Ceylin Petrikor

4. BÖLÜM : KANLI KARNAVAL

Bölüm 4 / 22

4. BÖLÜM : KANLI KARNAVAL

Maskesini kanlı bir karnavalda çiçeklerle süslemiş bir kızın kırmızılara bulanmış hali gibiydim. Tufan'ın gözleri bedenimi defaatle kurşuna dizmiş de kanlarımdan resim çizmişçesine parlak bakmıştı. Usta bir sanatçı gibi, duygusuz bir hasta gibi.

"Nergis, değil mi?" diye sordu. Öyle kısık ve hırslı çıktı ki sesi, sanki her hecesi beni test ediyordu. Gerçek ismimi ona vermenin ivedilikte pişmanlığını hissettim. Borç para verdiği kadını mutlaka araştıracaktı. Bu nedenle yalan söylemedim. Ama şimdi; keşke söyleseydim, dedim.

"Evet," dedim, yutkundum. Ellerimi önüme kenetledim.

Ona bakmayı kesmedim çünkü bana öyle sakin ama şaşkın bakmıştı ki gözleri, beni de heyecanlandırmıştı. Sanki benim içimde bir yabancıya, ya da yabancı bedenimde bir tanıdığa rastlamış gibiydi.

Sonunda zihninin inindeki düşünceleri sildi ve başını benden çekip büyük masasına yöneldi.

"Kim yönlendirdi seni bana?"

Ağzımı araladım. Sessizlik birkaç saniye üzerime geldi. Ellerimi birbirine daha sıkı bağladım. "Şey," dedim. Kendi sesim loş odada bana yankılandı.

"Ney?" dedi kocaman bedenini kendi gibi kocaman sandalyesine bırakırken. Sesi çok korkuttu. Görüntüsü çok korkuttu. Geriye yaslandı ve çekmecesinden bir büyük puro paketi çıkarttı.

"Yetimhaneden beridir bir dostum var. İsmi Mürekkep. Daha doğrusu," dedim ve usulca masasının karşısındaki büyük deri koltuğa oturdum. "Daha doğrusu lakabı Mürekkep. Her yerine dövme yaptığı için ona öyle diyoruz." Elimi hafif attım ve sırıttım. "Vücudunda dövme yapmadığı bir göz kapakları kaldı neredeyse."

"Beni o mu söyledi?" dedi, paketinden bir puro çıkarırken.

"Yok!" dedim hemen. Parmaklarım elbisemin kumaşını aradı. Ellerimi elbisemin kumaşına sürttüm. "Onun uzaktan akrabası varmış, Nehir. Nehir'in de nişanlısının eniştesi sizin güvenliğinizmiş."

"Kim?" dedi ve puroyu yavaşça, kısaca yaladı. Gözlerim açılırken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Gözleri bana çevrildiğinde hızla ifademi topladım. "Puro yalanırmış, değil mi?" dedim dikkatle ona bakarken. "Tadı yumuşasın, aroması artsın diye."

"Kim?" dedi tekrar, bu kez zipposuna uzanırken. Puroyu alevledi ama daha dumanı yükselmeden masasının altında bir tuşa bastı. Odasında bir anda havalandırmalar devreye girdiğinde sessiz bir uğultu başladı. Sanki yılan ve akrepleri dumandan rahatsız olmasın diye özel yaptırmıştı.

"Adamın ismini bilmiyorum. Ama sizin güvenliğinizmiş," dedim.

Başıyla onayladı ve geriye yaslandı. Telefonunu çıkarttı. Bir mesaj atıp masaya bıraktı.

Kapı çaldığında içerideki güvenlik kapıyı açtı. Çetin denilen janti adam adımladı. "Emret patronum," dedi yavaşça. Boynuna kadar dövmesi vardı. Saçları geriden taralıydı. Takım elbisesi gri, sakalları yeni tıraşlıydı.

"Kızı kim yolladı?"

"Yavuz'un yeğeninin nişanlısıymış, patron. Viktor'la veyahut Meltem'le bağlantısını hiçbir şekilde bulamadım."

