Bölüm 5 / 22
5. BÖLÜM : EZİYETLER VE MEZİYETLER
Eziyetler ve meziyetler. Ölüm ve yaşam. Gerçekler ve sahtekarlıklar... Belki de insan ikilemlerin en fazlasıydı. Yine de insan olmanın bedellerini hep ödedi. Çünkü insan çoğu zaman en aptal sonuçlara adım atardı.
Kolum dışarı sallanırken arabanın içinde klimalar çalışıyordu. Çivi soğuğu avcuma esiyordu.
"Hala inanamıyorum. Resmen yüz bin dolar," dedi Mürekkep arka koltukta, Sena ile otururken. Parayı üçümüzün banka hesaplarına bölüp yatırmıştık. Nakit tutmak saçmalıktı. Üstelik tomar parayla ülke değiştiremezdik.
"Ne dediler şimdi?" dedi Şahin direksiyonu alttan tutarken. Bir eli bacağında, gözleri yoldaydı. İfadesi yorgundu. Belki de gergindi.
Ona döndüm. "Picasso tablosunun gizli bir bölmesi var. Nakit çantaları orada tutuyor. Belki parmak iziyle çalışıyordur, bilemiyorum. Bir tane yılanı var. Adı Bekir. Onu sincaplarla besliyor."
"Yılanın mı adı Bekir?" diye sordu yolu izlerken. Bana odaklanarak kaş çattı. "Kızım bunları mı soruyorum? Parayı verirken bir şey dedi mi?"
"Evet," dedim ve arkaya döndüm. Sena, Mür'ün koluna başını yaslamış, uyukluyordu. Fısıldadım. "Bir haftamız varmış parayı geri ödemek için. İki yüz bin dolar olarak istedi."
"He he tamam," dedi Şahin. Şakaya vursa da ifadesi gergindi. "Şu ülkeden bi' çıksak rahatlayacağım da..."
Sena, "Abla?" dediğinde hızla ona döndüm. Gözlerini ovuyordu. "Biz Türkiye'ye geri dönmeyecek miyiz?"
"Dönmeyeceğiz!" dedim heyecanla gözlerimi açarak. "Gittiğimiz ülke çok güzel. Orada bir sürü yeni arkadaşın olacak. Hem iyileştiğinde okula da başlayacaksın. Çok eğleneceğiz!"
Omuz silkti ve yandan tabletini aldı. Oyun oynamaya başladı. "Onlar da saçım yok diye dalga geçer benimle. Eminim."
"Ben onları yumruk delisi yaparım," dedi Mürekkep. Telefonu titrediğinde cebinden çıkarttı. "Nehir mesaj atmış. O da şimdi merak ediyor olayları."
"Gittiğimizi söyleme. Teşekkür ettiğimi ilet," dedim camdan dışarı salladığım elimi rüzgarda açıp kaparken. "Üşümüyorsun değil mi Sena?"
"Hayır. Yeni gideceğimiz ülkenin adı neydi? İnternetten araştırma yapacağım."
"Montenegro," dedi Şahin bu sefer iki eliyle sıkıca direksiyonu tutarken. "Orada bir doktor var! Vay anam babam! Sena gelsin hemen iyileştireyim onu da saçları uzasın diyor!"
Sena hızla tabletten başını kaldırdı. "Gerçekten mi?"
"He valla," dedi Şahin kahkaha atarak. Kısaca arka koltukta oturan Sena'ya döndü ve bağırdı heyecanla. Sena kıkırdadı. Çok heyecanlanmıştı. Bilmiyorum o an ne oldu ama alt dudağım büzüldü ve hızla gözlerimi sildim. Camdan bakarken yavaşça akan gözlerimi durdurmaya çalıştım.
"Doktor bana ne renk saç verecekmiş Şahin abi?" dedi heyecanla.
"Valla pembe diyordu ama bilemedim," dedi Şahin ve yavaşça omzuma bir elini vurdu. "Ablası?"
