Bölüm 19 / 22
19. BÖLÜM : AİDİYET VE TESLİMİYET
Narsist bir adamla geçirilen vakitte ona ait olmak ve teslim olmak arasındaki çizgiyi bilemezdiniz. İçinizde hep bir huzursuzluk matemi öterdi. İlmek ilmek ruhunuzu kemirirdi bu adam. Manipüle ederdi, boğazınızı sıkmasa bile gözleriyle boynunuza baktığında nefesinizi keserdi.
Uyarılar da olurdu. Ama siz bunları fark edemezdiniz. Ait olmak ve teslim olmak... Bunu o adamdan kurtulmadan göremezdiniz.
Böyle adamlardan kurtulmanın iki yolu vardı. O siz ölürdünüz, ya da onu öldürürdünüz. Fiziksel değil belki, ama kalbiniz de aklınız da ondan kurtulmak için oradaydı.
Olmalıydı.
O halde kendime baktığımda nedendi bu gördüğüm yabancı?
Aynada kendime bakıyordum. Paramparçaydı ruhum.
Sırtım, belime kadar açık dekolteli elbisem. Ölü odanın soğuk ışığı tenimi daha da çıplak hissettirdi. Üzerime zorla giydirilmiş bir yabancının tenine aitti bu elbise. Tıpkı soy ismim gibi.
Bunlar kabul edilemezdi. Nefes almak bile artık zaruri geldi.
"Seni şerefsiz," diye mırıldandım. Aynada üzerimdeki elbiseye baktım. "İnsanları satranç oyunu gibi görmek de ne? Bu kadar mı duygu yok hiç kalbinde?"
Saçlarım omuzlarımın üzerine dökülürken gözlerim kendi bakışlarımdaki nefreti yakaladı. Mutaassıp toplumların içinde bir mahkum gibi. Özenle hazırlanmış bir hediye paketi gibiydim. Metruk kafesin içindeki küçük bir serçe gibi.
Dudaklarımın kenarları belli belirsiz güldü. Bu halim bana laçkalaşmış sabrımın kırıntıları gibi göründü.
Derin nefes aldım. Aynadan uzaklaştım. Odadan çıkıp ilk olarak koridorun diğer kısmına baktım. Gözleri ile açabildiği o kilitli dünyasında kim bilir daha kendine münhasır neler vardı?
Asansöre bindim ve zemin kata bastım. Helga'yı merak ediyordum ama onu görmeye hazır değildim. Belki ağlardım. Belki sinirle bir şeyler yapardım. Oyunları bozardım.
Kapılar açıldığında dışarı adım attım. Akşam karanlığı ve Muğla'nın sivri soğuk hava dalgası hemen yüzüme çarptı. Güvenlikler evin kapısından geçmemi beklerken birkaç saniye soğuk havayı bedenime alıştırdım ve tek tük basamağı inip çiftliğin sonuna doğru, bahçede ilerlemeye başladım.
Çimen kokusu, uzakta belli belirsiz kişneyen at sesleriyle karışıktı. Ömrümde gördüğüm en düzenli bahçeydi. Bağlı olmayan, benden iri duran kangallar dahi biblo gibi başları ile beni takip etti.
Sağda solda dolanan güvenlikler ve tepedeki keskin nişancılar artık bana öyle alışmıştı ki göz ucu ile bakıp başlarını çeviriyorlardı. Bu sahnede; zorla, istemeden oyun oynayan tek oyuncu bendim gibi.
Taş duvar örülü kulübelerindeki güvenliklerin aynı anda tuşlara basması ile kapı açıldı. Siyah büyük bir arabanın dibinde duran Tufan'ı gördüm. Kalçasını arabaya yaslamıştı. Elinin teki cebinde, sessiz bakışı ağır ve hesaplıydı. Ona doğru yürüdüm, ayaklarımın sesi çakılların üzerinde yankılandı.
Kapımı açtı, ben de arabaya bindim. Ön koltuğa oturmuştum. Önden dolandı ve şoför kısmına yerleşti. Bu bana kaş çattırdı. Evet, yoldaydık. Her zamanki gibi. Ama bu sefer birkaç farklılık vardı. Bu sefer ben Tufan'la hiç konuşmuyordum. Ve bu sefer arabayı o kullanıyordu. Onu ilk kez araba kullanırken gördüm. Genelde şoförleri olurdu çünkü.
Bir eli bacağında, diğer eli direksiyonu alttan kavramıştı. Üzerinde siyah takım elbisesi vardı. Keskin ve sert kokusu arabayı hemen donatmıştı. Uzun bacakları büyük ve lüks arabaya sığamazmışçasına aralıktı. Oturuşu rahattı. Koltuklar kocamandı ama yine de Tufan'ın bedeni tam geliyordu. Öyle kocaman bir adamdı.
"Ne güzel bir akşam?" diye mırıldandığında göz ucu ile ona baktım. "Sessiz," dedi. Sırıtıyordu yola bakarken. "Huzurlu."
Yüzümü ekşitip onun taklidini yaptım ama görmedi elbet.
"Nergis?" dediğinde sesi vakur geldi. Her zamanki gibi. "Beğendin mi sana yaptığım kıyağı?"
Cevap vermedim. Öyle keyfi yerindeydi ki adeta zaferini kutluyordu kelimelerle. "Bir gün boşanırsak çiftlik bende kalsın, olur mu hayatım?" dedi ve kahkaha attı. "Amına koyayım Tufan," dedi kendi kendine.
"Uluhan," dediğinde bakışlarım tekrar ona çevrildi. "Nergis Uluhan," diye fısıldadı. Hemen sonra kendi kendine güldü. Gözleri kısıldı. Göz çevresi hafif kırıştı. Avcunu direksiyona dayadı ve yavaşça okşadı.
Söylendi. Bir an yaptığı şeyin farkına vardı sanki. "Ulan Tufan, ne hallere düştün amına koyayım?" dedi.
Küstahça yapmadı bu son dediğini. Aksine kendi haline güldüğünü veyahut ağladığını düşündüm. Belli ki bu yaşa kadar evliliği hiç seçmemişti ve şimdi sırf bir hırs uğruna bir kadınla ortak bir yola girmişti.
"Ben o imzayı attığımda henüz kendimi öldürmekle ilgili bir planım yoktu," dedim gözlerimi kısmış halde. "Tüm bunları öngörerek mi attırdınız yani bana o imzayı?"
"Senden böyle çocukça hareketler beklediğimi söylemiştim," diye yanıt verdi. "Tahmin etmek zor değildi."
"Ne olacak şimdi?"
"Ne gibi?"
"Yani şöyle," dedim camdan bakarken. "Benimle zorla evlendiniz ya..."
"...Gerdek gibi geleneksel muhabbetlerden bahsediyorsan şayet-" dediğinde hızla ona döndüm. Dehşetle baktım.
"Bir daha benimle sakın bu tarzda konuşmayın," dedim ağzım aralık kalırken. Bedenim titredi sinirden.
"Şaka yapmıştım," dedi dümdüz bir şekilde.
"Siz şaka falan yapmayın," dedim aynı tonla. "Siz asla komik değilsiniz. Yapmayın."
Muğla'nın boş arazilerinin karanlığı yıldızlarla deliniyordu. İçeride klimalar açıktı ama yine de camı sona kadar indirip elimi dışarı çıkarttım. Nefes verdim. Biraz daha sakinledim.
Tam o anda karnım guruldadı. Göz ucu ile ona baktım.
