Ceylin Petrikor

10. BÖLÜM : ERDEMDEN ÖNCE PARA

Bölüm 10 / 22

10. BÖLÜM : ERDEMDEN ÖNCE PARA

İnsan hayata ölümün beşiğinde doğar. Yaşam ise insana atfedilen şans ya da zarar.

Hey sen,

hiç yaşamanın cezasını çektin mi? Ya da çaresizliğin? Umutsuzlukların doğrultusunda hayatına zulmettin mi? Hiç sırf var oldun diye seni incittiler mi?

Peki ya, hiç bu yüzünden isyan ettin mi? Elinde olmayan kötülüklerde kendini suçlu ilan ettin mi?

Ben etmedim. Hiç isyan etmedim. Allah'a çok inandım. Dua ettim. Kimi zaman yalvardım. Sınavlardan sınavlara girdim hayatta. Bazı yolları aşamamanın bize yeni yollar için bir fırsat olduğunu düşündüm. Kaybetmedim yolları aşamayınca, aksine doğru yolu buldum.

Ama tüm bu soluduğum çiftlik havası bana günah ekledi. Akreplerin zehirleri bana hayatın çaresizliğini gösterdi. Tutunduğum tek dal Sena'ydı. Ve o dal kırılmasın diye çok hassas, çok narin dokundum ona.

Ama çevredeki tüm çalı çırpıyı yaktım. Yakarken ben de yandım.

Tufan, panzehri kızın önüne bıraktıktan sonra dışarı çıkmıştı. Nereye gitti bilmiyordum ama kokusu hala odada asılı kaldı. Kokusunu tarif etmek zordu. Parfümü teniyle karışmıştı. İnsanı hoplatırdı.

Kıza yardım etme fırsatı dahi bulamadım. Öne doğru atıldı ve hızla panzehri fondipledi. İçtiği anda gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Moraran dudaklarını yaladı. "Beklettiğim için üzgünüm hanımefendi," dedi boş şişe ve viskiyi kaldırırken.

"Siz..." diye sordum, istemeden yutkunup. "İyi misiniz?"

"Gayet de iyiyim hanımefendi," dedi. Önüme geçti ve çıkmamı bekledi. "Buyurun, birkaç saat dinleneceğiniz odayı göstereyim."

Ne yapacağımı bilemeden önünden ilerlemeye başladım. Onun adına korkuyordum. Midesi nasıldı, tahmin edemiyordum. Akreplerin binasından çıkar çıkmaz sağı solu kestim. Tufan çoktan gitmişti. Koskoca arazide onu bulamadım. Daha doğrusu göremedim.

"Emin misiniz?" dedim, kız arkamdan ağır ağır ilerlerken. Başımı ona çevirdim. Boğazını tutuyordu. Belli ki yanıyordu.

"Hiçbir sorun yok," dedi, bozuk aksanı ile. Başı kısaca tepeye kaydığında önüme döndüm ve çatıya baktım. İki keskin nişancı silahının ucu bahçenin dış kapısına bakıyordu. Boğazımı temizlediğim sırada Helga'nın geldiğini gören güvenlikler evin üç dört metrelik kapısını açtı.

"Buyurun," dedi kız, zar zor. İçi muhtemelen yangın yeriydi ama çok profesyoneldi. Ya bedeni buna alışmıştı ya da korkuları cesaretinin önüne geçmişti.

Adım attım girişe. Başımı yüksek tavana kaldırdım. Tufan'ın evi ahşap ya da taş değildi. Bana göre gölgelerden örülmüş gibiydi. İnsani hiçbir şey yoktu. Ne bir halı, ne bir bitki.

Bir müzede gibi hissettim. Helga, girişin tam karşısındaki büyük asansöre adımladı ve tuşa bastı. Beklerken birkaç kez eliyle yüzüne hava çarptı.

"Gerçekten iyi misiniz?" diye sordum, ısrarcı bir sesle.

"Gerçekten iyiyim, hiç merak etmeyin," dedi ve yapay bir gülümseme ekledi çehresine. "Hemen alt katta ufak bir hastanemiz var. Oraya gidip kontrol olacağım birazdan."

Başımı onaylar salladım. Asansör kapısı açıldı. Zemini bile cilalı mermerdi. Asansör duvarları tablolarla çevriliydi. Ayna yoktu hiçbir yerde. Tablolarsa koyu figürler, uzak şehirler ya da ağlayan hayvanlardı. Kurban edilen koyunlar, merdiven sarmallardı.

Üçüncü kata bastı ve ellerini önünde birleştirdi.

"Ne zamandır burada çalışıyorsunuz?" diye sordum. Gerçekten de az önce bir akrep zehri yutmamış gibi sapsağlamdı.

"Üç sene," dedi. "Patron çalışanlara çok güzel bakıyor. Ben onun gece kulübünde striptizciydim ama bazı sebeplerle buraya aldı beni. Ben patronu çok seviyorum. Muazzam zeki ve güçlü bir adam."

Kapı açıldığında benden önce çıktı. Gözüm yanlışlıkla arkasına kaydı. Kıyafetinden iç çamaşırları gözüküyordu. "Patronun da eminim seni çok seviyordur," diye mırıldandım ama duymadı.

"Odanız hanımefendi," dedi ve geriye çekildi. "Bir şey lazım olursa kapı yanındaki tuşa basın. Ben hemen geleceğim. Ben yoksam benim arkadaş gelecek."