"Evet?" dedim ve hızla boğazımı temizledim. Burnumu yavaşça çektim. "Söyle abisi."
"Sena'nın saçları yine kahverengi çıkarsa onları pembeye boyayabilir miyiz?"
"Abla nolur nolur!" diye bağırdı arkadan. "Lütfen bir kere sadece!"
"İyi tamam," dedim ve hızla gözlerimi silip camdan elimi çıkarttım. Araba yavaşladığında Bodrum Havaalanı Dış Hatlar'a gelmiştik. Derin bir nefes alıp arabadan çıktım ve Sena'nın kapısını açtım. "Maske takacağız tamam mı? Mikroplardan korunmamız lazım."
"Erkeklerden ala mikrop mu var?" dedi Mürekkep söylenerek arabadan inerken.
Sena'nın elinden tuttum ve yavaşça arabadan indirdim. Gözlerim kızarık kızarıktı. Çok umutluydum çünkü. İlk defa bir çare bulduğumuza inandım. İlk defa zamanla savaşmayacağımızı düşündüm.
Sena'ya maske takıp doğruldum ve çantasını omzuma astım. "Pandemi zamanı ne güzel herkes benim gibi maske takıyordu," dedi elimden sıkıca tutup havaalanına girerken. Şahin'in elini tutmak istedi ama onun elleri valiz doluydu. "Şimdi ise sadece ben takıyorum maske. Keşke pandemideki gibi olsaydı."
"Olur mu yahu?" dedi Mürekkep hızla cebinden maske çıkartırken. "Bak, ben de takıyorum."
Hava gece geç olmasına karşın içerisi kalabalıktı. Kış turistleri Muğla'ya akın ediyordu ya da artık Muğla'dan gidiyordu.
"Mürekkep abla sen erkeklerden korunmak için takıyorsun bence," dedi Sena. Sesi maskeden boğuk çıksa da dediğini duyan Şahin gülerek valizleri kontrolden geçirdi.
"Uçağa üç saat var," dedim gözlerimi kısmış, tepedeki uçak saatlerini kontrol ederken. "Acıktın mı ablacığım?"
İşaret parmağı ile yabancı bir zincir kahve dükkanı gösterdi. "Buradan bir şey içmek istiyorum."
"Gel abi gülü ben sana alayım ne istiyorsan," dedi Şahin onun elini tutup ilerlerken.
"Kurabiye alacaksanız yavaş çiğneyin! Vegan ürünler alın!" dedi Mürekkep arkalarından bağırırarak. "Kim Taehyung gibi en az kırk kere çiğneyin tamam mı!"
"Kes len," dedi Şahin ona arkası dönük bir şekilde elini kaldırırken. "Kimono Mukono'na sıçtırma artık."
Derin nefes verip yüzümü sildim ve ellerimi belime koydum. "Pasaportlar sende mi?"
"Bende," dedi Mür ve sırt çantasını önüne çekti. Yere bırakıp çöktü. Fermuarı açtı. "Hepsi bende. Pullarını okutmamız lazım bir."
"İyi tamam yap ne lazımsa," derken telefonuma gelen bildirim ile elim çantama gitti. Çıkartıp gözlerimi kıstım ve birkaç saniye numaraya baktım. Kayıtlı değildi.
"Bu kim ya?" dedim sesli bir şekilde çünkü dolandırmak adına verdiğim kullan at numaralar dışında şahsi numaramı kimse bilmezdi.
Sesli sorumla Mürekkep başını çantasından kaldırdı ve doğruldu. "Ver bakayım," dedi ve telefonumu eline aldı.
Bilinmeyen Numara : Merhaba.
"Dolandırıcı olabilir mi?" dedim şaşkınlıkla.
"Biz insanlara merhaba diyerek mi lafa giriyoruz?" dedi Mürekkep ve telefonumdan mesaj yolladı.
Nergis : ?
Bilinmeyen Numara : Ülke dışına çıkmanız yasak.