"Sen en son Kayseri misafirliğe geldiğinde bir şeyler yedin," derken yola bakıyordu ama bana odaklıydı. "Doğru muyum?"
"Evet," deyiverdim. Direksiyonun üzerindeki parmakları hafif tıkırdadı.
"Deniz ürünleri sever misin?" diye sordu, dingin bir sesle. Karnım biraz daha guruldadı. Yutkundum.
"Severim," diye yanıtladım.
Direksiyonu yana kırdı ve sahil yoluna saptı. Sokak lambaları geçtikçe yüzümde kısa süreli sarı süzmeler oluşuyor sonra hemen karanlık geri dönüyordu. Bakışlarım iyice Tufan'da sabitleşti.
Emin olduğum şey Fethiye'nin sosyete kesiminin dolandığı, şatafatlı bir restorana gideceğimizdi. Kesin orada herkes Tufan'ı tanıyordu. Peşinde dolanacaklardı. O da en güzel masaya oturup purosunu yakacaktı. Sonunda on binlerce para ödeyip kalkacaktı.
Ama öyle olmadı.
Muğla'nın dar sokaklarından geçtik. Yol kenarlarında paslı tabelalar, kapalı dükkanlar vardı. Zengin zümrenin sokaklarından uzaklaştık. Bu bana kaş çattırdı.
Burnuma yoğun bir deniz kokusu geldiğinde arabayı bir limanda durdurdu. Ama buradaki tekneler birkaç katlı yatlardan ziyade balıkçı tekneleri doluydu. "Geldik," dediğinde ellerini bacaklarına koymuş, başını bana çevirmişti. "İnebilirsin," dedi soğukkanlı bir netlikle.
Kapıyı açtığımda soğuk hava yüzüme vurdu. Deniz dalgalıydı. Karşımda mavi önlüklü, ak saçlı, iri bir adam vardı. Tabelasında, "Zühre Balıkçılık," yazıyordu.
"Ali!" dedi babacan bir neşeyle. "Nerelerdesin oğlum sen?"
Şaşkınlıkla kapıyı kapattım. Üzerimdeki askılı elbise yüzünden bedenim tir tir titriyordu. Onlara doğru adımladığım sırada topuklularım bozuk Arnavut kaldırımda dengemi şaşmama sebep oluyordu.
"Meşguldüm abi," dedi Tufan gülümserken. Elini ona uzattı.
"Bırak lan tokalaşmayı şimdi," dedi adam ve ona omuz atıp elini birkaç kez sırtına vurdu. "Hayırsız herif! İnsan bir Sabri abisi olduğunu hatırlamaz mı lan arada?"
Donakaldım. Lüks yer dediğim şeyin yerinde tahta masalar, oltalara karışmış tuzlu rüzgar ve büyük bir tencerenin içinde pişen midyeler vardı.
Sabri abi bana döndü. "Bu zarif ve güzel hanım da kim Ali?"
Tufan, "Bir misafirim," derken kısaca bana baktı ve adama döndü. Hemen sonra tekrar bana baktı. Gözleri kısaca bedenimde dolandı. Sanırım üşüdüğümü anladı.
"Öyle mi?" derken Sabri abinin kaşları havalandı. "Anladım evlat."
"Ne anladın abi?" dedi Tufan. "Misafir işte."
"Geçin hadi," dedi heyecanla bizi seyyar arabasının dibindeki küçük taburelere yönlendirirken. Tepede çıplak ampullerin ledleri yanıyordu.
"Ne yersin kızım? Balık? Ahtapot?" dediğinde adama bakıp yutkundum. Gözlerim midyelere kaydı. Baktığım yöne baktı.
"Midyeleri siz mi dolduruyorsunuz?" derken gözlerimi onlardan hiç ayırmadım.
"Herhalde ben dolduruyorum. Fethiye'de benden iyisini bulamazsın. Rahat rahat otursana evladım," dediğinde masada önüme bir bira koydu. "Midye bira ikilisinden şaşmamak lazım. Aferin Ali, sevdim bu kızın zevklerini."
Oturup ellerimi bacaklarımın arasına soktum ve denize baktım. Yakamoz denizde dalgalanıyordu. Sırtımda hissettiğim sıcaklık ile hızla başımı kaldırdım. Tufan kumaş ceketini omuzlarıma bırakıp karşımdaki sandalyeye geçti.
Ona şaşkınlıkla baktım. O da bana şaşkınlıkla baktı. "Ne var kızım?" dedi fısıltıyla. "Üşütüp başıma kalma diye yaptım. Senlik bir durum olmadığını biliyorsundur."
"Biliyorum," dedim. O nedenle ona teşekkür de etmedim. Ceketin uçlarından tutup kendime iyice sardım. Tufan'ın kokusu bir anda ceketinden buram buram içime dolmuştu. Deniz ve rüzgar da eklenince hızla adama döndüm. Aklım karışsın istedim.
Önümde buharlanan midyelerden bıraktı heyecanla. Daha önce yemişliğim vardı ama böyle değildi. Burada taze, sıcacık, limonla parlayan türdendi.
"Yesene," dediğinde başımı Tufan'a kaldırdım. Beni izliyordu. "İşim gücüm var. Biraz acele edersen," dediğinde midyeye indirdim başımı.
"Adın ne kızım?" derken bir tabureye oturan Sabri abi oldu. Gözleri parlıyordu. Belli ki Tufan'ı seven tek tük insandan biriydi bu adam.
"Ner," derken hızla başımı Tufan'a çevirdim. "Meltem."
"Meltem," diye yineledi beni Sabri abi. "Çok memnun oldum Meltem. Ben bu hayırsızın babası sayılırım. Bak bunu da herkese yapmam," dedi ve önümdeki plastik tabaktan bir midye alıp kabuğu ustalıkla açtı. İçine limon sıkıp önüme bıraktı.
"Teşekkür ederim," dedim. Dikkatle aldım. Sıcak. Baharatlı kokusu burnuma geldi. Ağzıma götürdüğümde Sabri abi beni izliyordu. Midyeden yedim. İstemsizce gözlerim kapandı. Denizin tuzu, limonun keskinliği bir anlığına nerede olduğumu unutturdu. Gözlerimi açtığımda Tufan bana sakin bir sessizlikle bakıyordu. Bakışları midyeden daha keskin bir tat bırakıyordu üzerimde.
Sabri abi merakla benden bir tepki bekliyordu. O sessizlik herkesin ortasına dalga sesleri bıraktı. "Nasıl? Beğendin mi Meltem kızım?"
"Çok güzel," dedim yavaşça. "Çok leziz. Ellerinize sağlık."
Sabri abi böbürlenerek Tufan'a döndü ve yerde duran kapalı şişe biralardan iki tane alıp masaya bıraktı. "Duydun mu len?" dedi gülerken.
Rüzgar saçlarımı yüzüme savurdu. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken Tufan başını yana eğdi. "Toplasana."
"Anlamadım?" derken hızla bir midyeyi daha açtım. Öndeki limonlardan alıp sıktım ve ağzıma tıktım. Yanağım şiş bir şekilde ona baktığım sırada boynuma bakıyordu.
"Saçlarını diyorum. Toplasana."
"Tokam yok," dedim ve midyeyi çiğnemeyi bile unutup kocaman bir şekilde zar zor yuttum. Hemen bir tane daha açtım. Ağzıma tıktım.
"Siz ne zamandır berabersiniz?" dediğinde onları dinliyordum ama aklım hep midyelerdeydi.
