Bölüm 8 / 22
8. BÖLÜM : DR. PETAR
Başımı yana çevirirken nefesimi tuttum. Yanı başımdaki adamı pekala iyi tanıyordum. Sami Aydoğan. Vaktinde tonlarca para alıp dolandırdığım, kayıplara karıştığım bir iş adamı. Normalde Erzurum'da yaşıyordu. Bu heriften para koparmak için oralara kadar gitmiştik. Tam tamına iki ay sürmüştü onunla sohbetim. Sonra da birkaç şantaj ile bitirmiştik.
Ama şimdi bitmediğini fark ettim. Hızla kapüşonumu kafama çektim ve başımı Sena'ya çevirdim. Beni tanımadı. Onu dolandırdığım dönemde saçlarım kızıldı. Aslında peruktu ama o bunu hiç anlamadı.
Nefesimi tuttum. Sena dışarı izlerken esneyerek bana döndü. "İzin verdi mi o amca benim burada oturmama?" diye sordu, merakla. Hızla elini tuttum ve yavaşça öptüm.
"Evet verdi ablacığım," diye fısıldadım. "Hadi camdan bakalım."
Dışarı baktığımız sırada tekerler döndü. Uçak kalkıyordu ve ben yanımda zamanında dönemin parasıyla çokça dolandırdığım adam ile irtifaya çıkıyordum. Öyle bir irtifa ki, çakılmak için uçağa gerek yoktu.
Gökte süzüldüğümüz sırada yanımdaki adamın dergi okuduğunu fark ettim. Göz ucu ile ona baktım ve telefonumdan uçak internetine bağlanıp gruba mesaj yolladım.
Küçük Burjuvalar
Nergis : Yanımda Erzurum'da sömürdüğümüz işadamı var
Şahin : Seni fark etti mi?
Sena dışarı izlerken Sami Aydoğan uyuklamaya başlamıştı.
Nergis : Hayır. Yakın gözlüğü takmamış sanırım.
Şahin arkaya dönüp başını hafif kaldırdı. Bize baktı ve hızla önüne döndü.
Şahin : Bu lavuğu hatırladım. Burada ne işi var aq?
Nergis : Bilmiyorum Şahin sormadım.
Mürekkep : Şahin şu an yanımda dua ediyor. Seni fark ederse ben sizi dolandırmadım bana benzeyen biridir de.
Nergis : Ben Oray Bey değilim. Ben Oray Bey'in kardeşi Koray Bey'im mi diyeyim?
Şahin : Ne diyorsun amk
Nergis : Adam yanımda horluyor
Mürekkep : Burun deliğine parmağını sok
Ekranı kapattım. Böyle bir durumda bile şakaya vurduk çünkü kalp atışlarımı başka türlü zapt edemezdim.
Yiyecek ve içecek servisi başladığında bedenimi tamamen Sena'ya çevirmiş, dışarı izliyordum. Dudaklarım bile korkudan morarmış hissettim.
"Abla?" dedi Sena dışarı izlerken. "Şimdi ben iyileşeceğim ya... O zaman gerçekten saçlarımı pembe yapacak mıyız?"
"Evet," dedim sessizce. "Ne istersen yapacağız."
"Peki," dedi şirin sesle. Bulutları izliyordu. Ben de onu izlemeye daldım. Yorgun gözlerini, bu yaşta bu kadar çok savaşmak zorunda olan ürkek bedenini. Çok güçlüydü benim kardeşim.
"Seninle gurur duyuyorum," dedim kendi kendime. Duymadı.
Gözlerim kan çanağı olmuştu. Uçak yere inene kadar düşündüm. Ne de büyük ve derin tehlikeli sularda yüzüyordum?
Uçağın tekerleri piste değdiği anda midem bulandı. Her şey bitecek miydi? Hayır. Asıl her şey bundan sonra başlayacaktı.
Yabancı bir ülke, bilmediğim bir dil ve kucağımda küçük savaşçım Sena vardı.
Şahin göz ucuyla etrafı kontrol ediyordu. Yanımdaki adam çoktan uçaktan çıkmıştı. Biraz daha bekledik ki iyice gitsindi.
Sonunda ayaklandık. Şahin kucağımda uyuklayan Sena'yı kucakladı. Her zamanki gibi yanımdaydı. Yanımızdaydı. Biliyorum, çökmemi bekler gibiydi ki beni toparlasın. Gönüllü korumam, iş arkadaşım ama her şeyden önemlisi çocukluğumun bir parçası.