Bilinmeyen Numara : Lütfen girişteki iki numaralı güvenliğin önüne gelin.
Mür ile başımızı aynı anda güvenlik kulübesinin önüne kaldırdık. Takım elbiseli iki adam sigara içerek sohbet ediyordu. Bir tanesi telefonundan mesajı atmış, kumaş pantolonuna koyarken başını bize kaldırdı.
Gülümsedi ve el salladı. "Çetin," dedim yavaşça. Hızla Sena'ya döndüğümde Şahin ile kahve dükkanına oturmuş; bir şeyler yiyorlardı.
"Çetin kim?" dedi Mürekkep ona geri el sallarken. "Bu tip ne ya? Deccal gibi."
"Tufan'ın adamı," dedim yavaşça ona adımlarken. Mürekkep hemen arkamdan yürümeye başladı.
"Sakin ol," dedi yavaşça. Adımlarını benimkiler gibi sıklaştırdı. "Sakın ani hareketlerde bulunma, Sena görmesin."
"Dur ben göstereceğim şimdi onlara beni takip etmeyi," dedim ve sinirle yanına vardım.
"Merhabalar Nergis Hanım," dedi gülümseyerek. İfadesi ürkünç bir mekruh gibi rahatsız etti.
"Siz beni mi takip ettiniz?" dedim şaşkınlıkla. İfadem sinirden sırıtır gibi oldu ama gözlerim alevliydi. "Ne cüret?"
"Ülke dışına çıkmanızı istemiyoruz," dedi ve Mürekkep'e selam verdi. "Merhaba. Sizi gazetede görmüştüm. Bir hayvan düşmanının sırtına çıkmış, omzunu sinirle ısırırken fotoğrafınız vardı."
"Ben de sizi cehenneme gittiğime göreceğime eminim," dedi Mürekkep şaşkınlıkla. "Maşallah aynı iblislere benziyorsunuz."
Çetin yavaş ama kısıkça güldü. Öyle tok çıktı ki sesi Mürekkep bile korktu. "Teveccühünüz," dedi sigarasını yere atarken. Ayağı ile sertçe ezdi izmariti. "Ancak dünyada cehennemi yaşatmayı yeğlerim. Diğer dünya ile Allah ilgileniyor zaten."
"Bir dakika bir dakika," dedim ve kekeledim ister istemez. "Ben bu parayla ne yapacağımı size mi soracağım?"
"Tam olarak öyle yapacaksınız Nergis Hanım," dedi ve ellerini ceplerine soktu. "Patrondan alınan para geri ödenene kadar sınırlar bellidir."
"Biz belki o para ile gidip tatil yapacağız?" dedi Mürekkep sinirle. "Size mi soracağız nasıl harcadığımızı? Elbet ödeyeceğiz işte. Bizim daha yedi günümüz var."
"Sizin değil," dedi Çetin gülümserken. "Nergis Hanım'ın yedi günü var. Anladım aile olarak bir bütünsünüz ama bizim tek sorumluluğumuz kendisi."
"Ne yani?" dedim ağzım aralık havaalanında geçip giden insanlara kısaca bakarken. "Onlar... Yani ailem gidebilir ama ben gidemeyecek miyim?"
"Üzgünüm," dedi ve arkasını döndü. Hemen sonra tekrar bana döndü. "Aslında üzgün falan değilim. Pek umurumda da değil. Ancak kurallar bu şekilde."
"Bundan bana bahsetmemiştiniz," dedim gözüm seğirirken.
"Bunu öngörmeniz gerekirdi," dedi ve gülümseyerek el salladı. "Evinize dönün rica ediyorum."
Telefonu çaldığı an hızla duraksadı ve boğazını temizleyerek güvenliğin camından kendine baktı. Kısaca geriye taralı saçlarını düzeltti ve yakasını toplayıp telefonu açtı. "Buyur patronum."