Tufan'ın gözleri yüzüme kaydı. O anda odanın içindeki her şey fazlasıyla sessizleşti.

"Ne garip, değil mi?" dedi gözleri yüzüme dalarken. Benim yanımda benim hakkımda konuşmaları çok rahatsız etti.

"Bu bir tesadüften fazlası gibi dursa da yalnızca çok benziyorlar."

"Hayır," dedi Tufan beni izlerken. "Bu tesadüf olamayacak kadar büyük bir benzerlik."

Tufan elini çık anlamında savurduğunda Çetin ona dönük bir şekilde geri geri çıktı odadan. Sanki Tufan bir padişahmış gibi.

"Meltem kim?" dedim dayanamayıp. Merakımı bastıramadım. "Bana benzeyen biri anladığım kadarıyla. Akrabanız mı?"

"Değil," dedi ve telefonu titreyince ayaklandı. "Değildi."

"Di?" dedim, sorar gibi. Başımla onu takip ettim. Purosu elindeyken tropikal fanusa adımladı. Fanusun yanındaki puro küllüğüne elindekini bıraktı ve siyah bir eldiven giydi. Fanusu açtı.

"Vefat etti," dedi tropikal cam kaplı fanustan yavru bir sincap çıkartırken.

"Başınız sağ olsun," dedim ama gözlerim kısılmıştı odaklanmaktan. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. "Sincap da mı besliyorsunuz?"

"Mecburen," dedi gülümseyip bana dönerken. "Sevmek ister misin?"

"Isırır mı?" dedim ama o ne dese korkudan evet diyordum. Ellerimi uzattım sincabı almak için.

"Doğanın kanunu, söz veremem," dedi. Sincabı bana uzattı.

"Yanakları lokum gibi," dedim şirin sincabı avcuma alırken. Korkudan titriyordu ama küçük suratını ısırmak istedim. Kucağıma koydum ve yavaşça başını okşadım.

"Tufan Bey çok korktu," dedim yavaşça kucağımdan alıp ona uzatırken. "İsterseniz yerine bırakın. Daha bebek zaten. Annesi yok mu? Siz mi sahip çıktınız?"

"Doğanın dengesi şaşarsa ne olur, Nergis?" diye sordu tek eliyle sincabı alırken. Yavru sincap öylesine korkmuştu ki gözleri kocamandı.

"Düzen bozulur," dedim.

Eldivenli eliyle sincabı bir yandaki fanusa götürdü ve tepedeki cam kapağı açtı. "Ben aslında sincap beslemiyorum," dedi ve sincabı bir anda sarı yılanın üzerine attı. Eldivenini çıkarttı ve çöpe bırakıp purosuyla bir tekrar masaya yöneldi. Oturup geriye yaslandı. Yavaşça gülümsedi. "Düzeni düzende tutuyorum."

Gözlerim doldu hissettim. Sincap korkuyla kaçmaya çalışırken minik ellerini cama yapıştırmıştı. Şişman yılan bir anda onu sarmaladı. Öyle sıktı ki sincabı, sincap patlamak üzereydi. Sincabın çığlığa benzer bir sesini duydum. Acı çekti. Yılan ise sonunda dişledi. Çok hızlı ama zehirli. Yılanın dişlemesi ile yavru sincap bir anda felçli gibi hareketsiz kaldı.

Ve sonra da düzene yenildi.

"Kusura bakma, Bekir'in yemek saatiydi de," dedi ve masada dövmeli büyük ellerini birleştirdi. Masasındaki puronun dumanları ortamızdan uzadı.

"Ne kadar istiyorsun Nergis?"

Başım masadan kalkıp tekrar Tufan'a döndüğünde hızla boğazımı temizledim ve söyleyeceklerimi, ezberlediklerimi düşündüm. Az önce gördüklerim beni korkuttu ama buradan dönemeyecek kadar da ilerlemiştim. Sanırım geri dönmeye de korktum. İnsan bazen korkunca devam etmek zorunda hissederdi. Ben de onun rüzgarında iteklendim.