Tufan oturduğu balıkçı taburesinden denize doğru baktı. "Düşündüğün gibi bir durum yok abi. Olsa biliyorsun, ilk sen duyardın."
"Biz iş yapıyoruz," dedim elimle ağzımı kapatırken. Başımı Sabri abiye çevirdim. Bir yandan da midyeyi hapur hupur yiyordum. "Bunlardan paket de yapar mısınız bize?"
"Yapmam mı hiç? Hep gelin kızım," dedi gülerken. "Hatta bir gün balığa çıkarayım sizi." Yüzünü alayla baydı. "Bu hergelenin o lüks yatına benzemiyor benim tekne ama gün doğumunu izlemek keyifli oluyor."
Önümdeki buz gibi biradan bir yudum içtim. Tufan'ın ceketi omuzlarım için çok büyüktü o nedenle istediğim gibi hareket ediyordum ama hiç düşmüyordu.
"Bu kadar uslu durması beni şaşırttı," dediğinde başımı ona kaldırdım. Bana bakıyordu. Sabri abi de bana döndü. "Normalde yaramaz oluyor."
"Tufan Ali Uluhan," dedim başımı midyeye indirirken. Limon sıktım. "Koskoca lükslerin ve zenginliğinden ödün vermeyen bir robotun bu denli samimi bir ortama ayak uydurması da beni şaşırttı."
"Ne demek kızım o öyle?" diye sorduğunda Sabri abiye baktım.
"Narsist ve her olayı kendi lehine çeviren bir sosyopatın sizin gibi mülayim bir adamla ne işi var çözemedim açıkçası," dedim.
Sabri abi birkaç saniye şaşkınlıkla bana baktı ve kahkaha atarak Tufan'a döndü. "Senin gibi bu da Ali," dedi heyecanla. "Sivri dilli. Kendin gibi bulmuşsun."
"Bulmadım abi," dedi Tufan dudak kenarında belli belirsiz bir gülümseme ile. "Kendi buldu beni. Atladı kollarıma. Şimdi de kaçmaya çalışıyor. Kendini çok akıllı sanıyor."
"Gidebilir miyiz artık?" dedim ayaklanırken. "Teşekkür ederiz. Ellerinize sağlık."
"Dur kızım," dedi ve telaşla benimle bir kalktı Sabri abi. Tufan cebinden cüzdanını çıkartıp masada duran tabağın altına büyük bir tomar para bıraktı.
Sabri abi bu sırada bir poşete midye doldurup bana uzattı. "Bugün bitir ama. Yarına bayatlar," dediğinde poşeti aldım.
"Teşekkürler."
"Yine gelin kızım," dedi ve el salladı. Arabaya bindiğim gibi üzerimdeki Tufan'a ait ceketi yan koltuğa attım. Elimdeki midyeleri arabanın arka koltuğuna bırakıp kemerimi taktım.
Tufan arabaya binerken Sabri abi arkadan bağırdı. "Bu ne lan! Gel al bu parayı! Senin paran geçmez burada! Alo?"
"Hadi abi hadi," dedi arabaya binerken. İçeri girdiği gibi durup ceketi aldı ve tekrar üzerine giydi. Kapısını kapatıp kısaca arabayı kokladı. "Arabadan çıkart o midyeleri."
"Ne yapayım şu an onları?" dedim ve arabayı çalıştırdığı gibi camı açtım. Elimi dışarı çıkarttım.
Bıkkın nefes verdi ve arabayı yola çıkarttı. "Yemin ederim her hareketin bana zarar," diye mırıldandığında dışarı bakıyordum. "Ben arabadan çıkart diyorsam çıkartacaksın. Kocanın sözü geçer buralarda."
Birkaç saniye yüzünü izledim. "Şaka mıydı bu?"
"Komik değil miydi?"
"Hayır, siz gerçekten komik değilsiniz. Yemin ederim asla değilsiniz. Şaka yapmayın ya da yapmaya çalışmayın lütfen."
"Eyvallah."
Oturuşunu rahatlattı ve hafif sırıttı. Beni sinirlendirerek keyif alması beni daha da kızdırdı. Ben de onu kızdırmak istedim.
"Sizin araba sürebildiğinizi bilmiyordum," dediğimde birkaç saniye bana baktı.
"Sen ilkokula yazıldığında ben ehliyet almıştım," dedi alayla sırıtırken.
"Elleriniz ayaklarınız tutmasına rağmen hep bir şoför eşliğinde seyahat ediyorsunuz ya... Dedim bu adamın herhalde araba kullanma fobisi var."
"Ne kadar saçma çıkarımların var senin öyle?" diye sorduğunda omuz silktim.
Yola bakmasını bekledim ama bir türlü bakmadı. Ben yola bakmak zorunda kaldım.
"Tufan Bey baksanıza yola."
"Benim herhangi bir şeyden korktuğumu nasıl düşünürsün?" diye sordu hala bana bakarken.
"Tamam yola bakar mısınız?" dedim telaşla. "Bakın bir araba çıkacak şimdi önümüze."
"Çarparız en fazla," dedi bana bakıp sırıtırken. Biraz daha gaza bastı. "Hislerimle bile, bakmadan sürerim bu arabayı."
"Tamam Tufan Bey en mükemmel süren sizsiniz şimdi Allah aşkına yola bakın!" diye bağırdım. Elimle kemerimi tuttum. Daha da gaza bastı. Sonunda sırıtıp yola döndürdü başını.
"Sen biliyor musun sürmeyi?"
"Evet bazen sürüyorum," dedim yutkunurken. Elimle kalbimi tuttum. Biraz daha yavaşlattı arabayı. "Haşa, sizin gibi yüce ustalıklarda değil tabii ama eskiden yarışırdım."
"Bak sen," dedi normal tonla. "Bence kadınlara ehliyet verilmesi suç sayılmalı. Hepsinin ehliyeti toplamak lazım. Süremiyorlar. Zorlamamak lazım."
"Pardon?" dediğimde yola bakıp sırıtıyordu. "Sizden daha iyi sürdüğüme eminim."
"Muhakkak," dediğinde omuz silktim ve camdan baktım.
"İsterseniz yarışabiliriz bile."
"Büyük hata," diye yanıtladığında ona baktım. Sırıtıyordu. "Hız aptallıktır."
"Hız sabır ister," dedim. O, parmakları direksiyonda ritim tutarak beni dinliyordu. "Sizin sabrınız var mı, bilemiyorum. Ben midye yerken bile bitireyim diye gözümün içine baktınız."
Gözlerimi tekrar camdan yıldızlara kaydırdım. "Yediğimden de bir şey anlamadım."
"Söylenme," dediğinde şaşkınlıkla ona döndüm. Burnundan kısa bir nefes verdi. "Hem midye yemekle araba sürmek aynı şey değil Nergis."
"Neden olmasın?" diye sordum heyecanla. "İkisi de el mahareti, ikisi de dikkat istiyor. Üstelik ikisinde de boğulma ihtimali var."
Bir an durdu. Sonra alçak bir sesle, "Bir de bana edebiyat yapıyor dersin amına koyayım," dedi.
Sesi şaka mıydı yoksa gerçekten mi sitem dolu söylüyordu anlayamadım. Bakmadım ona. Camdan giren rüzgar saçlarımı yüzüme savurdu.
"Şimdi bana dövme mi yaptıracaksınız?"
"Evet."
"Dövmeyi kim yapacak? Usta biri mi bari?"
"Bilmem."