Üçümüz de aynı yetimhanede büyüdük. Üçümüzün de yaraları vardı ama birbirimizi hep sardık. Sena'nın hastalığını öğrendiğimde bir sigortam olmadığı için devletin karşılamadığı bir parayla baş başa kaldım. Sonra Şahin'in ne kadar iyi bir bilgisayar kurdu olduğunu hatırlayıp onu aradım.
Mürekkep ise benim manevi kardeşimdi. Onunla erkek diye dalga geçerlerdi. Küçükken de hep böyleydi. O zamanlar da umursamazdı. Onun bu insan nefreti benim çok işime geldi. Çatır çutur dolandırdık insanları. Hiçbirinde de üzülmedi. Hatta bu kodomanların eşlerine aldatıldıkları mesajlarını atarken en çok zevk alan hep Mürekkep oldu.
Aprona indiğimizde geceydi hala. Burası Bodrum'a nazaran daha az kalabalıktı. Gökyüzü açıktı ve şehir suskunluktaydı.
"Tuhaf bir tenhalık var," dedim içim içimi kemirirken. Öyle heyecanlıydım ki bedenim istemsiz titriyordu.
Çıkış kapısına yöneldiğimizde biri bizi bekliyordu. Elinde bir kağıt, "Little Warrior Sena" yazmıştı. Küçük Savaşçı Sena.
Şahin kucağında uyuklayan Sena'yla bir adama yöneldiğinde beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolonlu adam heyecanla kağıdı indirdi.
"Ben Dr. Luka. Hastane tarafından gönderildim. Hoş geldiniz, umarım ki zorlu bir yolculuk olmamıştır," dedi. Aksanı bozuk İngilizceydi ama görüntüsü çok jantiydi.
Sena gözlerini ovarak başını kaldırdı ve adamın elindeki kağıda baktı. "Sena!" dedi hızla Şahin'in kucağından inerken. "Benim adım Sena!"
Dr. Luka dizlerinin üzerine çöküp onun hizasına indi. "Çok memnun oldum Sena," dedi gülümseyerek.
"Ben iyileşmek için geldim!" dedi Sena bağırarak ama adam Türkçe bilmediği için gülümsemekle yetindi. "Biliyor musun? Ben burada saçlarıma kavuşacağım. Hem de o zaman arkadaşlarım benimle dalga geçmeyecek ve öksürürken artık ağzımdan kan çıkmayacak!"
"Lütfen," dedi Dr. Luka ayaklanıp. Önümüzden ilerlerken biraz hastaneden bahsetti. Lüks bir minibüse bindiğimiz sırada yorgunluk ve açlıktan bayılmak üzereydim ama heyecandan gözlerimi bile kırpamıyordum.
Sena cam kenarına oturup gözlerini dışarı dikti. Yutkundum. Annemi arayıp vardığımızı söylemek istedim. Kafamda bir ses. Annemden yardım dilenmek ister gibi. Peşimizde bir tefeci bıraktığımızı bilmenin verdiği gaflet.
Annem olsa bir çözüm bulurdu. Benim bulduğum çözümler içime hep kurt düşürdü. "Hastanemizin hemen yanında bir otel ayarladık. Sena'ya yakın olacaksınız."
"Sena yatırılacak mı?" dedi Şahin ona dönerken. "Biz sadece kemoterapiden kemoterapiye gelecek sandık."
"Önce bir kontrol edilecek elbette. Ama yatırmamız hem bizim için hem onun için daha rahat olur. Hastanemiz sizden ön ödeme alacak. Yatacağı gün sayısı ve sizin otel masraflarınız ile toplam yüz yirmi bin Euro."
Sessizlik. İçimdeki tüm o umut kırıntıları. Bir insanın iyileşmesi, nefes alması için gerekli olan sayı. Bu kadar kolay mı? Ya da bu kadar zor mu?
"Bir dakika dur. İngilizcem yetmedi anlık. Türk Lirası değil Euro mu dedi o? Çüş ama! Ebenin amı!" dedi Şahin. Bunu Türkçe söyledi. Sena şaşkınlıkla ona dönerken elleriyle ağzını kapattı.
"Ne dedin öyle sen be!" dedi Sena kaşlarını çatarak. "Doktorlara nasıl öyle konuşursun!"
"Yok ablacığım ona demedi," dedim yutkunarak. Mürekkep'e döndüm. "Ne yapacağız?"
"Pardon," dedi Mür araya girerek. "Depozito ödesek olur mu?"
"Bunları hastane muhasebesi ile görüşün lütfen."