Ona cevap verme fırsatım olmadı çünkü ağzım hafif aralandı. Ürperdim. Duvarlar koyu lacivertti. Yatak devasa, simsiyahtı. Tam yatağın üstünde, tavanda kocaman bir ayna vardı.

Duvarda Latince bir yazı yazıyordu. Kenardaki, cızırtıları taze şöminenin bitişinde bir askılık ve bu kadardı. Odada ne bir dolap ne bir ayna vardı. Sadece uyumak için girilen, kendine ait lavabosu olan bir yaşam alanıydı.

Yandaki askılığa adımladım. Üç kıyafet vardı. Etiketleri dahi koparılmamıştı. İlki simsiyahtı. Vücudu saran, ip askılı bir elbiseydi. İkincisi oda duvarlarıyla aynı tonda bir lacivertti. Kısacıktı. Yine de yırtmaçlıydı. Üçüncüsü kıpkırmızıydı. İddialıydı. Sırt kısmı tamamen açıktı. Her birine uygun tasarlanmış, aynı renklerde dantelli iç çamaşırları vardı.

Elbiselerin altlarında kendilerine ait birer topuklu ayakkabı koyuluydu. Kaş çatarak Helga'ya döndüğümde kız çoktan gözden kaybolmuştu. Askılığın dibindeki küçük notu fark ettim. Elime aldım.

Kıyafetler değil, gözler konuşmalı.

Muhtemelen Tufan'ın el yazısıydı. İnci gibi. Her bir harf özenle, saatlerce çizilmişti sanki. Notu alıp yatağa oturdum ve bir süre inceledim. Telefonumu çıkartıp notun bir fotoğrafını çektim. Neden yaptım bilmiyorum ama içimden o an öyle gelmişti. Hemen sonra duvardaki Latince yazıyı kadraja aldım. Telefonumun çeviri uygulamasından yazıyı çevirdim.

Virtus post nummos.

Erdemden önce para.

Bu, para için yapılabilecek şeylerin sınırı olmadığı anlamına geliyordu. Fakat bu vicinin Tufan'a değil de, Tufan'ın borç verdiklerine ithafen yazıldığını düşündüm. Bu doğruydu, o para için şu anda buradaydım. Ne idüğü bilinmeyen yeraltı tefecileri ile aynı masada oturacaktım. Erdemlerimden önce para geldi. Sena içindi.

Mürekkep'i aradım. Sena hala uyuyordu. Şahin ise Meltem'i araştırıyordu. Tül perdeyi araladım ve bahçeye baktım.

Güvenliklerden biri kangal köpekler ile boğuşuyor, onlarla oyun oynuyordu. Bir bahçıvan büyük yabani otları suluyordu. Köşede iki güvenlik sigara içiyordu. Onların hayatları böyle geçiyordu. Çok normaldi her şeyleri. Hiç normal değildi hiçbir şeyleri.

Biraz zaman dışarıyı izledim. Bahçeyi ve 1984 yazılı at çiftliğini inceledim. Odanın kendine ait lavabosuna geçtim. Yüzümü yıkadım önce. Kendimi izledim sonra. Solgun duruyordum. Korku yoktu gözlerimde. Tuzaklarla işbirliği yapan bir sessizlikteydim sadece. Biraz da umutluydum. Benden çalınan umutlar tekrar bana sunulduğu için ise kızgındım.

Saçlarımı bileğimdeki toka ile salaş bir topuz yaptım. Tekrar yatağa adımladım ve oturdum. Kapı vurulduğunda detayları seyrek odanın her bir kısmını öylece inceliyordum. Hayatımda böyle bir mimari daha önce hiç görmemiştim. Oda çok ferahtı esasen, hiçbir eşya yoktu ama buna rağmen insanın üstüne üstüne gelir gibi sıkıyordu.

Kapı açıldığında Tufan üzerindeki ceketi düzeltiyordu. Ceketi değişmişti ama rengi aynıydı. Simsiyah. Başı bana kalktı ve bir an duraksadı.

"Hazırlanmamışsın."

Ayaklandım. "Bunları siz mi seçtiniz?" diye sordum, başım askıdaki elbiselere çevrilirken.

Elbiselere baktı ve alayla sırıttı. Bana döndü. "Sence?"

"Bence siz seçmediniz," dedim siyah elbiseyi askıdan alırken.

"Fazla basit duruyorlar, değil mi?" dediğinde kıyafete bakıyordum.

"Beni görünür kılmak istemiyorlar." Siyah elbiseyi yerine asıp kırmızıyı aldım. "Meltem Hanım kırmızı giyermiş genelde." Tufan'a döndüm. "Bunu mu giymeliyim? Kürk de giyermiş. Kürk var mı?"

Gözleri şaşkınlıkla açıldı ama mimiklerini hemen kontrol altına aldı. "Bu bilginin sende ne aradığını sorabilir miyim?" Bir an duraksadı. "Çetin..." dedi yavaşça.

"Biraz anlattı Meltem Hanım'ı," dedim tekrar siyahı elime alırken. Aslında derdim Tufan'dan üç beş bilgi almaktı ama o ne dersem diyeyim üstüne yeni bir bilgi eklemiyordu.

"Onun o olmayan dil kemiğini güzelce bir sikmek lazım da," diye mırıldandı sadece. Ona baktığımda gülümsedi. "On dakikaya gece kulübü için Fethiye'ye geçeceğiz. Aşağıda bekliyorum."