"Ne demek bilmem?" derken ona döndüm. Yollar boştu. Tek tük benzin istasyonlarının ışıkları geçip gidiyordu. Asfaltın kokusu hafif deniz tuzuyla karışıyordu.
"Çetin bulmuş birini," dediğinde hala onu izlediğimi anlamış gibi yola bakarken kaş çattı. "Önüne dön."
Sabır diler gibi önüme döndüm. "Sizin dövmelerinizi kim yapıyor? O yapsaydı bari. Ben ilk kez dövme yaptıracağım. Bunun için zaten gerginim."
Cevap vermediğinde ona baktım. Alt dudağı hafif bükük, bayık bayık sırıtarak yolu izliyordu. "Çok mu korktu bu küçük şeytan?"
"Korkmadım. Gerginim. Arada büyük bir uçurum var."
"Uçurumlar güzeldir," dedi. "Ya atlarsın ya bakar kalırsın. Ya da uçurum sana bakar."
Nietzsche'den alıntı yapmıştı. Sanırım gerçekten o adama takıktı. Gözleri yola dönük olsa da dudak kenarı belli belirsiz kıvrılıyordu.
"Atlarsam?" dedim, sorar gibi.
"Ya dibe batarsın ya da kanatlanırsın."
Bir süre sessizlik oldu. Arabada müzik açmıyordu. Tek ses bizimdi. "Sizin kanatlarınız var mı Tufan Bey?" diye sordum, hafif alayla.
"Varsa da seninkilerden önce kırılmasın bana kafi," dedi gözlerini bir anlığına bana çevirip tekrar yola dönerken. Yavaşça şehir merkezine yaklaşıyorduk. Ufukta neon ışıklar görünmeye başlamıştı.
"Merak etmeyin bunun için elinizden geleni yapıyorsunuz," diye söylendim ve geriye yaslandım. "Bir kadını nasıl olur da böyle bir katakulli ile evliliğe zorlarsınız? Bunu yaparken hiç mi vicdanınız sızlamadı?"
"Sızlamadı." Bir an bana baktı. "Ayrıca zoraki bir şey yapmadım. Sadece bilgilendirmeyi geçe bıraktım."
"Teşekkür mü bekliyorsunuz? Kız kardeşimi kullanarak sürekli bir şeyler yapmayı bırakacak mısınız?"
"Seni yanımda tutmanın başka yolu yok. Bilmem farkında mısın ama tüm yaramazlıklarına rağmen seni zincirlemiyorum bile. Teşekkür edeceğin yerde hala söyleniyorsun Nergis."
"Allah razı olsun," dedim şaşkınlıkla. "Eksik olmayın Tufan Bey."
"Her zaman." Sırıttı. "Güzeldi bu şakan. Kinaye dolu."
Gece kulübünün önünde arabayı durdurdu. "Ağzını açma. Yanımda dur yeterli."
Sinirle arabadan indim ve kapıyı çarptım. O da indiği an bir vale koşarak onun arabasını aldı.
"Patronum hoş geldin," dedi gece kulübünün arka kısmındaki büyük ofisin önünde duran güvenlik. Başıyla bana selam verdi.
"Merhaba yenge."
"Yenge anandır," dedim yanından geçip içeri girerken. Arkamda onun şaşkın bakışlarını hissettim ama umursamadım.
Topuklarım zemine vururken merdivenlere yöneldim. Karanlık ile gözbebeklerimin istemsiz büyüdüğünü hissettim. Kırmızı halı serili merdivenlere ilerledim ve daha önce de yaptığım gibi tırabzanlara parmak izlerimi bırakıp yavaşça üst kata çıkmaya başladım.
Tufan hemen arkamdan geliyordu. Merdivenlerin sonundaki upuzun koridorda duraksadım ve yandaki boydan boya camda durdum. Aşağıdaki direk dansçılara ve onlara tomarla para ödeyen adamlara gözüm daldı. Tufan arkamda durup baktığım yere baktı hissettim. Onunla aynı noktada gözlerimiz birleşti sanki.
Zengin ve tanınan insanların ellerindeki alkolleri başlarına diktiği, bir DJ sanatçısının onları coşturduğu müzik neredeyse hiç duyulmuyordu.
"Gürültüden nefret ediyorsunuz değil mi?" diye sordum.
Birkaç saniye arkamda sessizce durdu. "Sen seviyor musun?"
"Sevmek denmez ama," derken omzumdan ona döndüm. Tahmin ettiğim gibi, aşağıdaki kalabalığa bakıyordu. "Ben yüksek ses ve eğlenceli ortamlardan pek rahatsız olmam."
"Ben olurum."
"Niye gece kulübünüz var ki o zaman? Üstelik Fethiye'nin en ünlü gece kulübü size ait. Tezat bir durum."
"Çok para var bu işte."
"Anladım," derken tekrar aşağı baktım. "Helga da zamanında burada direk dansı yapıyormuş. Ne oldu da yanınıza aldınız?"
"Ne o?" dediğinde önce anlamadım. "Kıskandın mı?"
Şaşkınlıkla ona tekrar omzumun üzerinden baktım. Bayık bayık aşağı izliyordu. İnsanlardan ve gürültüden nefret eden bir adamın insanlardan ve gürültüden oluşan bir dünyası vardı.
"Karımsın artık sonuçta," dediğinde hala şaşkın şaşkın onu izliyordum. Sonunda yavaşça sırıttı ve gözlerini bana çevirdi. "Kıskandıysan kovabilirim onu."
"Siz ve şakalarınız hiç komik değil ve hiçbir zaman da komik bir şaka yapamayacaksınız," dedim gözlerimi kısarak. "Asla sempatik olmuyorsunuz şaka yaptığınız zamanlarda."
"Şaka yapmadığım zamanlarda?" dedi sırıtarak tekrar aşağı bakarken. "O zamanlarda sempatik mi oluyorum yani?"
Yüzümü ekşittim ve yanından ayrılıp koridorun sonuna adımlamaya başladım. "Sana okkalı bir küfür ederdim de kulakların iyi duyuyor, sen dua et Trafo," diye mırıldandım. Kapının dibindeki güvenlik benim ona adımlamamla yana kaydı ve kapıyı açtı. İçeri geçtim.
Gözlerime ilk Guernica tablosu çarptı. Devasa. İçindeki gizli bölmede belki de milyonlarca dolar vardı. Çanta çanta dizili; kurbanlarını bekliyordu. İçeride bir başka güvenlik bekliyordu.
Yanda gördüğüm kadın ile duraksadım. Tufan'a döndüm.
Tufan içeri girdiği gibi masasına yöneldi. Saatine baktı. "Evet?" dedi yerine otururken. "Var mı Bekir'in bir problemi?"
"Aşılarını yaptım patron," dedi kız ellerindeki eldivenleri çıkartıp. "Şuruplarını da içirdim. Bekir'imiz gayet sağlıklı."
"İyi," dedi ve önüne kağıtları çekti. "Sincaplar?"
"Onlara da bolca vitamin verdim. Bekir bu akşam bir tane yiyebilir. Protein ağırlıklı bir beslenme hazırladım sincaplara. Bekir'in mineralleri için ayrı bir yemek listesi oluşturdum. Sağlıklı sincaplar sağlıklı Bekir demek."
Tufan başını kıza kaldırdı. Ağzı hafif aralık kaldı. "Var mı başka bir şey?"
"Hayır patron," dedi kız kibarca. "İki hafta sonra gelip tekrar kontrol ederim. Şu an her şey yolunda."
"Çıkabilirsin," dedi ve tekrar kağıtlara indi.
