Ceylin Petrikor

3. BÖLÜM : ÖLÜM VE ZULÜM

Bölüm 3 / 22

3. BÖLÜM : ÖLÜM VE ZULÜM

Ölüm Sena'dan önce beni korkutmazdı. Çokça kez kabullenmek zorunda bırakıldım ama hiç korkmadım. Sadece kızdım. Kendime, ölenlere. Ama şimdi farklıydı. Tufan öyle güçlü bir rüzgardı ki ardından çıkarttığı kıyamet ölüm ve zulüm sürüklerdi.

Sürüklenmeye adım adım gittim. Muğla'nın taş evlerinin arasındaydık. Sena elimden sıkıca tutuyordu. Başında bir bandana bağlıydı. Bunu o istiyordu. Yine de bakışlara engel olamıyorduk. Kimi teyzeler ahlıyor ve yüzünü ağlamaklı yapıyor, kimi çocuklar babalarının kolunu çekiştirip Sena'yı gösteriyordu.

Alışmıştık artık. Buna alışmak güzel değildi. Yine de gülümsedim çünkü Sena'nın üzülmesine katlanamıyordum.

"Sena baksana," dedim ara sokaktaki bir vitrinin önünde dururken. Vişne çürüğü askılı bir elbiseydi. "Çok güzelmiş. Alsam mı?"

"Al ben de senden çalarım," dedi elindeki pamuk şekeri yerken. "Bugün otobüsle mi eve döneceğiz? Çünkü az önce hastaneden çıktığımız doktor benim uzun süre yürümemem gerektiğini söyledi. Duydum."

"Taksi ile döneceğiz bal kızım," dedim dükkandan içeri girerken. "Kolay gelsin. Vitrindeki elbise ne kadardı?"

Kasanın dibindeki kadın uzak gözlüklerini takıp vitrine baktı. "Bin lira."

"Çokmuş," dedim dudaklarımı birbirine bastırıp. "Biraz indiremez misiniz?"

"İthal bir ürün," dediğinde o elbisenin bir fotoğrafını çekmek için telefonumu çıkarttım ve gruba mesaj yolladım.

Küçük Burjuvalar 🥹❤️

Nergis : Görsel

Nergis : Bu akşam T.... ile görüşürken giymelik değil mi?

Mürekkep : Al ben arkandayım

Nergis : Aldım (benim ikna olma hızı)

Şahin : Adamın ismini neden sansürledin amk peşinde asayiş varda bizim mi haberimiz yok

Nergis : Biz de deriniz ;)

Nergis : Ayırca "da" ayrı

Şahin : Ne

Nergis : Varda yazmışsın o "var da" olacak

Şahin : Tamam herbokolog

Sena ile eve geçtik. Bir süre onun ilaçları ve yemekleri ile ilgilendim. Akşama doğru iyice yorgunlaşmıştı. Yatağa yatırıp üzerini örttüğüm sırada esnedi. "Abla? Ben ölecek miyim?"

Elimdeki kitaba bakarken hızla başımı ona kaldırdım. Yatakta biraz daha dibine girip şaşkınlıkla yüzünü sevdim. "Sen ne diyorsun böyle Sena?"

"Söyle eğer öyleyse," dedi ve kitabı elimden aldı. Çocuk kitabıydı. Bir sayfayı çevirdi ve bana gösterdi. "Buradaki çocukların hiçbiri saçsız değil. Hiçbiri doktora gitmiyor. Hiçbiri aşı yemiyor."

"Her çocuk hasta olur bebeğim," dedim yavaşça alnından öperken. "Ama insan hastalanınca geçer. İyileşir insan."

"Ben neden hala iyileşmedim? Eğer ölürsem annemle mi kavuşacağız?"

"Hayır yok öyle bir şey," dedim dudaklarımı birkaç kez alnına tutup. İçimde kıyamet koptu ama dışım sakinliği korudu. Abla olmak zordu. "Kimse ölmeyecek. Çocuklar ölmez. Hasta olurlar ve iyileşirler."

"Eğer annemle buluşacaksak öldüğüme üzülmem," dediğinde artık gözlerim aktı ve hızla doğruldum. "Ama seni göremem bu sefer değil mi? Cennet diye bir yer varmış. Orada çocuklar ne isterse olurmuş. Ben de oraya gidip annemle seni isteyeceğim."