Otele vardığımızda Dr. Petar öncesinde bize Sena'nın odasını göstermek adına hastaneye götürdü. Öyle lüks ve güzeldi ki... Bir hastane nasıl güzel olabilirdi?
İçeride bir sürü umut. Çokça çaresizlik ve kalabalığın gözlerindeki aydınlık karanlık vardı. Herkes biçare burada sevdiğini bekliyordu. Dr. Petar bizi bir asansöre bindirdi ve onkoloji bölümüne çıkarttı.
"Sena'nın odası çok ferah," dedi ilerlerken. Bir kapıyı açtı ve içeri gösterdi. Her yer oyuncak, yerde yapboz desenli halı. Köşede rahat bir hastane yatağı ve camın dibinde sulu boyalar vardı. Yastıklar ve perdeler bembeyaz, tertemizdi.
Doktor incelememiz sonrası kapıyı kapattı ve bizi tekrar asansöre yönlendirdi. Bu sırada birkaç doktorla selamlaştı.
"AML teşhisi için yarın sabah geliniz," dedi ve kocaman gülümsedi. "Her şeyiyle ben ilgileneceğim. Sizleri havaalanından bizzat ben almak istedim. Burası insan değerinin önde olduğu bir ülke. Burada sınıf farkı olmaz. Ve en önemlisi çocuklar söz konusu olduğunda hiçbir şeyin lafı olmaz."
"Paranın da mı?" dedi Mürekkep yutkunurken.
"Anlamadım," dedi doktor, sorar gibi.
"Bakın," dedi ve ona bir adım attı. "Bizler basit insanlarız. Sigortalı işlerimiz yok. Ailelerimiz yok. Bu söylediğiniz ücreti ödeyecek gücümüz de yok."
"Nasıl olur?" dedi doktor şaşkınlıkla. Şahin'e döndü. "Sizinle daha gelmeden anlaşmıştık."
"Evet ama sen bize yüz bin dedin. Şimdi yüz yirmi diyorsun," dedi Şahin sinirle. "Biz senin lafına güvenip yüz bin dolarla geldik."
"Hastane ve vergiler," dedi doktor bıkkınlıkla hastane kapısına bakarken. "Üzgünüm. Bu, benim elimde olan bir şey değil."
"Tamam biz size elden ödesek?" dedi Mür araya girerek. "Sizden de düşmemiş olur bu para."
"Ne açıklarım hastaneye?" dedi şaşkınlıkla. "Bunu yapamam. Fark ederlerse beni kovarlar. Bu dolandırıcılıktır."
"Hayır bu bir çocuğu kurtarmak için ufacık bir kısa yoldur," dedim yutkunup. "Doktor lütfen. Sana elden verelim. Kalan parayı da yavaş yavaş hastaneye öderiz. Sen de yoluna bak biz de."
Doktor birkaç saniye duraksadı. "Bakın vergi sisteminizi biliyoruz. Yüz bin doların otuz bini kesilmeyecek mi? Elden verelim. Özel fatura kesin bize."
"Bilemedim," dedi mırın kırın edip. "Bu çok ciddi bir suç."
"Suç yakalanırsan suçtur," dedi Şahin hararetle. "Yalvarırım bize yardım et. Bak bizim paramız belli. Sana keş hepsini yollayalım işte."
"Rica ediyorum," dedi doktor korkuyla. "Bunu kimseye söylemeyin."
"Tamam!" dedi Şahin heyecanla. "Yollarız hemen hatta ben şimdi atayım size. Bana banka bilgilerinizi yollayın."
Otele vardığımızda Sena'yı ikili yatağa yatırdım. Büyük bir odaydı. İki odası vardı. Mür ve Şahin'in ayrı ayrı yatakları olan bir diğer odada kalıyorlardı.
"Yarın yeni hayatımızın ilk günü," dedim Sena'nın alnından öperken. "Heyecanlı mısın?"
"Evet," dedi gözleri kapalı bir şekilde. "Bu ülkeyi sevdim."
"Kalacağın odayı gördün mü? Birkaç ay orada birlikte kalacağız."
"Orada bir ayıcık vardı. Onu çok beğendim," dedi tatlı sesiyle.
"O ayıcık da senin olacak," dedim ve ona sarıldım. "Buradan sapasağlam kalkacaksın."
"Abla?"
"Evet?"
"Ben ölürsem mezarıma nergis çiçekleri koyar mısınız?"
Gözlerim açıldı ve doğruldum. "Ne saçmalıyorsun sen yine?"