"Sizin gece kulübünüzde mi olacak toplantı?" dedim merakla ama çoktan çıkıyordu odadan. Durdu ve bana baktı.

"Aslında bu kıyafetler tam da seni görünür kılmak istiyor," dedi yavaşça. "Basit olan görünür."

"Meltem Hanım basit miydi?"

"Dikkat çekerdi. Neden, biliyor musun?"

"Neden Tufan Bey?"

"Çünkü basit şeyler çok çabuk görünür. Ve görünen şeyler hemencecik dikkat çeker."

"Yani," dedim merakla. "Siz seçtiniz o halde bana bu elbiseleri."

"Ben seçtim elbette," derken çıkıyordu.

"Neden?" diye sorduğumda bıkkınlıkla bana döndü. Sanırım onunla uzun sohbetlerimi pek sevmiyordu.

"Ne neden Nergis?" dedi gülümserken ama öfkeden mimiklerini bile zar zor kontrol etmişti.

"Neden bu kadar detaycısınız?"

"Çünkü detaylar kontroldür. Kontrol ise tesadüfleri ortadan kaldırmaktır." Ellerini ceplerine soktu. Kocamandı. Boyu upuzundu. Sanki kapılar ona uygun örülmüştü.

"Siz tesadüflere inanır mısınız?"

"Hayır," dedi bedenini donmuş gibi sabit tutarken. Bu kocaman bedeni nasıl taşıdığını merak ettim. "Senin bana bilerek gönderildiğini düşündüm ilk başta. Hatta," dedi sırıtırken. "Hatta seni Viktor yolladı sandım."

"Viktor, şu düşmanınız olan," dediğimde Tufan gülerek başını yere eğdi. Gülünce koyu gözleri kısılmıştı. Sanki gözleri yere zehir akıtmıştı.

"Ah Çetin," dedi ve bana baktı. Hala sırıttı ama hiç tatlı ya da eğlenceli gelmedi gözüme. Aksine ürkünç bulmuştum. "Başka neler anlattı sana?"

"Başka bir şey anlatmadı," dedim yavaşça.

"Bak dolandırıcı. Ben tesadüfleri hiç sevmem, hiç de inanmam. Ama senin gibi bir kadının tesadüfüne ilk kez inandım. Bu kadar," dedi yavaşça. Sonra artık kendini şeffaflaştırdı. "Bu kadar benzerlik tesadüfse eğer, onu çok ince planlamam gerekir. Seni yani. Seni çok ince planlıyorum. Atacağın bir adımı değil, on kilometreyi hesaplıyorum."

Ona öylece baktığım sırada bana öylece baktı. "Oldu mu? Tatmin olacağın kadar çok konuştum mu? Merakların gitti mi?"

Başımı olumlu salladım. Başını olumlu salladı.

"On dakikaya aşağıda ol." Arkasını döndü. Hizmetli koşarak önüne atladığında çarpışır gibi oldular.

"Pardon patron!" dedi kız, korkuyla. "Ben siz bir şey istiyor mu ondan koşarak geld-," Tufan elini kaldırdı susması için. Merdivenlere yöneldi. Kız koşarak arkasından ilerledi.

Önüme döndüm. Kırmızı elbiseyi giydim. Çantamda tuttuğum ruju dudaklarıma sürdüm ve aynı rujla göz kapaklarımı boyadım. Açık kahve bir rujdu. Başka malzemem yoktu. Ama elbiseyi daha kaldırabilir bir ifadeye bürünmüştüm en azından.

Aşağı inmek için asansöre yöneldim. Zemin kata vardığımda ayağıma giydiğim siyah topukluların sesi zeminde ritim tutuyordu. Zemin öyle boştu ki, topuklarımın ritmi yankılanıyordu.

Arabaya bindim. Dışarısıyla zıttı. Dışarıda buz hava, içeride parlayan klimalar. Koltuğa oturdum ve geriye yaslandım. Tufan yanımda oturuyordu. Kokusu sürekli burnuma dokunuyordu.

Susuyordu. Hiçbir şey demiyordu. Kendi mezar taşımı kazıyorum gibi hissettim. Yol da sessizdi. Müzik de yoktu. Tufan da susuyordu. Sadece klimanın o buhar sesi duyuluyordu.

"Tufan Bey?" dediğimde, çok sevdiği sessizliği bölündüğü için yavaşça gözlerini kapattı ama bana dönüp gülümsedi.

Göz göze gelmemiz anlık bedenimi egale etti. "Evet, Nergis?"

"Ben şimdi tam olarak ne yapmalıyım orada?"

Önüne döndü. Solundaki konsola uzandı ve kristal bir bardak çıkarttı. Kendine kadar viski doldurdu. Geriye yaslandı.

"Sessizce izleyeceksin."

"Bu kadar?" diye sorduğum sırada yan profiline kilitliydim. Burnu hafif kalkık, kemikleri belirgin. Sakalları kısa ama seyrek değil, adem elması içtiği viski ile hafif oynar şekilde.

Viskisini yudumladı ve dudaklarını yaladı. Dudakları ıslaklaştı.

"Gülümseyeceksin. Konuşmayacaksın. Sana uzatılan içkiyi içeceksin, eli tutacaksın."