"Seni bırakmam ki," dedim gülerken ama içimdeki harabe toz duman oldu. Gülümsedim ağlarken. Ona kitap okuyabilecek kadar iyi değildim. Fısıldadım. "Ben seni bırakmam ablacığım. Şimdi sen uyuyacaksın ve yarın seninle bambaşka bir ülkeye gideceğiz. Orada bir doktor seni iyileştirecek."

"Ne?" dedi merakla. "Ne ülkesi?"

"Montenegro," dedim heyecanla. "Çok güzel bir yer." Tabletinden araştıracağı sırada tabletini çekip aldım. "İnternete girmek yok. Saçma sapan şeyler okuyorsun muhtemelen. Bir süre yasak."

"Ya ver video izliyorum!" dedi ama işaret parmağımı kaldırdım.

"Hayır. Uyu artık," dedim ve tekrar alnını öptüm. Kokladım. Cennet gibi kokuyordu bal kızım. Ama yine de onu cennete yollamak istemiyordum. O giderse hayatın bir anlamı benim için kalmazdı çünkü.

Sena uyuduktan sonra duşa girdim. Bir süre ağladım. Artık iyice güçsüzleşmiştim. Tek bir umudum vardı, o da yurt dışındaki doktordu. O doktorun uygun donör bulduğunu ve bizi beklediğini biliyordum.

Oraya gitmek zorundaydım. Her yolu deniyordum.

Duştan çıktıktan sonra hazırlanmaya başladım. Nehir, Tufan'ın güvenliğinden sorumlu adama bu akşam benim görüşmeye gideceğimi söylemişti. Bu nedenle beni beklediklerini düşündüm. Üzerime yeni aldığım vişne çürüğü elbiseyi giydim. Bedenimi saran, askıları dekolte veren bir elbiseydi.

Bir tefeciden para almak için öncelikle o tefeciye parayı geri ödeyebilecek bir ortam yaratmalıydım. Bunun için de zengin görünmeliydim. Kollarıma birkaç zengin duran takı taktım. Aslında pahalı şeyler değildi ama Tufan'ın bunu ayırt edebileceğini hesap etmedim.

Makyaj masasına oturdum ve kirpiklerimi kıvırdım. Normalde makyaj yaparken şarkılar açıp eşlik ederdim ama bu sefer ölüm sessizliği ile hazırlanıyordum. Yanaklarıma allık sürdüm ve aynadan kendime baktım.

Ellerimi yanaklarıma tuttum. "Yanaklarım biraz tombik mi benim?"

"Boş ver çiçeğim," dedi Mür saçlarıma su dalgası bukleler yaparken. "Yanağı tombik olanın kalbi ponçik olur derler."

"Ha kabul ettin yani?" dediğimde gözlerini saçlarımdan çekip aynadan bana baktı. "Hayır tombik değil desene."

Tekrar saçlarıma baktı. "Hayır tombik değil."

"Mürekkep hiç samimi değilsin," dedim ve yanaklarımı şişirdim. "Sence Tufan bana parayı verir mi?"

"Çok araştırdık," dedi ve maşanın fişini çekti. "Biliyorsun ki adam araştırmak bizim işimiz. Ama yok. Adamla ilgili tek bir sosyal medya hesabı ya da ilişkili bir hesap yok."

"Muğla'da belli bir zümre tarafından bilinen bir tefeciymiş sadece," derken Şahin içeri girdi. Elinde bir kutu gazlı içecek vardı. "Hatta çoğu kodoman şehir dışından gelip ondan borç alıyormuş."

"Borç alanlar da batan iş insanları, BITCOIN'ciler ya da mafyalar," dedi Mürekkep bıkkınlıkla. "Kanser tedavisi için giden ilk ponçik muhtemelen sen olacaksın."

"Montenegro'daki doktor ile görüştünüz mü?"

"Evet Nergis'im," dedi Şahin yatağın köşesine oturup. "Adam açıkça diyor. Parayı verin, hemen akıllı ilaçlara ve ilik nakli ile tedaviye başlayalım, diyor."

"Tamam hazırım," dedim ayaklanırken. Dudaklarımdaki bordo ruja son kez baktım. Derin nefes verip arkamı döndüm. "Gidelim hadi."

"Ben Sena'nın kıyafetlerini hazırlayayım," derken Mürekkep odadan çıktı. "Dikkatli olun."