"Tufan Bey benim yüz bin dolara ihtiyacım var. Bunu size geri ödeyebilecek gücüm de var. Yalnızca çok acil gerekli. Bankalar kredi vermiyor. Hem ben s-"

Elini kaldırdı, susmam için. "Yüz bin dolar, doğru mu duydum?" diye sorduğunda başımla onu onayladım.

Sandalyesiyle bir arkaya döndü. Kocamandı sırtı da. Siyah gömleğinin altından dövmeli tenini görebilir gibi oldum. Arkasındaki büyük Guernica tablosundaki bir cisme dokundu. Tablo bir anda ikiye ayrıldı. Ortasında siyah, kocaman bir boşluk vardı. Boşluğun berisindeki çukur bölmeyi gördüm. Büyük siyah bir çanta çıkarttı oradan.

Masada, tam ortamıza bıraktı. "İki yüz bin dolar olarak alırım. Bir haftan var. İyi harcamalar."

"İki yüz bin dolar mı?" dedim yavaşça çantayı kendime çekerken. "Bir hafta az değil mi? Taksit yapabilir misiniz?"

"Yapamam," dedi. İçine zift doldurdu. Burnundan ve ağzından çıkan grimtrak dumanlar beni bile boğdu. "Nakit. Haftaya bugün. İki yüz bin."

"Şey..." dedim ve çantayı yavaşça açtım. İçinde tomarla dolar vardı. Gıcır gıcır parlıyorlardı. "Bir şey sorabilir miyim?"

Cevap vermedi. Yaptıklarımı izliyordu. Bunu sor olarak kabul ettim ve devam ettim. "Bir haftayı geçerse ne olur?"

"Geçmez," dedi bana bakarken. "Geçirme."

"Ne olur?" dedim çantanın fermuarını kapatırken. "Yani hep filmlerde duyuyoruz. Topuklarıma mı sıkarsınız? Ya da evimi mi yakarsınız?"

"Her şey bir düzen içerisindedir," dedi tekrar. Kaşları ile arkamı gösterdiğinde fanusa baktım. Yılanın boynu yavru sincabın şeklini almıştı. Tek lokmada yutmuş, öğütüyordu.

"Düzene karşı gelirsen, düzen de sana karşı gelir. Oyunbozanlık etmeyeceksin, değil mi?"

"Yok ondan değil! Ben sadece merak ettim," dedim boğazımı temizleyip. "Neden bu kadar parayı istediğimi de sormadınız hem."

"Biliyorum çünkü," dedi yavaşça. "Kardeşine lazım. Sena'ydı... Değil mi? On bir yaşında. Lösemi."

"Nasıl bildiniz?" dedim şaşkınlıkla. "Ne ara tüm bunları öğrendiniz?"

"Başka sorun yoksa çıkabilirsin, Nergis."

Öyle emindi ki parayı ödeyeceğimden, belki de kaçma planımdan da haberi var diye düşündüm. Çok korkmuştum. Yılanın boğazındaki minik sincap, onun kokulu purosu ve gözleri beni ürküttü. Guernica tablosu beni hep üzerdi ama şimdi o bile korkunç göründü.

Kapı tıkladığında şaşırdı ama içeride bizimle bir duran güvenliğe başıyla onay verdi. Güvenlik kapıyı açtığında bir adam daldı içeri. Takım elbiseli, orta yaşlıydı. Gömleği hafif yırtık, yüzü keşmekeşti. Saçları darmadumandı.

"Allah belamı versin ki ödeyecektim!" dedi adam haykırarak dizlerinin üzerine çökerken. "Yalvarırım bir hafta daha verin bana! Size kul köpek olayım abi! Çocuğuma çoluğuma bağışlayın beni!"

Ben ne olduğunu anlamazken Çetin telaşla arkasından girdi. Yapay bir şekilde sırıttı ve yavaşça gülümsedi. "Kusura bakmayın bu tatsız durum için Nergis Hanım."