"Eyvahlar olsun," dedim camdan bakarken. Sesli nefes verdim. Beni pazarlayacağını düşündüm. Öyle korkmuştum ki gözlerim doldu hissettim.

"Anlamadım," dedi sesi hafif bükülürken. İlk defa öyle doğal çıktı sesi.

"Siz beni oraya tam olarak hangi emeller doğrultusunda götürüyorsunuz?" dedim ona dönüp. İfadesi şaşkındı ve bunu gizlememişti. "Siz bana ne yapacaksınız orada? Ben kimin elini tutacağım?"

"Yanımda duracaksın sadece," dedi anlam veremeyip. "Bahsettiğim el benim elim. İçki de bu," dedi elindeki içkiyi temsili bir biçimde bana gösterirken. "İstersen içersin anlamında demiştim. Eğer içmek istemiyorsan müsamaha gösteririm."

"Sevgili gibi mi yapacağız?" dedim ve tekrar önüme döndüm. Kendi kendime dişlerimin arasından mırıldandım. "Hayatımda Meltem eksikti bir. Beni ölen bir kadının yerine koyuyor. Hayır ben anlamalıydım bu kadar ismi geçti sonuçta. Ne diye geliyorsun ki salak Nergis?" Alnıma vurdum. "Şahin haklı. Yemin ederim beni öldürecek bu adam. Ya da sike-" Durup başımı yana çevirdim.

Beni izliyordu. Beni dinliyordu. Kaşları çatıktı ama sırıtıyordu.

"Pardon," dedim boğazımı temizleyip. "Sesli düşündüm. Affedersiniz." Derin bir nefes aldım ve camı açtım. Elimi çıkarttım. Tam ağzımı açıp söylenmeye devam edecektim ki bir soru ile beni susturdu. Bile isteye susturdu.

"Yangında ölmüşler, değil mi?"

Elimi hızla içeri soktum ama camı kapatmadım. Ona hayretle baktım.

İçkisinden bir yudum daha aldı ve bana döndü. "Ailen... Arabada yanarak ölmüş. O nedenle açıyorsun hep araba camlarını. Küçükken açamadığın için."

Hızla önüme döndüm. Yutkundum. Hiçbir cevap vermedim. Bunu bana nasıl bu kadar kolay sorabilirdi ki? Nasıl böyle duygusuzca bu olayla yüzleşmeme sebep olurdu ki? Sinirden elimi tekrar dışarı çıkarttım. O ise öylece camdan çıkarttığım elime bakıyordu.

Fethiye'ye varana dek onunla konuşmadım. Emindim ki, onunla yol boyu konuşmamam için ailemin konusunu açmıştı. Bilerek yapmıştı. Ona olan öfkem katbekat arttı. Dışarı bakarken öylece düşünüyordum. Sena, anne ve babamla büyüseydi belki kanser olmazdı. Belki de bu kadar yıpranmazdı. Olsa bile, belki daha kolay atlatırdı. Çünkü bir babam olsa, her şeyi halletmek için bize kollarını açardı.

Şimdi ise sığındığım tek şey kendimdi. Kendime sıkıca sarılmak zorundaydım ki kardeşimi sarabileyimdi. Babam olsa? O sarılırdı. Bana da Sena'ya da. Annemi de öperdi. Onu koklardı. Gözlerine bakardı. Ona şarkılar söyler, ona sokaklardan çiçekler toplardı.

Annemin en sevdiği çiçekti nergis. Babam onunla ilk tanışmaya nergisle gittiği içindi bu. Babam bu hikayeyi bana defaatle anlattığı için her bir kelimesi ezberimdeydi ama artık babamın bana anlatırkenki sesini unutmuştum.

Onun sesini unutmak korkunçtu. Nergislerin alev alması kadar ürkünç, çocukların nergisleri mezara bırakması kadar zalim. Bir çocuk babasının sesini nasıl unuturdu?

Hayat zalimdi. Dünya ise bomboş. Yaşım gereği bana güçlü olmamı söylediler. Sena'ya ablalık yap, dediler. Çocukluk bile bana çok görüldü. Belki de abla olmayı ondan bu kadar sevdim. Ama Sena'ya hem anne hem baba olmaktan hep nefret ettim. Çünkü ben de nasıl olunur, hiç bilmedim.

Gece kulübünün önüne vardığımızda ne kadar çok düşündüğümü fark ettim. Birkaç cümlesi ile Tufan'ın benim iç dünyama kadar karışması sürekli bıkkın nefes vermeme sebepti.

Şoför kapımızı açtı. Tufan benim inmemi bekledi. Aşağı inip elbisemin eteğini düzelttim ve kulübe baktım. Ondan para istediğim yere geldim. Onun özel alanı.

Tufan arkamdan ilerliyordu. Nitekim yolu biliyordum. İçeriye girdiğim gibi çantam ve telefonum istenmedi bu sefer. Tufan ile bir girmiştim çünkü.

Üst kata ilerledim. Güvenlikler beni görünce anlık duraksadı ama arkamdaki kocaman beden ile hızla boyun eğdiler ve kapıdan çekildiler.

Tufan'ın odasına geçtiğimde ondan para aldığım koltuğa oturdum. O ise ilk olarak Bekir'in yanına gitti. Kısaca onu izledi. Guernica tablosunun altındaki masasına geçti ve tepeden, aşağıdaki gece kulübüne baktı. Bir tuşa basıp oradaki sesi de kendi odasına yansıttı.