"Senin adın Nergis ya... Ondan istedim. Hep benimle uyuyorsun. Ölürsem de nergis çiçekleri ile uyurum hep."
"Çocuklar ölmez," dedim tekrar ona sarılırken. "Nereden çıkıyor bu saçma salak cümleler anlamıyorum."
"Dün Tiktok'a bir video atmıştım. Periliçe ona yorum yapmış."
"Ne yorum yapmış?"
"Sen hala ölmedin mi? diye bir yorum yapmış."
"Onun Allah belasını versin," dedim sinirle doğrulurken. "Ben o kızın annesini arayıp şimdi sövmez miyim?"
"Hayır lütfen," dedi gözleri açılırken. "Bu sefer beni hiç rahat bırakmazlar."
"Ben onu yetiştiren babayı bir dolandırayım da görsün gününü," dedim sinirle odadan çıkarken. Hızla yan odaya geçtim. Şahin yatakta yüz üstü uyurken Mürekkep camın pervazının dibinde bağdaş kurmuş, meditasyon yapıyordu.
"Bu Sena'nın okul arkadaşlarının ailelerinin numaraları lazım," dedim Şahin'i dürterken. "Bulabilir misin?"
"Ha?" dedi ve başını kaldırıp gözlerini kırptı. "Rüyanda mı gördün?"
"Sena ile dalga geçiyorlar," dedim.
"Tamam bir ara babalarını döverim," dedi Şahin tekrar uykuya dalarken.
"Heyecanlısın," dedi Mür. Başımı ona çevirdim. Gözleri kapalıydı. Ellerini birbirlerine kenetli, oturuşu dikti. "Gerginsin de. Uyuyamıyorsun."
"Evet uyuyamıyorum. Yarın için heyecanlıyım ama Tufan'a borcumuzu ödemek için bir elin parmağını geçmeyecek kadar bir günümüz kaldığının da altını çizmek isterim."
"Tufan Ali Uluhan," dedi Mür yavaşça. "Astral Seyahat'e çıkacağım şimdi. Ona musallat olacağım. Bizi unutsun diye zihnini karartacağım."
"Ya sen kendi zihnini aydınlat önce ruh hastası," dedi Şahin ve bana döndü. "Deli gibi bir şeyler mırıldanıyor az önce aklım çıktı amına koyayım."
"Sena heyecanlı mı?" diye sordu Mür.
"Henüz farkında değil çoğu şeyin," dedim odadan çıkarken. "Hala hastane odasındaki ayıcıkları düşünüyor."
"Bebeğim benim," dedi gülümserken. Gözlerini açtı kısaca. "Yarın onu rahatsız eden çocukların IP adresini bulur Şahin. Ailelerine bir mesaj çekeriz. İstersen Yemeksepeti'nden karşı ödemeli on kilo çiğköfte göndereyim onlara."
"Ergenleşme," dedim gülerek odadan çıkarken. "Neyse. İyi geceler."
Tekrar odaya girdim. Burada ne yapıyorduk ki? Canımı, kanımı, evladım gördüğüm çocuğu yabancıların eline bırakmaya gelmiştim. Başka yolum kalmadı çünkü. Belki de kaldı. Ama geri dönemezdim buradan. Bir biletlik bir yolculuktu. Son duraktı belki. Geri dönüşü yoktu.
Güneş incecik perdeyi zorlayıp içeri doğru akarken gözlerimi açtım. Sena uyuyordu. Küçücük burnu hafifçe ses çıkarıyordu. Nefes alması zorlaşmıştı.
Pencerenin önünde saatlerce oturdum. Zaten pek de uyuyamadım. Telefonumu elime alıp internete bağlandım. Sena'nın Tiktok hesabına girdim. Sevdiği müzik gruplarının videolarını atıyordu. Buna rağmen yorumlar hep kötüydü. Hep Sena'yı hedef alıyordu.
user_x935 : annem senden uzak durmamı söyledi. hastalıklı bir mikropsun
kullanici0384344 : iğrenç yaratık. sacların nerde?
user_x935 : utanmadan hala video paylaşıyorsun saçın bile yok annen baban ölmüş ben senin yerinde olsam kendimi öldürürdüm.
Ben senin yerinde olsam kendimi öldürürdüm. Öyle öfkelenmiştim ki hızla ekranı kapattım. Sabah sabah alkol alınır mıydı? Aldım.