Kız odadan çıkarken Çetin içeri girdi. "Vay vay," dedi sırıtarak. "Veteriner hanım da buradaymış. Nasılsınız? Benim gibi bir gorili de muayene etmek ister miydiniz?"
Kız sırıtarak ilerlerken Çetin peşine takıldı. "Ela Hanım! Bir dursanıza! Bana da aşı yapın! Havlayayım mı?"
Odadan çıkacakken durup hızla bize döndü. Tufan şaşkınlıkla Çetin'e bakıyordu.
"Oğlum sen niye liseli abazalar gibi karı peşinde koşuyorsun?" diye sorduğunda Çetin hızla ellerini önünde birleştirip boğazını temizledi.
"Özür dilerim patronum. Şaka maksatlı laf attım."
"Atma bir daha," dedi ve kağıtları bırakıp geriye yaslandı. "Güncelle beni."
"Hemen," dedi Çetin ve boğazını temizledi. "Bu akşam borç istemeye biri gelecek. Oldukça zengin ve varlıklı."
"Zengin ve varlıklıysa niye borç alıyor?" dediğimde Çetin bir an durup bana baktı.
"Yani ödeyebilecek potansiyelde Nergis Hanım," dedi. Başımı onaylar salladım ve geriye yaslandım.
"Kimlerden?"
"Marmaris'teki bir otelin sahibi," derken gözleri kısıldı. "Viktor ile bir bağlantı bulamadım. Ama şüphelerim var."
"Tamam çık," dedi ve bir an duraksadı. "Dövmeci?"
"Geldi. Aşağıda bekliyor. Yalnız biraz tırstı bizim ortamdan. Sürekli, abi bu mekan biraz mafyamsı duruyor, aniden silahla taramazlar bizi değil mi? diye soruyormuş güvenliklere."
"İyi getir," dedi Tufan ayaklanırken. Bekir'in yanına doğru adımladı. "En sevdiğim. Korkak herifler."
"İnsanların korkması ile nasıl zevk alabilirsiniz ki?" diye sorduğumda Bekir'in dibine varmış, onu izliyordu.
"Salak insanlar gördükçe kendime olan hayranlığım artıyor." Kafesin dibindeki eldiveni aldı. Durup bana döndü.
"Sevmek istemem," dedim hızla. "Sevmeyeceğim sincap falan. Sağ olun."
"Yok onu değil," derken eldiveni bana uzattı. "Beslemek istemez misin?"
"Neyi?"
"Oğlumuzu," dedi sırıtırken. "Bekir'in cici annesi oldun ya artık."
Yüzümü ekşitip onu taklit ettiğim sırada Çetin bir oğlanı peşine takarak içeri girmişti. "Burası da bizim fakirhane," dedi gülerek. Çocuğun elinde büyük bir çanta vardı. Etrafa merakla ama korkuyla bakıyordu. Tufan bu sırada Bekir için bir sincap seçiyordu.
"Sen şimdi koskoca patronun eşine dövme yapacaksın. Yanlışlıkla tek bir milim yana kaydır, yüce ulu patronumuz senin o dövme makinen ile gözlerini yuvalarından oyar, tamam mı koçum?" diye fısıldadı Çetin.
Çocuk, "Anlamadım abi?" dediğinde Çetin hızla ellerini kaldırdı.
"La la la!" dedi fısıldayarak. "Burası Tufan Ali Uluhan'ın cehennemi! Burada dövmeciler bile bazen döverek öldürülmeli!"
Tufan'ın, "Siktir git çık dışarı," demesi ile Çetin hızla yüzü bize dönük bir şekilde geri geri odadan çıktı. Çıkarken gülümseyerek başıyla bana selam verdi.
"Alışıyorsun bir süre sonra," dedim ayaklanırken. Bunu dememle Tufan elindeki sincap ile durup bana baktı. Dövmeci çocuğa adımladım ve elimi uzattım. "Canımı acıtmazsın değil mi?"
"Elim gerçekten çok hafiftir efendim," dedi telaşla elimi sıkarken. Arkamı döndüm ve elbisenin dekoltesini gösterdim.
"Ben ilk kez yaptıracağım için çok korkuyorum. Upuzun bir yılan olacak."
Tufan sincabı tekrar kafesine bırakıp tamamen bana döndüğünde ben saçlarımı bir omzumda toplayıp derin bir nefes verdim. "Ne kadar sürer?"
"İstediğiniz model tek seansta hallolur aslında ama acıyabilir. Gölgelendirmeleri bir başka gün yapalım derim ben. Aksi halde teniniz zarar görür."
"Birader sen sohbete mi geldin iş yapmaya mı?" sorusu ile aynı anda Tufan'a döndük. Oğlan hızla çantasını açtı.
"Buyurun siz geçin oturun," dedi kekeleyerek. Etrafa baktım.
"Nereye oturacağım ki? Koltuklar kocaman. Sırtım size dönük oturabileceğim bir yer yok."
"Yüz üstü uzanın diyeceğim ama," derken sesi soldu ve Tufan'a döndü. "Ne yapalım efendim?"
"Nergis geç benim masama otur," dediğinde bunun bir an önce bitmesini ister gibi masaya çıktım ve bacaklarımı aşağı uzattım. Önümdeki camda aşağıdaki gece kulübünün boydan boya manzarası vardı.
Masanın arkasında duran dövmeci eldiven giyerek sırtıma bir jel sürdü. "Önce taslağımızı yerleştireceğiz. Sonra başlayacağım."
Soğuk jel sırtımdan belime doğru kayarken ürperdim. Tam o sırada Tufan masanın kenarına dayanıp dövmeciye öyle bir baktı ki çocuk hızla duraksadı.
"Ters takmışsın eldiveni. Salak herif," dedi Tufan. Oğlan hızla eldivenlerini çıkarttı ve bir yenisini giydi.
"Daha eldiven giyemeyen elemana dövme yaptırmak pek mantıklı gelmedi bana şimdi," diye mırıldandı.
"Anlık kork-" Hemen düzeltti kendini. "Anlık heyecandan oldu efendim." Masaya bir dosya bıraktı. "Yaptığım işler burada. Sizi asla hayal kırıklığına uğratm-"
"Fazla konuşmaktan hep," diye kesti Tufan. "Çizgiyi düzgün çek yoksa ben sana bir silah çekerim."
Oğlan arkamdan başını eğdi. Sırtıma doğru kağıdı yerleştirirken göz ucuyla camdaki yansımama baktım. Tufan kollarını göğsünde kavuşturmuş, öylece izliyordu. Bakışları her hareketinde dövmecinin bileğine iniyordu sanki. "Yanlış yaparsan elini kırarım," der gibi.
"Yılanın başını nereye koyacağız?" diye sordu dövmeci. Sesi titriyordu. "Aşağı kısımda mı olsun yukarı kısımda mı?"
Tufan ellerini ceplerine soktu, arkama yaklaştı. O kadar yakındı ki nefesini ense kökümde hissettim. "Yılanın kafası neden kızın belinde olsun? Sen geri zekalı mısın oğlum?" dedi sakin ama tehdit gibi bir tonla. Parmağıyla sırtıma dokundu. Huylandım.
"Burada başı olsun. Ben ona bakınca o da bana doğru baksın. Gözlerime bakıyor gibi hissettirsin."
Oğlan başını salladı, kağıdı yerleştirmeye çalıştı ama elleri o kadar titriyordu ki jel bir damla belimden aşağı süzüldü ve iç çamaşırıma kadar aktı. Ürperdim.
