Ceylin Petrikor

6. BÖLÜM : TORİNO

Bölüm 6 / 22

6. BÖLÜM : TORİNO

"Duvarı yıkacak gücüm yoksa, onu yıkmak için kendimi paralayacak halim yok tabii ki, fakat önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim," demişti Dostoyevski, Yeraltından Notlar kitabında.

İçimden onu tekrar ederek devam ettim Tufan'ın çiftliğine giden yola. Elbette onu kızdırmıştım ama bu küçük kız kardeşimin olduğu bir insan kümesini kocaman adamların takip ettiği gerçeğini değiştirmedi. Sonuç olarak Sena'nın da peşindelerdi. Bu nedenle ne dediğimi bilemedim.

Hala da bilemiyordum. Tek bildiğim ona boyun eğmeden, medeni bir şekilde özür dilemekti. Onun da benden dilemesi gerekirdi. Elbette... Öyle değil mi?

Büyük çiftliğin önüne vardık. Dışındaki iki direk, loş sarı süzmelerle yolu aydınlatırken araba da durdu. Büyük tekerleri çakıl taşlarını sağa sola savurdu.

"Ne olacak şimdi?" dedim yutkunurken. Telefon ekranımı açtım ve saate baktım. Hala iki saatten fazla bir müddet vardı uçağın havalanmasına.

"Atların yanındadır," dedi Çetin ve kapı açıldığında karşımdaki koltuktan kalkıp arabadan indi. "Buyurun lütfen."

İnerken Mürekkep'in bileğinden sıkıca tuttum. Ondan destek almak istiyordum.

Soğuk havaya gece böcekleri öterek eşlik ediyordu. Havada bulut dahi yoktu. Büyük kapıda bekleyen iki güvenlik yandaki tuşa basarak kapıyı açtı. Sanki ikisi birden onaylamasa o kapı açılmaz gibi hissettim.

Upuzun taşlı bir yol ve sonunda büyük bir çiftlik evi vardı. Evin üçüncü katındaki bir odanın ışığı yanıyordu sadece. Diğer tüm odalar karanlık duruyordu ya da perdeleri örtülüydü.

Önümüzden ilerlerken bir eli ile yanı gösterdi. "Korkmayın. Burada iki uslu ufaklık var," dediğinde başımı yana çevirdim. Kocaman kafaları olan iki kangal cinsi köpeğin bize baktığını fark ettiğimde hızla nefes verdim. Öyle ki, istemeden korkudan ses çıkarttım.

Dikkatle bizi izliyorlardı. Bağlı bile değillerdi ama yerlerinden kıpırdamıyorlardı. Ya çok iyi eğitilmişlerdi ya da karınları aç değildi. Ama öylece başları ile bizi takip ettikleri sırada Çetin önümüzden ilerlemeye devam ediyordu.

Elini çiftliğin tepesine tuttu ve el salladı. "Tepede de iki it var, ancak onlar insan türünden," dediğinde bir anda çatıdaki iki keskin nişancı ışığı gözlerimi kamaştırdı. Kıstım istemeden.

"Onlar ne yapıyor orada?" dedi Mürekkep buz gibi bir sesle. "Bize lazer ışık mı tuttular?"

"Selamlaştık," dedi Çetin ve kısaca yürürken başını bize çevirdi. Sırıtıyordu. "Lazer ışık mı dedin?"

"Ne bileyim?" dedi Mürekkep sesi korkudan kısık çıkarken.

"Şurada minik bir kümesimiz var," dedi Çetin işaret parmağı ile beriyi göstererek. "Küçükbaşlarımızı ve Bekir'in mamalarını orada yetiştiriyoruz. Hemen arkada bir Akrep Çiftliğimiz var. Patronun en değerlileri akrepleridir. Bir de Bekir tabii."

"Mür," diye fısıldadım yerdeki taşlara başımı indirirken. Yürüyordum ama bir yandan nefesimi tutuyordum. "Ben çok korkuyorum."

"Sus altıma yapmak üzereyim," dedi ve kısıkça bağırdı. "Adamın çatısında keskin nişancılar var!"

"Sus," dedim ve tekrar nefesimi tuttum. "Sikecekler bizi kesin."

"Kes sesini," dedi sessizce ama bağırarak. "Nefesim götüme kaçtı korkudan zaten sus."

Çetin'in adımları durduğunda hazır ola geçer gibi durduk. Bize döndü ve başını hafif yana atıp gülümsedi. "Bir şey mi dediniz?"

Başımı olumsuz salladım. Hayır demeye bile korktum. Eliyle bir yeri işaret etti. Başında 1984 yazıyordu.

"Burası," dedi ve elini gel anlamında salladı. "Güzel dövmeli kadın, sen benimle kalıyorsun."

Mürekkep bana döndü ve yutkundu. Tekrar Çetin'e baktı. "Neden?"