Otel odasının minik buzdolabından çıkarttığım birayı başıma diktim. Şahin bu sırada içeri daldı. "Hazır mısınız?" derken ağzı aralık kaldı. Başımı ona ne? anlamında salladığımda gülümsedi. "Sanırım hazırsın."
"Sena! Prensesim!" dedi hızla yanına atlarken. Sena uyanmıştı. Şahin hızla onu gıdıklamaya ve ona şarkı söylemeye başladı.
"Telli Sena'm! Selam götür! Nergis'imin diyarına!"
"Ne diyorsun ya?" dedi Sena gülerken. "Sesin iğrenç! Sus!"
"Üzülmesin! Ağlamasın! Şahin gelir yanlarına!"
"Ya sus abi!" dedi Sena gülerek bana dönerken. "Abla söyle beni gıdıklamasın ve sussun!"
Şahin ayaklanırken hızla sağa sola boynunu kütletti ve yerinde birkaç kez zıpladı. "Hadi bakalım. Doktor mesaj atmış, bizi bekliyorlar."
Kahvaltı yapmak bile aklımızda yoktu. Tek derdimiz bir an önce hastaneye geçip yatış işlemlerini halletmekti.
Lobiden inerken Sena'ya pembe bir elbise giydirmiştim. Bunu annem bana zamanında bayramlık olarak almıştı ve artık Sena'ya kalmıştı.
"Pardon!" sesi ile durduk ve lobideki resepsiyona döndük. "Ödeme işlemlerinizi tamamlamamışsınız."
"Ne?" dedi Şahin şaşkınlıkla ona dönerken. "Ödedik biz. Dün gece ödedik ama sanırım anca bankanıza düşecek. Dr. Petar adına bir ödeme olmalı."
"Kontrol edeyim," dedi kadın ve bilgisayarına girdi. "Üzgünüm. Bir karışıklık olmuş olmalı. Oda tutulmuş ama ödeme hala gelmemiş."
"Hastaneye gidip geleceğiz. Döndüğümüzde ödenmiş olur," dedi Şahin ve tekrar bize döndü. "Bu yüzden vatanıma aşığım. Bir lira bile yollasan saniyeler içinde gidiyor. Bu gavurların teknoloji kıtlığı beni mahvediyor."
"Aman gören de her gün Avrupa'da geziyor sanır," dedi Mür gülerek Sena'yı kucaklarken. "Biraz da ben gezdireyim bu çocuğu."
"Mür abla bana ne zaman salçalı makarna yapacaksın?" dedi Sena minik elleri onun boynuna dolanırken.
"Sena sen iste sana salçalı makarna dükkanı açarım ben be!" dedi ve koşmaya başladı.
"Düşüreceksin çocuğu!" dedim arkasından bağırarak. "Mür!"
Koşarak hastaneye girdiler ve asansöre bindiler. Hemen arkalarından ilerledik. Sena için hazırladığım kıyafet valizini Şahin taşıyordu. Ben de bir yandan telefonumdan bu hastane ve Dr. Petar'ın yorumlarını okuyordum.
Sena'ya ayrılan odaya vardık ve kapıyı açtık ama içeride bir başka kız ve ailesi vardı. Şaşkınlıkla birbirimize baktığımızda Şahin gülerek elini kaldırdı. "Pardon!" dedi ve kapıyı kapattı. Telefonundan doktorun numarasını tuşladı. Hemen önümüzden geçen bir başka doktoru durdurdu. "Dr. Petar nerede acaba?"
"Petar?" dedi adam durup bizi süzerken. "Ne yapacaksınız onu?"
"Bizi dün buraya getirdi. Bu odayı gösterdi. Kız kardeşimiz bu odada tedavi olacaktı ama sanırım bir başkası yerleşmiş."
"Nasıl?" dedi adam kaşları çatılırken. "Ben sizi neden hatırlamıyorum?"
"Ne demek istiyorsunuz?" dedim yol yerin altına doğru kıvrılırken. Bacaklarım karıncalandı.
"Dr. Petar benim."
"Sensin?" dedi Şahin ve kekeleyerek içeri baktı. Tekrar adama döndü. "Ama dün bizi buraya getirip etrafı gösteren adam sen değildin?" Telefonu açmayan adamı bir daha aradı. Çaldı. Çaldı. Ama açan olmadı.
"Sizinle mail üzerinden görüşmüştük, evet. Şahin Bey. Hatırlıyorum," dedi şaşkınlıkla. "Ancak sizi bu sabah bekliyordum ben."
