zamandır benim adıma kararlar alıyorsun?" Akrebi yavaşça kıza uzattı. "Tut."
Kız tereddüt etmeden akrebi çıplak eliyle aldı. Öylece durdu.
"Biliyor musun Nergis?" dedi Tufan, bana dönerken. "Bir insanın en büyük hatası detayları ciddiye almamaktır. Çünkü detaylar kan yapar, zehir olur, bazen de ölüm."
Ve sonra hiç beklemediğim şeyi yaptı. Boş viski bardağını kıza uzattı. "At akrebi bunun içine."
Kız akrebi viski bardağının içine bıraktı. Küçük bir çıtırtı sesi geldi. Akrep bardağın içinde birkaç kez döndü. Tufan ise akrebi delirtmek için sanki bardağı hafifçe sağa sola çalkalıyordu.
"Hayır," dedim istemsizce ama sesim o kadar kısık çıktı ki duyulmadı bile.
Tufan bardağa biraz viski doldurdu ve Helga'ya uzattı. "İç."
Kızın gözleri ilk kez hafifçe büyüdü. Elleri titredi ama yine de bir şey demedi. Sadece bekledi.
Tufan başını hafifçe eğdi. "Herkes hatalarının bedelini ödemeli. Bazıları sessizliğiyle, bazıları fazladan attığı bir buzla."
Helga viskiyi ağzına götürdü. İçinde deliren bir akrep olan, zehrini çoktan viskiye bırakmış olan bardak. Kızın dudakları bardağa değdi. Bir damla içtiğinde yüzü bembeyaz oldu. Dizleri titredi ama yere yığılmadı.
Tufan kumaş ceketinin iç cebinden küçük bir cam şişe çıkardı. İçinde koyu sarı bir sıvı vardı. Kapağını açtı ve kızın önüne bıraktı. Muhtemelen bir panzehirdi.
"Ama bazen yeterince sadıksan... Patronun seni affeder."
Sonra bana döndü. Gülümseyerek ama gözleri kupkuru.
"Birkaç saat dinlen. Toplantıda yorgun görünmeni istemem."
Tufan her ne kadar hayır dese de konkordato ilan edildi. Koskocaman bir adamın elinden tutarak büyük bir toplantıda boy gösterecektim. O böyle istedi. Ben kabul ettim. 1
O toplantıda Tufan'a sadık kalmam konusunda bir uyarıydı akrep ve hizmetli. Meltem kimdi bilmiyordum, ama o toplantıda bunu öğrenecektim. Ve öğrendiğimde, Tufan'ın yerine tüm ipleri kendi elime çekecektim.
Çünkü ben, kardeşim iyileşene dek boyun eğmeyecektim. Sena iyileşsindi, o zaman beni öldürebilirdi. Ama o zaman gelene kadar beni de zehirleyip, panzehri önüme bırakmasına izin vermeyecektim.