"Çünkü seni değil," dedi Çetin ve kaşları ile beni gösterdi. "Onu çağırdı."

Mür ne yapacağını bilemezken ben yavaşça kolunu bıraktım. "Burada bekle ben hemen özür dileyip geleceğim," diye fısıldadım.

Çetin ellerini önünde birleştirmiş, gülümsüyordu. Mürekkep ile müşterek hareket etmek istiyordum ama Çetin bunun önünü aldı. Yapacak bir şeyim yoktu. Mürekkep onun yanına geçerken ben 1984 yazılı kapıya adımladım. Sağı solu ağaçlarla çevriliydi. İçerisi loş duruyordu.

Kapıyı ittim. İçerisi düşündüğümün aksine modernden çok otantik duruyordu. Dört büyük at vardı içeride. Kendilerine has küçük kulübeleri, köşede bir oturma alanı vardı. Minik bir masa, dibinde dönen cızırtılı bir plak ve etrafı demirle çevrili bir şömine yanıyordu.

Sandalyede geriye yaslı bir şekilde müzik mırıldanan, bir yandan da parmakları ile masaya ritim tutan biri vardı. Loş da olsa yüzünü uzaktan seçebildim. Tufan'dı.

Kökeni Türk olmadığı anlaşılır bir kadın giydiği daracık hizmetli kıyafeti ile Tufan'ın sağında solunda dolanıyordu.

Elindeki tepside bir büyük viski şişesi ve boş bardak tutuyordu. Yavaşça masaya bıraktı ve tepsiyi bacaklarına dayadı. "Başka bir şey ister misin patron?" dedi bozuk aksanla.

Tufan elini ona git anlamında savururken başını bana çevirdi. Eli asılı kaldı ama hemen sonra indirdi.

"Özür dilerim," dedim ona doğru bir adım atarken. "Tufan Bey... Ben size asla öyle bir ithamda bulunmak istemedim. Yalnızca kardeşim yanımda olduğu için korkudan ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim."

"Otur Nergis," dediğinde usulca dibine vardım. Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum ve ellerimi bacaklarımın arasına soktum.

"Yemin ederim," dedim başım olumlu sallanırken. "Kız kardeşimin de takip edildiği düşüncesi bir anlık beni mahvetti. Size sapık demek ister miyim ben hiç?"

"Herkes kendinden sorumlu elbet," dedi ve biraz geriye yaslandı. Adeta fantezi elbisesi giyen temizlikçi kız bu hareketi bekler gibi hızla eğildi ve viskinin kapağını açtı. Onun viskisini doldurup geri geri uzaklaştı.

"Sen kardeşinden sorumlusun anlıyorum," dedi ve bardağı eline aldı ama masadan kaldırmadı. "Ben de kendi paramdan sorumluyum. Takip edileceğini bilmen gerekirdi."

Bardak çok ince duruyordu. Sanki gerçek kristallerden yapılmaydı. İşaret parmağını kaldırıp parmağını daire şeklinde kibarca çevresinde döndürmeye başladı.

"Gitmem gerekli," dedim yavaşça. "Yemin ederim kaçmıyorum. Tedavisi için gidiyoruz. Ben bir hafta sonra size parayı ödeyeceğim ki! Bakın ben Montenegro'ya gitmek zorundayım. Sena için. Orada bir doktor var Tufan Bey. Lösemi konusunda başarı oranı yüzde yüz bir tedavi uyguluyor. Donör buluyor. İyileştiriyor."

Tufan bardağa bakıyordu. Eli sabitleşti. Atlardan biri homurdandığında sessizce gülümsedi. "Winston," dedi yavaşça. "Hep böyle. Asi."

"Kim?" diye sordum.

Başını bana kaldırdı gülümserken. Kaşları ile homurdanan beyaz atı işaret etti. "Winston. 1984 kitabının asi karakteri. Okumanın, yazmanın yasak olduğu bir ülkenin umut dolu kurtarıcısı."

"Okumuştum," dedim sesim titrerken. "Çok kült bir eser. Bir başkaldırış oluyordu diye hatırlıyorum. Devlet her şeyi yasaklıyordu ve bu örgüt devlete karşı çıkıyordu."

Başını tekrar bardağa indirdi. "Şuradaki siyah olan da Carringhton. Winston'un yanında görünen ama aslıda bir hain olan o vatan aşığı. Devlet ve diğer örgütlere çalışan sinsi bir köpek."

Başımı atlara çevirdim ve siyah atı buldum. Atlara okuduğu kitabın karakterlerinin adlarını vermişti. Çiftliğin ismi dahi kitabın adıydı.

"Winston'un bir aşkı da vardı bu başkaldırışta," dedim atları izlerken. "Neydi o kadının ismi Tufan Bey?"

"Julia," dedi ve başını bana kaldırdı. "O yok burada."