"Sen ver bakayım o telefonu bana," dedim sinirle telefonu elinden çekerken. Neye uğradığını şaşırdı ama ben nabzımın atışını şakağımda hissederek telefonu kulağıma dayadım.
"Alo?" dedim sinirle. Ses birkaç saniye gelmedi.
"Nergis?"
"Tufan Bey?"
"Böyle devam mı edeceğiz?"
"Anlamadım?" dedim, sorar gibi.
"Seni dinliyorum," dediğinde hızla boğazımı temizledim. Sesi telefonda daha da kalın geldi kulağıma. Öyle derin ki, insan boğulurdu.
"Siz ne hakla beni takip ettiriyorsunuz? Siz deli misiniz yoksa sapık mı?" diye sordum. Belki onu o an karşımda görmediğimdendi bu cesaretim. Ama bu dediğimde Çetin'in bile ağzı açıldı ve hızla telefonu elimden aldı.
"Kızım manyak mısın sen ne diyorsun?" dedi bir eliyle telefonun mikrofon kısmını örterek. Hızla kulağına götürdü. "Patronum! Yok efendim. Sarhoş sanırım... Ne? Anlamadım. Anladım. Tamam," dedi ve hızla telefonu kapattı. Başını bana kaldırdı.
"Seni görmek istiyor."
"Neden?" dedim gözlerim büyürken. Gözbebeklerim bile titredi.
"Ulan bacım ulan bacım," diye söylendi sinirle ve hızla nefes verdi. Göğüs kafesi kalkıp indi. "Gece gece başıma iş açıyorsun. Koskoca Tufan Ali Uluhan'a öyle denir mi? Bak şimdi neler yapacak sana amına koyayım. Böyle kaşınıp kaşınıp sonra ağlıyorsunuz ya aşırı sinir oluyorum."
"Anlamadım Deccal Bey? Tefeci bize ne yapacakmış?" dedi Mürekkep yavaşça. "Nerede görmek istiyor?"
Büyük bir araba havaalanı girişinde durdu. Simsiyah, kocamandı. Arka kapısı açıldı ve Çetin bir adım geri gitti.
"Buyurun Nergis Hanım," dedi yavaşça. "Yakınlardaki çiftliğinde zaten. Kısaca bir görüşün kendisi ile. Sonra sizi tekrar buraya bırakırım arzu ederseniz."
Başımı Mürekkep'e çevirdiğimde kolumdan tuttu.
"Götüremezsiniz."
Çetin gülümsedi ama sinirden çenesi kasıldı. "Siz de gelin isterseniz."
"O olur bak," dedi Mürekkep ve hızla Şahin'e döndü. Dünyadan bihaber bir şekilde Sena ile oturuyordu. Muhtemelen bizim pasaport işlerini halletmeye gittiğimizi düşünüyordu.
"Yürü. Ben de göreyim bir şu koskoca Tufan Ali Uluhan denen herifi," dedi ve bileğimden tutup beni arabaya bindirdi. Şaşkınlıkla bindim çünkü Mürekkep'e sonsuz güvenirdim.
Arabaya bindiğimizde Çetin karşımızdaki koltuğa oturdu. Kapı kapanırken bacaklarını hafif araladı ve bir dizini titretmeye başladı. Yandaki konsola basıp soğuk bir içecek çıkarttığı sırada ben şaşkın şaşkın yeri izliyordum.
"İkna ederiz şimdi," dedi Mürekkep yavaşça. "Korkma. Ben halledeceğim."
"Bizi döverler mi?" dedim başım ona çevrilirken. "Ya da ne bileyim... Uçağı kaçırır mıyız?"
"Yok yok," dedi ve Çetin'e döndü. Çetin alayla bizi izliyordu.
Eziyetler ve meziyetler. Ölüm ve yaşam. Gerçekler ve sahtekarlıklar... Belki de insan ikilemlerin en fazlasıydı. Belki de insan, ikilemlerin ta kendisiydi.
Ve insan, attığı adımların en aptalının bedelini en çok öderdi.