Tufan hafifçe eğilip kulağıma konuşur gibi mırıldandı. "Neden oran buran oynuyor küçük şeytan? Üşüdün mü yoksa bu herifin eli yanlış yerlerde mi dolandı?"
"Sadece gerginim," dedim uyarır gibi ama sesim sanki bana ait değildi.
Dövmeci boğazını temizledi. "Şey... Taslağı bastıktan sonra iğneye geçeceğim."
Oğlan iğneyi hazırlarken kulaklarım uğuldadı. O ince vızıltı başladı, sanki odadaki tek ses oydu. İğne ilk defa tenime değdiğinde refleksle nefesimi tuttum. Acı değildi ama çok yabancıydı.
"Acıyor mu?" dedi Tufan. Masanın diğer tarafına geçerek yüzümü görebileceği açıya geldi.
"Biraz," dedim, gözlerim yarı kapalı.
"Daha başındayız," dedi dövmeci.
"Bir daha araya girersen senin ağzına silah sokarım mermiyi götünden çıkartırım," dedi Tufan yavaşça. Hemen sonra bana baktı. "Kusura bakma küfür için."
Oğlan neredeyse duraksadı. İğneyi kaldırmadan, tek elle alnındaki teri sildi. "Şey," dedi titrek sesle. "Sustum efendim."
O an başımı Tufan'a çevirdim. Dövmeyi değil de oğlanı izliyordu. Gözleri sırtıma kaydığında bir an parıltı yakaladım onda. Sanki eseri ile gurur duyar gibi.
Çetin odaya girdi. "Başladınız mı?" dedi heyecanla. "Patronum, güzel yapıyor mu bu kamil?" Eğilip gözlerini kıstı. "Bakayım." Ellerini birbirine vurdu. "Bu aynı Bekir olmuş len!"
Başım öne eğik, sırtıma dokunan iğneyi hissettiğim sırada Tufan'ın cümlesi ile ona döndüm. Dibimde dikiliyordu. Elleri ceplerindeydi. Takım elbisesinin ceketini yana bıraktığı için siyah gömleğinin bedenini sarmasına gözüm çarptı.
"Kaç yaşındasın sen?" diye sordu, arkamda dövme yapan çocuğa bakıp.
"Yirmi yaşındayım efendim," diye ses geldi arkamdan. Tufan çocuğu dikkatle izliyordu. Dövmeyi değil de onu seyreder gibiydi. Ya da ona kilitli gibi.
"Şuna bak amına koyayım," diye söylendi. "Heriften yaşlı dövmem var. Gelmiş bana sik kadar boyuyla ukalalık taslıyor," dediğinde çocuk bir an makineyi kapatıp ona döndü. Oda sessizleşti.
"Estağfurullah efendim," dedi çocuk şaşkınlıkla. "Ben bilmişlik taslamak istemedim. Öyle anlaşıldıysam özür dilerim."
"Öyle anlaşıldın," dedi Tufan.
"Özür dilerim efendim," dedi ne yapacağını bilemeyerek. Çetin'e baktı. "Abi, gideyim mi ben?"
"Ona ne soruyorsun?" dedi Tufan. Sanki çocuk ne dese araya girmek ister gibi. "Ben buradayken üstelik."
Çocuk ne yapacağını bilemedi. Ben ise şaşkınlıkla biraz daha onlara döndüm. "Hani çocuğu lafa tutmasanız da dövmeyi bitirse mi artık?" dediğimde Tufan'ın gözleri çocuktan çekildi. Kısaca bana baktı.
"Kötü yapıyor ama."
"Ben gördüm yaptığı dövmeleri," dedim başım olumlu sallanırken. Çocuğun masaya bıraktığı dosyayı elime aldım. "Çok yetenekli aslında."
Gülümsedi. "Öyle mi?"
"Evet," derken tekrar önüme döndüm. "Bitirir misiniz artık? Gerçekten sıkıldım."
"Şey..." dedi çocuk şaşkınlıkla. "Ne yapacağım şimdi? Devam edeyim mi?"
Çetin gergin bir şekilde güldü. "Korkma korkma," dedi hızla birkaç adım ileri atlayıp. "Patronun mizacı böyle. Sen güzelce yap Nergis Hanım'ın dövmesini bize kafi. Tamam mı aslan parçası? Hadi bakalım."
"Pekala," dedi oğlan ve tekrar makineyi çalıştırdı.
"Senin getireceğin elemanı sikeyim," diye mırıldandı Tufan. Gözleri çocuktaydı.
Çetin de çocuğu izliyordu. "Patronum bu çocuk alanında en iyisi. Baksana şimdiden sanatıyla ortamı coşturmuş. Resmen ben bacımın sırtına baksam bunun Bekir olduğunu anlarım."
Tufan mırıldandı. "Coşturacağım ben onu. Az kaldı."
Aşağıdaki insanlara baktım bir süre. Tufan ve Çetin'in sesleri de kesilmişti. Yansımada onları göremedim.
İğnenin sesi hala kulağımda uğulduyordu ama bir süre sonra tuhaf bir şey fark ettim. Dokunuşlar değişmişti. Az önceki tedirgin ve temkinli titreşim yerini daha kararlı, daha sert, ama aynı zamanda acıya dönüştürmeyen bir baskıya bırakmıştı.
"Gittiler sanırım odadan," dedim başım yere eğik bir şekilde. "Sen de daha rahat yapmaya başladın. Az önceki kadar da acımıyor."
Cevap gelmediğinde camdaki yansımaya baktım. Dövmeci hala oradaydı ama odanın en köşesindeki duvara yaslanmış, elleri boştu.
İğneyi tutan Tufan'dı.
Gözlerim büyüdü. "Tufan Bey?" dedim bağırır gibi. "Arkamdaki siz misiniz?"
"Sus," dedi. Sesi öyle sakindi ki sanki bu anı önceden planlamış gibi. "O geri zekalı herif dövmeyi mahvedecekti."
Hızla önüme döndüm. Şaşkınlıkla yere doğru baktım. "İyi de siz dövme yapmayı biliyor muydunuz ki?"
"Kıpırdanıp durma," dedi yavaşça. Sonra sessizce güldü. "Sana bir şey itiraf edeyim mi küçük şeytan? Benim bir şeyleri bilmediğimi sanman çok hoşuma gidiyor. Çünkü yapabildiğim anda yüzünde oluşan o şaşkın hayal kırıklığı çok keyif verici."
Belimde gezinen iğne acıtmaktan çok sinirlerime dokunmaya başladı. Nefesim hızlandı. Dövmeci ise kenarda sanki sınıfta azarlanmış bir öğrenci gibi duruyordu.
"Bakın sırtımı mahvetmeyin sakın," dedim ama sesim cılız çıktı.
"Sırtını gören ben olacağım. Mahvetsem bile sen görmeyeceksin."
"Ya ben o dövmeye bir bakabilir miyim?" dedim öne doğru hareket ederken. Bir anda belimden tutup hareket etmemi durdurdu.
"Kızım oynaşma demedim mi ben?" dedi ve masada tek eliyle beni tekrar kendine doğru yavaşça çekti. "Çok güzel yapıyorum," dedi fısıltıyla. Sesi odaklı çıktı. "Nergis sana yemin ederim çok kıyak oldu."
Makineyi kapatıp geri çekildi. Birkaç saniye sırtımı inceledi. "Birader bir adam her konuda nasıl böyle yetenekli olabilir ki amına koyayım?" dedi kendi kendine. Çetin ise hayranlıkla sırtıma bakıyordu.