"Neden?"

"Çünkü düzene başkaldıran bir örgütte aşka yer olmaz. En azından benim çiftliğimde. Aşk sadece kafa karıştırır, yolu uzatır. İmparatorluklar bitirir, devrimler kapatır."

"Aşık olmaktan korkuyor musunuz?"

"Gereksiz buluyorum."

Doğruldu ve viskisini başına dikip masaya bıraktı. "Bak burada en sevdiğim at var," diyerek koyu renkli bir ata doğru adımladı. Kahverengi tüyleri kadife gibiydi.

"İsmi ne?" dedim onunla bir ayaklanırken.

"Torino," diye mırıldandı. "Herhangi bir kitaptan bir karakter değil. İtalya'nın bir şehri."

"İsmi neden Torino?" dedim arkasından adımlarken. Buraya onunla bambaşka şeyler konuşacağımı düşünerek gelmiştim ancak şu an bana atlarının isimleri ve hikayelerini anlatıyordu.

"Nietzsche, bir gün Torino'da dolanırken yabancı bir adamın atını kırbaçladığını görür," dedi ve atın başından yavaşça sevdi. "At ayaklansın diye hiç durmadan kırbaçlar ama at bitkin düştüğü için hareket edemez."

Soluk verdim. Sesi hikaye anlatırken bile şefkat dolu değildi. Bu hikayeyi biliyordum ama ondan dinlemek bir başka hissettirdi.

"Sonra Nietzsche korkuyla ata sarılır ve ağlamaya başlar. Bir daha da ömrü boyunca konuşmaz. Sessizliğe teslim olur," dedim dayanamayıp.

Bana döndü ve gülümsedi. Onu tamamlamam belki onu şaşırttı ama memnun duruyordu.

"Hepimiz bir şeylere sarılıyoruz Nergis. Kimimiz atlara, kimimiz kardeşimize, kimimiz hiçliğe."

Yüzüm gerildi. Bana doğru adımladığında başımı ona doğru kaldırmam gerekti. Yavaşça eğildi. Yüzlerimizi eşitledi. Kokusu bir anda burnuma doldu. Gözleri loşta bile yangın yeri gibiydi. Gülümserken bile deli gibiydi bakışları. Aklı olmayan bir deli gibi. Sınırı olmayan bir vadi, ufku olmayan bir deniz... Ya da ne yapacağı bilinmeyen bir hiçlik gibi.

Sakinliği beni böyle çalkaladı. Öyle gerilmişti ki atlar bir anda sesler çıkartmaya başladı. Sanki sahiplerinin öfkesi onlara da yansıdı. Atların bağırışları beni daha da ürküttü.

Tufan'ın eli bir anda boynuma gitti. Boynumu sıkmadı ama korkudan nefesim kesildi. Bacaklarım çözüldü.

"Bir daha," dedi yavaşça. Fısıltıya yakın konuştu. "Bana karşı haddini aşarsan, o minik dilini bana uzatırsan," dedi. Çok sessizdi ama sanki keskinliği kulaklarımı kanattı. "Gözünün önünde senin en sevdiğin atı öyle bir kırbaçlarım ki Nergis..." dedi hırs dolu. Boynumu tutan eli biraz sıkıldı. Ellerim hızla boynumu tutan bileğine gitti ama direnemedim. Korkudan buz kestim. "...Bir daha o dilini açamayacak kadar çok delirtirim seni."

Samanlar pencereden giren rüzgarla kamaşıyordu. Atlar öfkeden sinirle kişniyordu. "Tufan Bey," demeye çalıştım ama diyemedim. Nefes alıyordum, buna müsaade ediyordu ama bedenim kendini kilitledi. "Size onu demek isteme-"

Elini boynumdan çekti ve doğruldu. Hızla yutkundum ve titreyen ellerimi boynuma götürdüm.

"Gidebilirsin yurt dışına," dedi arkasını dönerken. Elini şıklattığında hizmetli kız koşarak ona yeni bir içki doldurmaya başladı.

"Eğer Türkiye dışında kendini güvende hissedebileceğine inanıyorsan," dediği sırada hizmetli ona bardağı uzattı. Bardağı aldı ve bana son kez döndü. "Sana bu dünyada Torino'yu yaşatacağımı bil diye okudum tüm bu martavalları. Ayağını denk al diye. Karşında kim var unutma diye."

Arkasını döndü. "Unutma, hatırlatırım."

Çiftliğin diğer kapısından çıktı. Hizmetli koşarak peşinden ilerlerken ben korkuyla yere bakıyordum. Gözlerim doldu. Nabzım arttı. Korku kanımdan aktı.

En önemlisi, Tufan bana neye ait olduğunu söyledi. Ben kardeşime, o hiçliğe. Bu korkunçtu. Çünkü hiçi olan insanlar, her şeyi olan insanları her zaman yenerdi.