Kendi gece kulübünü bir padişah gibi tepeden izleyip dinliyordu. Normalde banka hesabımın yetmeyeceği bir mekanda şimdi oranın sahibi ile birlikteydim.

Kurul için gece kulübü bu gece kapatılmıştı. Dekorlar para almaya geldiğim zamankinden tamamen farklıydı. İçeride upuzun, dikdörtgen bir masa vardı. Dans pistini kapatmıştı. Yüzlerce deri koltuk, her birinin üzerinde bir başka Türkiye plakası vardı.

Daha dikkatli inceledikçe gece kulübünün cam zemininin altındaki kırmızı led ışıkların arasında dolanan kırkayakları ve büyük böcekleri fark ettim. Tam karşıdaki büyük platformlarda direkler vardı ve kadınlar belli başlı yerleri ip iç çamaşırlarıyla örtülü bir şekilde dans ediyordu. İffetli bakıyorlardı dans ederken.

Tufan purosunu ateşledi ve Bekir rahatsız olmasın diye havalandırmayı çalıştırdı. Öylece ellerim önümde birleşmiş, aşağıdaki gece kulübünü izliyordum.

Saatine baktı. "Mama vakti," dedi. Ayaklandı.

"Bugün de sincap mı vereceksiniz?" diye sordum, başımla onu takip ederken.

"Hayır. Sürekli aynı şeyleri yerse sıkılır."

"Ne yiyecek?"

Siyah eldivenini giydi. "Yılanların doğada avlamayı en çok sevdikleri şeyin tavşan olduğu söylenir." Bana baktı elinde bir tavşan ile. Tavşan şaşkındı. Minicik, bembeyazdı.

"Sevmek ister misin?"

Hızla önüme döndüm. "İstemem."

Gözlerimi gece kulübüne çevirdim. O sahneyi görmek istemedim. Arkadan sesleri geliyordu ama kendi aklımı dağıtmaya çalıştım.

Bekir'i besleyip koltuğuna oturdu. Elini kaldırıp kol saatine baktı. Kodomanlar bir bir içeri girmeye başladı. Kimisi bodur, kimisi yaşlı. Bazıları benden bile genç, bazıları harlı. Hepsi jantiydi. Heyecanlıydı. Kendi şehirlerini temsil eden koltuklara oturdukları sırada Tufan bir puro yakmış, onları izliyordu.

"Bursa," dedi bir adam kahkaha atarak. Uzun beyaz sakallı, alnı terliydi. "Altın piyasası hala senin mi?"

Bursa gülerek önüne bırakılan viski bardağını eline aldı. "Oğlum ben gramla altın satarım, adamın kalbini dirhemle sökerim."

"Orospu çocuğu bire beş borç nedir? Herif bin dolar alıyor adamdan beş bin olarak geri istiyormuşsun."

"Ee," dedi geriye yaslanıp. "Para lazım. Yengene yıldönümü için uzaydan yıldız satın alma sözüm var."

"Bu yıldızları kim satıyor?" dedi bir başka tefeci merakla. "Hayır yani kimden alıyorsun yıldızı? Sahibi kim?"

"Annen birader," dedi başı onaylar sallanırken. "Annenden alıyorum."

Bir diğer adam sigarasını yakıp kısaca dans eden kıza göz kırptı ve masaya döndü. "Milletvekili ile rakı içtim dün," dedi böbürlenerek. "Tefecilerden vergi kesilmemesi konusunda söz verdi bana. Ona oy vereceğim önümüzdeki seçimlerde. Vaatlerine inanıyorum o herifin."

"Yavşak," dedi Ankara kahkaha atarken. Striptizciye bir tomar para uzattı ve sandalyesine oturdu. Ensesine kadar dövmeli, saçları geriye jöleliydi. "İstanbul gelmedi mi hala?"

"Başkent senin ama hala aklın İstanbul'da," dedi İstanbul yerine otururken. "Şehrimi sana kaptırmam. Gerekirse Galata'yı götüne sokarım."

"Viktor da aynısnı Tufan'a diyordu. Şimdi Almanya'da Nazi kampında sikiliyor," dedi biri sırıtırken.

"Puşta bak," dedi bir diğeri kahkaha ile. Plakasını göremedim ama sanırım bu Gaziantep'ti. "Kocasından boşanmak için senden avukat parası isteyen karı ne oldu?"

"Borcunu ödedi. Kocasını da boşamış," dedi İstanbul kolalı gömlek yakalarını düzeltirken. "Yeni birini bulmuş hatta, evlenecekmiş. Bana mesaj atıyor tefeci bey sayenizde boşandım şimdi aşık olduğum adamla evleneceğim, düğüne gelir misiniz diyor deli karı."

"Gidip bir çeyrek taksaydın birader," dedi Artvin gülerken.

"Çeyrek takıp tam altın olarak geri isterdim ama," dedi İstanbul sırıtırken.

"Parayı kaçırandan korkmayın," derken yerine oturdu Kayseri, elindeki bastonu yanına bırakırken. Yaşlı bir adamdı. Boynuna kadar dövmeleri vardı. Ellerindeki kırışıklıklar dövmelerine ayrı bir desen katmıştı. "Paranızla yeni koca bulan karılardan korkun."

Kapıdan koşarak biri girdi. Girerken kan ter içindeydi. "Tufan geldi mi!" diye bağırdı nefes nefese. Yutkundu ve hızla sağa sola baktı. "Gecikmedim değil mi amına koyayım?"