Şahin ile arabaya bindik. Elbisemin kadife dokusunda avuç içimi kaşıdım. Gergindim. Gergindik. Hiç tanımadığımız bir adam vardı karşımızda. Bizim tanımadığımız bir adamla oyun oynamışlığımız olmamıştı hiç.

Bu nedenle arabada ses çıkmıyordu. Camı kış soğuğuna rağmen sonuna kadar açtım. Elimi camdan çıkarttım ve rüzgarın avcumu kaşımasını hissettim.

Fethiye'ye vardığımızda hava iyice kararmıştı. Tufan'ın gece kulübü buradaydı. Daha önce ismini duymuştum ama oraya hiç gitmemiştim. Oraya gidecek param da yoktu. Sahibinin bir tefeci olduğundan ise haberim Nehir sayesinde olmuştu.

"Eğer vermezse zorlama," dedi Şahin sessizliği bölerek. "Başka bir çare buluruz."

"Tamam," dedim. Başka çare bulurduk.

Gece kulübünün arka kapısında durduk. Burada durmamızı Nehir söylemişti. Tufan'ın bu gece kulübünün üst katında ofisi vardı ve sadece bu kapıdan giriliyordu.

Arabadan inerken Şahin bileğimden yakaladı. Karanlık arabada ona baktım. "Lütfen dikkatli ol. Ben buradayım. Bir şey olursa mesaj at."

Başımı onaylar salladım ve yutkundum. Kendi yutkunma sesimi duydum. Arabadan indiğim gibi yüzüme sert hava çarptı. Başımı kaldırıp koyu bordo kapıyı inceledim. Kocaman bir kapıydı. Başında iki adam bekliyordu. Ortalarından geçerken elleri ile aynı anda kapı kulpunu tuttular.

"Merhaba," dedim yavaşça. Yutkunmaktan boğazım acıdı. Sesim titredi. "Tufan Bey ile görüşecektim."

Birkaç saniye yüzümü inceledi bir tanesi. "Sebep?"

"Şahsi."

Birbirlerine baktılar. Bir tanesi cebinden telefon çıkarttı ve kulağına götürdü. "Patron ile görüşmek isteyen bir kız var." Bana döndü. "İsminiz?"

"Nergis," dedim ve boğazımı tekrar temizledim. "Nergis Tanyeli."

"Nergis diye biri," dedi ve kaşlarını çattı. "Tamamdır Çetin abi. Görüşürüz." Telefonu kapattı ve cebine attı.

"Evet?" dediğimde bana döndü. "Girebilir miyim?"

"Çetin abi sizin patronla görüşmenizi istemiyor."

"Pardon?" dedim şaşkınlıkla. "Neden?"

"Gerekli bulmamış."

"Ona mı soracağız patron ile görüşürken?"

"Her önüne gelen patron ile konuşabilseydi ülkemiz daha güzelleşirdi," dedi kinaye dolu ve elini yavaşça savurdu. "Hadi kardeşim. Kapı önünü işgal etme."

"Tufan Bey'i arar mısınız?" dedim ve arkamı döndüm. Şahin arabanın içinden beni izliyordu. "Bakın benim onunla görüşmem lazım. Onun güvenlik görevlisi benim arkadaşımın dayısının arkadaşı."

"Ben de Acun'un kayıp oğluyum," dedi gülerek. "Torpille çalışmıyoruz. Emirle çalışıyoruz. Demek ki patron ile görüşecek bir altyapı bulamadılar sende."

"Siz beni anlamıyorsunuz. Benim geleceğimi bilmesi lazım zaten Tufan Bey'in. Bir saniye ben sizi Nehir ile görüştüreyim," dedim ve hızla telefonumu çıkarttım. Nehir'i aradığım sırada büyük kapı bir anda açıldı.

"Kapının önünde ne olayı yapıyorsunuz lan siz?" dedi bir adam kaş çatarak. "Patron gelmek üzeredir silkelenin hemen."

"Çetin abi bu bayan içeri girmek için ısrar ediyor," dedi güvenlik.

Nehir telefonumu açmıyordu ve üst üste arıyordum. Başımı kaldırdım ve Çetin denilen herif ile göz göze geldim.

Beni görmesi ile gözleri kocaman açıldı. Sanki seneler önce kaybettiği bir dostunu bulmuş gibi ifadesi dumur oldu. Hızla sağa sola baktı ve bana bir adım attı. "Meltem?"