"Patronum siz yemin ederim gördüğüm en marifetli tefecisiniz," dedi heyecanla. "Bayıldım!"
"Tamam şımarma sen de," dedi Tufan ona dönerken. "Çık git hadi. Al şu piçi de."
"Gel len zırtapoz!" dedi Çetin, dövmeci çocuğu da alıp çıkarken. Çocuk telaşla çantayı toparladı ve birkaç kez selam verip hızla odadan çıktı.
Tufan masanın kenarındaki küçük kavanozu aldı. Kapağını açtığında keskin ama ferahlatıcı bir koku yayıldı. "Eğil biraz," dedi.
"Bitmedi mi hala?"
"Bitirdiğim işi koruyorum," diye karşılık verdi. Parmaklarının ucuna aldığı soğuk kremi sırtıma sürdüğünde tenim ürperdi. Önce dövmenin çizgilerini nazikçe takip etti, sonra parmakları yavaşça belime doğru indi.
"Soğuk," dedim fısıltıyla.
"Hızlı iyileşsin diye," dedi ama sesindeki ton bambaşkaydı. "Görmek istemiyor musun dövmeni?"
Parmakları kremi sürdükçe daha yavaş hareket etmeye başladı. Neredeyse masaj yapar gibi. Her dokunuşta hem yanmayı hafifletiyor hem de başka bir ısı yayıyordu içime. Camdaki yansımamızda onun bana odaklanmış bakışlarını gördüm.
"Patron," dedim, ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
"Evet, küçük şeytan?" dedi sakin bir şekilde.
Krem bitip de parmakları sırtımdan çekildiğinde, sanki o dokunuşun eksikliği birden üzerime çöktü. Buzullara atıldım hissettim.
Telefonum çaldığında hızla çantama atıldım ve telefonu çıkarttım. Sena görüntülü arıyordu. Telaşla açtım.
"Ablacığım!" dedim nefes nefese. Neden oldu bilmiyordum ama belim hala onun parmaklarının bıraktığı iz yüzünden kasılıyordu.
"Tufan abim Roza ile konuştu mu acaba?" dedi Sena karşıdan. Tabletinden arıyordu beni. Yanda birkaç oyuncak yapboz vardı. Muhtemelen oyun oynamaktan sıkılmıştı.
"Konuştum," dedi Tufan telefonu elimden çekip alırken.
"Gerçekten mi?" dedi Sena heyecanla. "Neredeymiş? Beni neden aramadı ki hiç!"
"Çünkü artık seninle arkadaş olmak istemiyormuş," dediğinde ağzım aralandı. Hızla telefonu elinden çekip aldım. Sena şaşkın şaşkın ekrana bakıyordu.
"Abla?" dedi alt dudağı büzülürken. "Neden benimle arkadaş olmak istemiyor ki Roza?"
"Ablacığım Tufan abin şaka yaptı sana," dedim ama nefesim yetmedi. Dehşetle Tufan'a baktığımda oldukça sakindi.
"Üzgünüm Sena," dedi telefonu tekrar elimden alırken. "Yeni arkadaşlar ara kendine. Roza artık seni sevmiyor."
Sena'nın yüzüne kapattığında gözlerim kanlandı. Sena, kendi gibi sabi duygularla aradı beni. Şimdi Tufan'ın sözleri ile neye uğradığını şaşırdı. Hızla masadan indim ve onun koluna sertçe vurdum.
Ona vurmamla odanın içindeki güvenlik hızla silahına sarıldı. Tufan elini ona kaldırdı, avcunun içini tuttu. "Sakın," dedi. Bu hareket ile güvenlik silahını tekrar beline sardı.
"Ruh hastası mısın sen?" dedim hırs dolu. "Manyak mısın sen! Ne diye çocuğa böyle konuşuyorsun? Deli misin sen!"
"Ben ona çok önemli bir duygu öğrettim," dedi ve masasına oturup viski şişesini eline aldı. Bir bardağa doldurdu. "Nefret duygusu."
Yaptığı vicdansızlık ruhumu emdi. Sinirden kendime bile vurmak istedim.
"Küçücük, kanserle savaşan bir çocuktan bahsediyoruz!" diye çığlık attım. Bu sırada elindeki viski ile ayaklandı ve Bekir'in kafesine doğru adımladı.
"Ne diye nefret duygusunu öğrensin ki! Hasta mısın sen be!"
Bekir'in kafesine parmakları dokundu. "Nefret etmeseydi çok daha pislik bir duyguyla savaşacaktı."
"Ne diyorsun sen?" dedim ker bela.
"Hangi duygu o biliyor musun?"
Nefes nefese baktım ona. Cevap vermediğimde bana döndü.
"Ölüm korkusu."
Nefesim hafif sakinledi. Yutkundum zar zor. "Ne demek bu?"
"Birkaç saat önce arattım Çetin'lere. Roza dediğiniz şu çocuk," diye yanıt verdi. "Kansere yenilmiş." Bana döndü ama yüzünde duygu ibareleri yoktu.
"Ölmüş."
Neye uğradığımı şaşırdım. Yavaşça yere baktım. Gözlerimden bir anda yaş aktı. Kalbim parçalandı. Elimle boynumu tuttum.
"Temiz hava," dedim ağlamaya başlarken. İstemsiz yüzüm titredi. "Gitmem lazım."
Hızla odadan çıktım ve koşarak merdivenlere adımladım. Ağlamam şiddetlendi.
Roza, bu savaşı kaybeden lösemi çocuklardan bir tanesiydi.
Gözyaşlarım yanaklarımı yakarak akıyordu. Merdivenleri hızla indim, ofisin ağır kapısını itip dışarı çıktım. Neon ışıklar gözlerimi kamaştırdı ama durmadım. Burnuma gelen sigara, alkol ve esrar kokusu bile beni durduramadı.
Adımlarım beni doğrudan Tufan'ın alt kattaki gece kulübünün içine sürükledi. Müzik bir anda bedenimi sardı. Baslar göğsümde patlıyordu. Tepede hiç durmayan ve sürekli parlayıp sönen ışıklar gözlerimi kanatıyordu.
İnsanlar o kadar şık ve zengin duruyordu ki onları iteklerken bir kızın binlerce dolarlık kıyafetine dökülen içki ile daha da şuurumu kaybettim. "Özür dilerim!" dedim bağırarak. Cam zeminin altında dolanan böceklere başımı indirdim. Bir bir kalabalığı yarmaya başladım.
İçeride pencere yoktu. Buna rağmen çok temiz bir hava vardı. Oksijen salındığı için insanların hemen sarhoş olmayıp sürekli içmeleri empoze ediliyordu.
Bara oturup bardağı işaret ettim. "Ver!" diye bağırdım. Ne vereceğini bile söylemedim. Barda takım elbiseli adamlar vardı. Bir tanesi elindeki tekilayı ateşledi. "Bunu ver bana!" diye bağırdım. Müzikten duymaya alışıktı sanırım. Bana doğru eğildi.
"Önce para hanım efendi!" diye bağırdı.
"Tufan'ın karısıyım ben!" diye geri bağırdım. "Kocam o benim! Buranın sahibinin eşinden para mı alacaksın sen!"
Hızla geri adım attı ve korkuyla sağa sola baktı. "Çok özür dilerim ben buranın sahibini hiç görme fırsatı bulamadım," dedi ve telaşla yanan tekilayı bana uzattı. Alıp bir anda başıma diktim ve boş bardağı önüne sürdüm.