"Geç İzmir," dedi Ankara sırıtırken. "Gelmedi. Korkma. Bekir'i götüne sokmak için bir diğer kurulu bekleyecekmiş."

"Şükür," dedi İzmir hızla yerine otururken. Öne eğildi ve masanın diğer kısmına baktı. "Lan Adana! Sizin sıcaklar bize kadar geldi amına koyayım. Aralık ayındayız ama yanıyoruz lan!"

Adana kısaca striptizci kızlara kaş göz yaptı ve flörtü bitince masaya döndü. "Kardeşim bizim memleketli delirdi. En son güneşe pompalı ile ateş ediyorlardı."

"Tufan bizi niye acil istedi?" diye sordu Ankara merakla. "Yoksa şehirler arası değişim mi yapacağız?"

"İstanbul'u unut koçum," dedi İstanbul. "Siz milletvekilleri ile dolanıp durun. Bana ülke dışından bile gelip borç alıyorlar."

"Senin böbürlenmeni sikeyim kardeşim."

Masadaki insanlar arttı. Şehir isimleri tamamen doldu ve hatta yanlarında tefecilerin sağ kolları için ayrılmış kısımlara da insanlar yerleşti.

"Ne tür bir teşkilatsınız lan siz?" diye sordu bir adam şaşkınlıkla.

"Kurşun adres sormazmış, değil mi Toprak Çakır?" dedi Gaziantep ve kadehini karşıda oturan adama uzattı.

Simsiyah giyiniyordu karşısında oturan adam. Gözleri toprak kahvesi, saçları dağınıktı. Kısaca geri yaslandı ve başını hafif yana attı. Sırıttı gözleri kısılırken.

"Ben uyuşturucu baronuyum birader. Çevre yapmaya geldim. Yoksa muhasebe bilmem etmem. Para saymayı bilen adamınız yoksa bizim Tuna'yı çağırayım size."

"Akbaba mı ısrar etti gelmen için?" dedi Kars, kahkaha atarak. "Bayılıyorum o ahraz herife. Neden Akbaba diyor ki kendine? İsmi Zeki değil miydi onun?"

"Zeki ismi için fazla üstün zekalıymış," dedi bir diğeri ve kadehini kaldırdı. "Bu acil konseyleri arttıralım beyler. Nur cemalinizi özlemişim."

"Senin ben nur cemalini sikeyim," dedi bir diğer adam yavaşça.

Bu sırada Tufan ayaklandı. "Nasıl?" diye sordu, bana dönerken. "Beğendin mi ortamı?"

"Onların yanına mı gideceğiz?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Korktun mu?"

"Biraz."

"Yanımda dur yeterli," dedi ve içkisini başına dikti. Son kez kol saatine baktı. Yanından adımlamaya başladım. Birlikte aşağı indik ve gece kulübünün ön kısmına yürüdük. Arnavut kaldırım her dokunuşumda topuklarımı titretiyordu.

Kapının önünde iki güvenlik vardı. Tufan'ı görünce başları ile selam verip kapıyı ittiler. Sonra içeri girdik. Girmemizle konuşmalar duraksadı. Kalabalık sessizleşti.

Tufan bana elini uzattı.

Eline baktım. "Tutayım mı?" diye fısıldadım.

Bıkkın nefes verdi ilerlerken ve elini salladı. "Tut, Nergis."

"Elinizi?"

"Yok si-" dedi ve duraksayıp bana döndü. Sahte bir şekilde gülümsedi. "Evet, elimi."

Eli elime dokundu. Tuttum. Buz gibiydi eli. Elim elinde kayboldu. Yine de sıkıca tutmaya çalıştım. Tenine dokundukça tenime kokusu işlendi. Hissettim.

Masaya doğru adımladıkça daha büyük bir sessizlik. O kadar sessizleşti ki, dans eden kızlar bir an duraksadı ve bize baktı. Herkes meraklıydı. Ayakkabılarımın topukları dekor olarak dolanan kırkayak dolu cam dans pistine her vurduğunda bir başka göz bana çevriliyordu.

İstanbul'un adamı bana dik dik baktı. Ankara'nın temsilcisi heyecanla gülümsedi. İzmir sadece gözlerini kıstı. Beni, kim olduğumu anlamaya çalıştı. Bir tanesi fısıldadı.

"Meltem..."

Nefes almayı unuttum. Tufan ise biraz önümden ilerlerken bile elimi hiç bırakmadı. Elim onun eline tutunurken titredi. Onun eline dokunmak garipti. Ne de çok para, ne de çok kan lekeliydi eli. Şimdi ise beni kendi çıkarları için ilerletti.

Kendimi onun avcunun içindeki küçücük bir kelebek gibi hissettim. Birkaç günlük ömrü kalan, çırpınan, hayata tutunmaya çalışan. Ya da bir nergis çiçeği. Koparılmış ve solmayı yavaş yavaş bekleyen, gün sayan.

Tüm adamlar bana bakıyordu. Herkes. Striptizciler bile dansı tamamen bırakmış, beni inceliyordu. Belki de onlar bile Meltem'i biliyordu. Belki de meraktandı.

Ben derin derin nefes alırken onlar nefes almayı unuttu. Sanki varlığıma çok hazırlardı, ama varoluşumu beklemiyorlardı.