"Kim?" dedim o şaşırdığı için şaşırarak.

"Meltem..." dedi fısıldayarak. "Nasıl oldu bu? Nasıl yani? İkizi falan mısın?"

"Ne?" dedim ve Şahin'e döndüm. Arabanın içinden hala eli mahkum beni izliyordu. Çetin'e baktım. "Karıştırdınız sanırım. Nergis ben. Tufan Bey ile görüşebilir miyim?"

"Elbette," dedi bir adım geriye atarken. "Üst kata çık. Patron birazdan gelecek."

Başımı onaylar salladım ve hızla içeri geçtim. Birkaç adım daha attığımda Çetin arkamdan kısaca ıslık çaldı. Durup ona döndüm. "Çanta," dedi avcunu uzatıp. "Bizde kalsın şimdilik. İçeride telefon yasak."

Birkaç saniye duraksadım ama sonra çantamı onlara uzattım. Ceketimi ister gibi elini açık tuttuğunda ceketimi de çıkarttım. Hemen sonra üzerimi düzeltip merdivenlere yöneldim. Topuklarımın tıkırtısı nefes alışverişim gibi ürkekti.

İçerisi çok zengin ama çok karanlık kokuyordu. Nefesim daralıyor aynı zamanda ferahlıyordu. Sağ tarafta kırmızı halı serili büyük merdiven vardı. Tırabzanlara tutundum çünkü parmak izlerim her yerde dursun istedim. Belki öldürülmekten korktum.

Büyük bir oda vardı. Sadece ona giden upuzun bir koridor. Başımı yana çevirdiğimde aşağıdaki gece kulübünü gösteren boydan boya camda durdum. Direklerde dans eden yarı çıplak kadınlar ve karanlığın içinde ellerindeki içkileri içip dans eden zengin bir insan kalabalığı vardı. Öyle zengin ki, aralarında dolandırdığım birkaç adam dahi muhtemelen vardı.

Tufan'ın odasına giden yol aşağıdaki gece kulübünü görse de gece kulübünün tepesinden bu yolun görünmediğini düşündüm. Camlar tek taraflı karartılmıştı. Müzik çok az bir şekilde duyuluyordu. Sanki gece kulübü sokaklar ötemde gibi az ve boğuktu.

Odanın girişindeki adam elleri önünden birleşik, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Kulağındaki siyah kulaklığa gelen ses ile başını hafif yana eğdi. Muhtemelen Çetin'di.

Bana bakarken arkasındaki kapıyı yavaşça tıklattı. Hemen sonra kapı açıldı ve içeride bekleyen bir başka koruma ile bakıştı.

"Kim?"

"Bilmem. Çetin abi içeri alın, dedi."

Aralarından sıyrılıp içeri girdim. Simsiyah bir oda vardı. Tufan'ın masası ve koltuğu deridendi. Masasının arkasında kocaman Guernica tablosu asılıydı. Yan taraftaki büyük camda sarı ve tombik bir yılan vardı. Hemen dibindeki kafeste iki küçük akrep için tropikal bir alan oluşturulmuştu.

Tam olarak yılan ve akreplerin tepesinde özel olarak tasarlanmış bir cam bölme vardı. Muhtemelen gündüzleri güneş ışığı alabilmeleri için onların tepelerine cam çatı yaptırmıştı. Ağzım aralık etrafı izlerken kapının kapanma sesini duydum.

Ve sonra Tufan'ın sesini duydum. Öyle koyu bir ses ki, kan gibi. Öyle soğuk ki, yel gibi. Öyle güzel ki, şiir gibi.

"Merhaba."

Başımı ona çevirdim. Onunla göz göze gelmek için uzağımda olsa bile başımı kaldırdım. Gözlerinde zelzele hissettim.

"Merhaba Tufan Bey," dedim ama kendi sesimi duyamadım. Ne yapacağımı bilemedim. Ellerimi birbirlerine bağladım. Bağlandım.

Hey sen.

Sence bir tanrıçanın gözyaşları kurak çöllere seller yağdırır mı? Bilmem. Ama sel getiren şiddetli tufan yağmurları beni yaktı. Yandım. Yanacaktım.

Çünkü Tufan ile göz göze geldiğimde artık cehenneme ayak basmıştım.