"Yahu Petar denen amcık dün gelip bize bu odayı göstermedi mi?" dedi Şahin sinirle bize dönerken. "Biri çeviri yapsın şuna! Dün Petar denen herif bizim paramızı cukkalamadı mı?"
"Dün biri gelip benim adıma sizden para mı istedi yoksa?" dedi doktor korkuyla. Şahin donakalırken doktor telaşla arkasını döndü. "Güvenliğe haber vereceğim. Polisi arayacağım. Lütfen burada bekleyin. Bu aralar kendini hastane personeli diye tanıtıp adam dolandıran çok oluyor. Hiçbir doktor size kişisel ödeme bilgilerini göndermez."
Şahin çıldırmış bir şekilde resepsiyona gitti. Mürekkep buz kesmiş, Sena kucağında şaşkındı. Sessizdi. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı. Camdan baktı. Kuşlara, ağaçlara, gelip geçen yabancılara.
Bazı gerçeklerin ayyuka çıktığı bir peri masalından uyandım. Üç beş nüans, dört beş infilak. Bilirsiniz, hep yaptığım şeyler.
Biz de dolandırıldık. Dolandırıldım. Ama mesele bu değildi, mesele Sena'ya satılan umutlardı. Bir gecede kurduğum hayallerin sabah kabusa uyandırılmasıydı.
"Ben çok hastayım diye mi vazgeçtiler?"
Mür hızla onu alıp aşağı indirmeye başladı. Peşlerinden ilerliyordum. Şahin ise resepsiyondakilerle kavga ediyordu. Dün burada olduğumuzu, kameralardan o adamı bulmamız gerektiğini söylüyordu.
"Abla?" dedi Sena kafası çalkalanırken. "Ben çirkinim diye doktor beni istemedi mi?"
"Saçmalama," dedi Mür hızla onun başından öperken. "Bir sorun yok bebeğim. Birazdan seni iyileştirecekler tamam mı?"
"Odadaki ayıcığı da mı o kız aldı?" dedi Sena şaşkınlıkla.
"Ben sana daha güzel ayıcık alacağım." Mür onu kapının önündeki banka oturttu ve hızla yere çöktü. Ellerini sinirle yere vururken dişlerinin arasından tısladı.
"Sikişmişin evladı!" diye çığlık attı. "Bizi nasıl dolandırdı! Bunu nasıl yaptı! Bu ne cüret!" diye bağırdı.
Bense öylece Sena'ya bakıyordum. Bir çocuğa kandırıldığımızı nasıl anlatırdık ki? Ya da ruhundaki soru işaretlerini nasıl yok edebilirdim?
Onun gözlerindeki kırılmayı gördüm. Çökmek üzereydim bu yüzden hızla arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Çünkü durursam, düşecektim.
Yürüdükçe yürüdüm. Yolun kenarındaki eski taş duvarların dibine vardım. Betona sırtımı dayadım. Başımı yukarı kaldırdım. Gökyüzü pırıl pırıldı. Yine de içimdeki pisliğe dokunamadı.
Dizlerimin üzerine çöktüm yavaşça. Ağlamadım. Ellerim yüzümü kapattı. Çığlık da atmadım. Titreyerek alnımı taş duvara dayadım. Bir elim duvara gitti ve duvara avuç içimi bastırdım.
Yutkundum ama boğazım acıdı. Cebimdeki telefon titredi.
"Yalan satarken çok inandırıcıydın Nergis. Şimdi tıpkı senin gibi, birine yalanla umut sattığında ne hissettiğini anlıyorum. Gözlerinde ne varsa ben de yıllar önce taşımıştım. Birkaç gün önce bir adam aradı beni. Seni tanıdığını, ve senden intikam almak isteyip istemediğimi sordu. Seve seve kabul ettim. İyi ki de ettim. Seni seneler sonra bulmak güzeldi. Senden intikam almama izin veren beyefendiye teşekkürler. Dolandırıcıları dolandırmak keyifliymiş. Montenegro güzel yerdir. Tadını çıkar. -Sami Aydoğan."
"Tufan," diye mırıldandım. Sağa sola baktım. "Şeytan herif!" diye çığlık attım. Doğruldum. Saçlarım ağzıma giriyordu. Nefesim havaya deli gibi karışıyordu. "Kaçtık diye böyle mi intikam alıyorsun bizden! Senden nefret ediyorum! Akıl oyunlarından nefret ediyorum! Kardeşimi bu işin içine karıştırdığın için seni öldüreceğim! Duyuyor musun beni! Orospu çocuğu!"
"Duyuyorum."