Adamı yakasından tek eliyle tutup kaldırdığında adamın gömlek düğmeleri yırtıldı. "Gel kardeşim. Bak Tufan abimizin müşterisi var. Sonra görüşürsün."

Adam geri geri çekiştirilirken elini uzattı bize doğru. Yüzü kıpkırmızıydı. "Abi! Tufan abi! Çocuğuma bağışla beni! Yalvarırım yapma abi! Son bir hafta! Kriptodan büyük bir para gelecek! Yalvarırım bir haft-" derken odadan çıktılar.

Tufan bıkkın nefes verip yutkundu ve bana döndü. "Oluyor arada," dedi sakince. "Onun adına özür diliyorum."

"Şey," dedim zar zor. "Ona ne yaptınız?"

"Bir şey yapmadık. Gördüğün gibi... Sapasağlamdı."

"Neden öyle yalvardı ki?" dedim kapalı kapıya bakıp. Tekrar Tufan'a döndüm. "Çok korkmuştu ama."

"Ona bir şey yapamam," dedi ve Guernica tablosuna bastı. Tablo tekrar bütünleşti ve eski halini aldı. "Ona bir şey yaparsam, borcumu ondan nasıl geri alırım?"

"Ailesine mi zarar verdiniz?" dedim ve nefesimi tuttum. "Söyler misiniz? Ne ile karşılaşacağımı bilmek istiyorum."

"Neden?" dedi gülümserken. "Ödemeyecek misin zamanında?"

"Ödeyeceğim," dedim başımı olumlu sallarken. "Ama bir aksilik oldu ve velev ki ödeyemedim. O zaman ne olacağını bilmek istiyorum."

"Sen ve afacan arkadaşlarının oluşturduğu çetenin adam dolandırdığını duydum," dedi yandaki büyük viski şişesine uzanırken. Bir bardağa ılık viski doldurdu ve başını bana kaldırdı. "Beni araştırmadınız mı?"

"Biz sizi dolandırmayacağız," dedim başım bu sefer olumsuz çalkalanırken. "Size her şeyi söyledim. İsmimi, cismimi. Sizi nasıl dolandırabilirim?"

"O halde sorun yok," dedi ve yavaşça bir yudum içti. Adem elmasına gözüm kaydı. Alkollü dudaklarını yaladı ve elini savurdu. "Çıkabilirsin, Nergis."

"Tufan Bey ben vazgeçtim," dedim masada çantayı ona iterken. "Buyurun. İstemiyorum."

Yapabileceklerinin sınırı olmayan bir adamdı ve her adımı önceden hesaplamıştı. Belki de tanımadığım bir adamı dolandırabileceğime inanmak benim çaresizliğimdi. Ya da aptallığımdı.

Çantayı açtı ve kısaca bakıp kapattı. "Yüz bin dolar var burada."

Dediğini anlamayarak kaş çattım. Gülümsedi.

"İki yüz bin vereceksin bana."

"Yok hayır yani bu parayı almaktan vazgeçtim," dedim yutkunurken. Boğazım korkudan cayır cayır yandı.

"Aldın ama," dedi ve ayaklandı. "O çanta benden çıktı. Senden ancak içerisinde iki yüz bin olursa geri alabilirim."

"Tufan Bey yaklaşık elli saniye önce aldım ve şimdi almaktan vazgeçtim. Yani nasıl olur da iki katını istersiniz geri?" dedim ağzım aralık, başımla onu takip ederken.

İçeride, bizi izleyen güvenlik ise sırıtıyordu. Öyle korkmuştum ki paraya dokunmak dahi istemedim.

"Anlaşmayı çoktan yaptık. Burada bir düzen var," dedi. Güvenlik kapıyı ona açtığında durup bana döndü. "Bir haftan var. İyi harca paranı."

Odadan çıktı. Kanlı karnavaldaki maskeli kız, kırmızılara bulandı. Şayet düzeni bozamayacaksa, o zaman düzene ayak uydurmak zorundaydı.

Üçüncü bir şansı kalmamıştı. Ya ayak uyduracaktı, ya kanlı karnavalda kanlara bulanacaktı.