Tufan beni masanın başına, baş köşedeki ona ait büyük deri koltuğa oturttu. 48 Numara. Muğla plakalı koltuk.

Kendisi ayakta kaldı. Arkamda bir gölge gibiydi. Ya da celladım.

O an fark ettim.

Ben Tufan'ın ortaya attığı bir kemiktim. Susarak konuştuğu bir kelimeydim. Gözleriyle diğer tüm adamlarla geçtiği bir dalga, söylemeden anlattığı hikayeydim.

"Davetimi kabul edip geldiğiniz için teşekkür ederim dostlar," dedi arkamdan. Sesi ile sırtım yandı gibi. Öyle alev aldı bedenim. Ellerimi birbirlerine bağlayıp bacaklarımın üzerine bıraktım. Çantamdan telefonumu çıkartıp saate baktım.

Sonra başımı kaldırdım. Gözlerim benim kadar şaşkın adamların her birine sırasıyla bakıyordu.

Hepsinin yüzü tanımadığım kadar tanıdıktı. Hepsi de bir yerden hatırladığım korkulara benziyordu.

Tufan omzuma elini koydu. Tüm omzumu kapladı eli. Ruhumu? Ele geçirdi.

"Sizlere bir misafir getirdim." Güldü ağır ağır. Sesi dans eden kızları bile ürküttü. Herkes duraksadı. "Çok uzak diyarlardan getirdim onu."

Sessizlik.

Bir adam iç çekti. Bir tanesi kaş çattı. Bir diğeri parmaklarını kütletti.

Ve özellikle İstanbul, başını öne eğdi. "Bu kadın..." dedi İstanbul bana bakmadan. "Meltem değil mi?"

Bir başkası ses titretti. "Bu nasıl oldu? Biz öldü sanıyorduk."

Gaziantep yerinde kıpraşınca sandalyesi gıcırdadı. "Bir dakika ya," dedi merakla bana dönerken. "Ben nereden hatırlıyorum bu ismi? Kimdi lan Meltem?"

"Şey işte abi," dedi Ordu, yavaşça. "Şey vardı ya hani. Şey oldu sonra."

"Tabu mu oynuyoruz it herif?" dedi Antep şaşkınlıkla. "Kimdi yahu?" Tufan'a döndü. "Kimdi bu kadın?" Gözlerimiz kesişince yavaşça gülümsedi. "Merhabalar yenge. Saygılarımla."

Başımı onaylar salladım ama hiç konuşmadım. Karanlık yüzüme kusuyordu sanki. Lime lime derinlere doğru sancılanıyordu vücudumda her yerim.

"Nasıl unuttun?" diye sordu, Malatya sırıtırken. Elinde bir puro vardı. Sırıttı. "Meltem buranın patroniçesiydi." Başını bana çevirdi. "Gözleri aynı bakıyor. Ama inine doğru dikkat edince, değişmişsin. Yoruldun tabii. Bunca zaman nerelerdeydin ki?"

Başımı Tufan'a kaldırdım. Arkamdan sırıtıyordu. Egemenliğine bir mesaj, birkaç kişiye tehdit. Ölüyü diriltmenin verdiği uhrevi egomanya ve narsizm dolu bir kibir. Hepsi aynı anda vardı ifadesinde. İfadesizdi yine de. Ben anladım ama. Çözebildim onu belki de.

Ordu'nun yüzünde şaşkınlıktan çok suçluluk vardı. Şüpheli bakıyordu. Masaya gözleri kilitli, nefes verdikçe göğüs kafesi kalkıp iniyordu.

"Ordu?" sesi ile başını hızla Tufan'a çevirdi.

"Buyur abi?"

"Hatırlıyor musun? Meltem öldüğü gece dansöz oynatmıştın."

Ordu yardım dilenir gibi İzmir'e baktı. İzmir ise hala anlam verememişti. Bir sigara yaktı.

"Hatırlamıyorum abi."

"Sivas," sesi ile telefonundan hiddetle mesaj atan Sivas bir anda başını kaldırdı ve Tufan'a baktı. "Ne yapıyorsun sen birader?"

"Hiç!" dedi Sivas hızla telefon ekranını kapatırken. "Bir şey yapmadım abi."

"Abi?" dedi bir diğer şehir. "Biz şimdi ne yapalım?" Hızla koltuğunu geri itti ve ayaklandı. "Diz çöküp af dileyelim mi Meltem yengeden? Yoksa öldürelim mi direkt? İkinci kez yani."

Gözlerim kocaman açılırken Tufan, "Hayır," dedi arkamdan. "Diz çöküp af dileyeceksiniz. Ama Meltem'den değil, korkularınızdan. Ve en önemlisi, bir daha karşınızda kim olduğunu unutmamanız gerektiği için kendi aklınızdan."

Masaya doğru eğildi. "Bir daha benim adıma karar veren herkesi bizzat Meltem öldürecek. Duydunuz mu lan beni?"

Herkes başını onaylar salladı. Genci, yaşlısı. Bu adamlar Meltem'e tam olarak ne yaptı bilmiyorum ama yaptıkları şey belli ki Tufan'ı zamanında çok kızdırmıştı.

Adım Meltem değildi. Ama o isim her söylendiğinde içimde cam çatladı. Çünkü ben bir hayaletin teninde yaşamaya başlamıştım.

Tufan'ın sesi o kadar rahattı ki içimdeki çığlığı bastırdı. Sanki ben değilmişim gibi. Sanki gerçekten Meltem'mişim gibi. Sanki o kadın ölmemiş, benim içime saklanmış gibi.

Kalkıp, "Ben Nergis'im!" diye bağırmak istedim. Ama adımı unuttum bir an. Nefes alırken bile başka birinin havasını çekiyor gibi hissettim.

Biri bana baktı. Uzun uzun. Sanki içimdeki hatıraları tanıyormuş gibi.

Başımı eğdim. Tufan konuşuyordu ve herkes onu dinliyordu. Ama ben, ben sadece kendi içimdeki sesi duyuyordum. "Sakın konuşma," diyordu bana içimdeki ses.

Tufan elini omzumdan çekti ama ben elini hala orada hissettim. Boynumda, kalbimde, ellerimde. Beni tutan o değildi. Beni bırakan bendim.

"Sizlere müjde vermek için bu toplantıyı istedik," dedi Tufan ve arkamda dikilirken yavaşça elini bana uzattı. Eline elimi götürdüm ve parmaklarını avuç içime bıraktım. Elime dudaklarını bastırdı. Buzullara atıldım sanki.

"Ne?"

"Anlamadım."

"Biz," dedi Tufan elimi tamamen ona aitmişim gibi öptükten hemen sonra. "Meltem ve ben."

"Meltem ve sen?" dedi Sivas, sesi titrerken. Hızla ayaklandı. Kravat yakasını düzeltti. "Benim telefonla görüşmem lazım. Çıkabilir miyim?"

"Elbette," dedi Tufan, bunu önceden tahmin etmiş gibi. Gülümsedi. Dudaklarının elimde bıraktığı soğukluk ise tenimi yaktı.

Sivas koşarak gece kulübünden çıkarken diğer kodomanlar şaşkınlıklarını üzerimden çekmedi.

Bu adamlar zamanında Meltem'i öldürmüş müydü yani? Neden? Meltem kimdi? Tufan neden onlara öfkeliydi? Düşündüm.

Tam bu sırada bacaklarımda duran telefonum titredi.

Hesabınıza yüz bin dolar yatırıldı.

Başımı arkamda dikilen Tufan'a çıkarttım. Masadaki şaşkınlık ile pekala zevklenmişti. Gözleri birer birer kodomanlarda dolanıyordu.

"Tufan Bey," dedim, sessizce.

Bana doğru eğildi gülümserken.

"Evet, Nergis?"

"Parayı siz mi yatırdınız şu an?" diye fısıldadım, kulağına doğru. Doğrulurken gözlerini kısaca kapattı, evet anlamında. Bir anda kokusu tekrar bedenimi ele geçirmişti.

"Şahin'e göndermem lazım, iki dakika dışarı çıkabilir miyim?" diye sordum.

"Burada gönder," dedi bana bakmadan. Başımı onaylar salladım ve telefonumu masanın altına iyice gömüp parayı Şahin'e yolladım.

Küçük Burjuvalar

Nergis : Hemen başlatın kemoterapiyi

Nergis : Bu sefer doğru doktora parayı vermeye dikkat edelim lütfen(!)

Şahin : Oha bir an dolandırıcı mesajı sandım harbi bankadan gelmiş AMK YÜZ BİN DOLAR

Nergis : İyisiniz yine

Mürekkep : Nasıl oldu lan bu

Nergis : Tefecilerin arasındayım çok yazamıyorum

Nergis : Meltem kim öğrendiniz mi

Şahin : Meltem Uluhan diye birini bulamadım amk soyadı başka bi şey olabilir mi

Nergis : Tamam boş ver çok da önemi kalmadı

Nergis : Siz yatırın parayı ve sena için güzel bir oda ayarlayın

Nergis : Ona söyleyin onu çok seviyorum

Nergis : Öpün benim yerime

Nergis : Ben gelmiyorum oraya

Şahin : Anlamadım kar tanesi

Mürekkep : Gelmiyorum derken?

Nergis : Çünkü gelsem de dört güne yine tepemde dikilip borcu öde diyecekler bu sefer sizi de rahatsız edecekler belki senayı korkutacaklar ya da bilemiyorum orada olursam sizi de rahat bırakmazlar çetin zaten mürekkepe laf söylemeye yer arıyor

Nergis : Dört gün içinde iki yüz bin dolar bulamayacağıma göre...

Nergis : Sizi çok seviyorum.

Nergis : Türkiye'de kalıyorum.

Nergis : Hoşça kalın.

Nergis : Sena size emanet.

Telefonum çaldığında Şahin arıyordu. Reddettim. Telefonu komple kapattım.

Gidemezdim. Hastanenin yeri belliydi. Kaldığımız otel belliydi. Parasını bile Tufan Ali Uluhan ödemişti. Şimdi olmasa, dört gün sonra parayı istemek için Çetin zaten oraya gelecekti.

Montenegro'yu Sena'ya, Sena'yı da Mürekkep ve Şahin'e emanet ettim.

Oraya geri dönmeyecektim. Kendimi feda ettim. Türkiye'de son dört günümü bitirecektim. Buna tüm bu adamların arasında daha iyi karar verdim. Daha iyi anladım. Zaten öldürülecektim.

Bazı vedalar planlanmaz. Ama bazı ölümler önceden imzalanır.

Fakat erdemden önce para, kendinden önce aile yer alır.