"Ver bir daha!"
Yaktı, yine de bitirdim.
Bir tane daha. Bir tane daha. Ve bir tane daha.
Alkol midemde değil kanımda dolaşıyor gibiydi. Hatta sırtımdaki yılan dövmesini bile yakıyordu sanki. İçtikçe başım hafifledi ama içimdeki o ağır taş hala yerindeydi.
Roza'nın utangaç gülüşünü, incecik sesini düşündükçe boğazım düğümlendi. "Çocuktu ya," dedim kendi kendime. "Sadece çocuktu," diye mırıldandım. Gözlerim yine doldu. Sena ile yaşıt bir çocuktu sadece...
Hayalleri olan, okula başlamayı planlayan bir çocuktu. Akranları ile evcilik oynamak isteyen, annesinin makyaj malzemelerini çalıp evde şarkılar söyleyecek bir çocuktu.
Kanser.
Tüm insanlığın en büyük kötülüğüydü belki ama çocukların cehennemiydi. Çocuklar hiç cehenneme gider miydi?
Yan masada kahkahalar atanları, dans edenleri gördüm. Bir anda istemsizce ayağa kalktım. Kalkmamla düşer gibi oldum. Hemen arkamdan biri beni tutup tekrar oturttu. "Ben de güleceğim," dedim etrafı seçemezken. "Gülmezsem deliririm!"
Koku çok tanıdık geldi. Arkamdan ellerini uzatıp beni kollarının arasına aldı. Yavaşça kulağıma doğru fısıldadı. "Ne yapıyorsun Nergis?"
"Sen mi gelsin pis şeytan!" diye bağırdım. Ona dönerken kahkaha attım. "Trrrafo seni! Deccal herif! Git başımdan!"
Gözlerini yavaşça kapattı sanırım. Tam seçemedim. Gülümsemeye çalıştı. "Çalışanlara evlendiğimizi söylemişsin. Sebebi nedir?"
"Beleşe içmek için!" dedim ve onu itekledim. "Çekilir misin arkamdan! Bekir'e dayıyorsun şu an!"
"Bak tüm gece buradayız," dedi yavaşça. "Tüm gece. Senin sarhoş hallerin ile bakıcılık oynayamam. Kalk çık odaya, otur uslu uslu."
"Roza!" diye bağırdım ayaklanmaya çalışırken. "Allah bu kanserin belasını versin!" Bir anda Tufan'ı itekledim. "Çekil be şam şeytanı!"
İnsanların arasına karıştığım sırada artık dengede duramıyordum. Bir an durup gülmeye başladım. Kimse beni görmedi. Ben de kimseyi görmedim. Herkes kendi halindeydi.
Ben de halime yanmaktan bitaptım. Gözüm bir adama kaydı. Tepede dans eden yarı çıplak kadına para saçıyordu. Sonra diğer köşeye baktım. Kırmızı led ışıkların çerçevelediği bir sahnede direk dansı yapıyordu. Müziğin ritmiyle kıvrılıyordu ama bana fazla cilalı geldi. Yanaştım, sahneye çıktım.
Kadın şaşkınlıkla baktı. Güvenlikle bana doğru adımlayacakken duraksadılar. Tufan'ı göremedim, gözlerim seçemedi ama sanırım ne yapacağımı merak eder gibi beni kendimle baş başa bıraktı.
"İn kız aşağı, zilli!" dedim ama cevap yoktu. Kolumla kenara ittirdim.
"Çekil... Çekil bak şimdi!" dedim. Direğe tutundum, dönmeye çalıştım ama ayağım kaydı. İzleyiciden bir kısmı kahkaha attı bir kısmı alkışladı. Toparlanıp saçlarımı savurdum, yere diz çöküp kollarımı iki yana açtım, sanki dünyanın en büyük şovunu yapıyormuşum gibi.
Tam o sırada önümde siyah gölgeler belirdi. Yüzü hem sinirli hem de belli belirsiz eğlenmişti. Yerde ona doğru emekleyerek ilerlemeye başladım.
"Kimsin sen? Kocam seni döver! O koskocaman bir Trafo!" dedim gülerken. "O son kadehi içirmeyecekti işte bana!" Kelimeler ağzımdan yuvarlanarak çıktı.
"Daha kendini ne kadar rezil edeceğini merak ediyorum ama yeterli," derken sağa sola baktı. "İn aşağı."
"Sen kimsin be?" dedim ama cümlelerim hep bozuk bozuk çıktı. "İyi izle beni köpek!" derken doğruldum.
Metal direği göğüslerimin arasına sıkıştırıp yavaşça yere çöktüm.
Kulüpte dans eden kimsenin dikkatini çekmedim. Bir adamla göz göze geldim sadece. Işıklar onun yüzüne vurdukça anladım. Bana, beni ister gibi baktı.
Doğrulduğum sırada direği hiç bırakmadım. Bakışlarım davetkardı. Alkol tenime imza attı.
Direği avcuma alıp etrafında yavaşça döndüm. Ağır ağır. Müziğe ayak uydurdum. Işıklar bana parladı sanki. Hayat güzelleşti. Şehvet bedenimde çoktu. Göz göze geldiğim adamın olduğu yere baktım. Yoktu.
Onu orada görmek isterdim. Çünkü onun olduğu yere baktığımda Tufan'la göz göze geldim. Nasıl oldu anlamadım ama onun yüzünü seçebildim.
Bakışı öyle keskindi ki direğin soğuk metalinden bile daha sert hissettirdi. Gözlerim onun gözlerinden başka hiçbir yere kaymadı.
Yavaşça cebinden bir puro çıkardı. Tekli koltuğa oturdu. Bana dönük bir koltuktu. Bacak bacak üstüne attı, puroyu dudaklarına yerleştirdi. Çakmağın alevi yanak kemiklerini aydınlatırken duman yüzünü yarı yarıya sakladı.
Bir parmağıyla havayı işaret etti. O küçücük hareket, kulübün tamamını susturdu. Ne bağırdı ne öfkelendi ama o hareketi sanki bütün müziği ve gürültüyü susturacak kadar buyurgandı.
Önce barmen elindeki şişeyi tezgaha bırakıp hızla kapıya yöneldi. Ardından garsonlar. Ama dans eden müşteriler olayın tam farkına varamamıştı. Birkaçı gülüp, "Ne oluyor?" dedi.
Güvenlikler hemen içeri dağıldı. "Buyurun beyefendi, çıkış bu tarafta."
Omzuna dokunan iri yarı bir adamın kolunu savuran zengin bir oğlan, "Ne oluyor ya! Biz tonla para verdik buraya kardeşim! Bu saatte mekan mı kapatılır?" diye bağırdı.
"Zorluk çıkarma birader," dedi adam, dışarı kadar eşlik ederken.
Bir başka müşteri, "Burda dans ediyorduk, ne saçmalıyorsunuz!" diye söylendi. Güvenlikler sertçe kollarına girip sürüklerken homurdanmalar, hakaretler, sandalye gıcırtıları kulübü doldurdu.
Bir kadın topuklu ayakkabısını eline alıp kapıya çarptı. Bir adam, "Neyin artistliği bu! Sizi şikayet edeceğim!" diye bağırdı ama kapıdan çıkarıldığı anda sesi kesildi.
Müziğin sesi birden susturuldu. Işıklar loşlaştı. Gidenlerin ayak sesleri yavaş yavaş azaldı. Kapılar kapandığında içeride bir sessizlik çöktü. Sadece klimadan gelen hafif uğultu ve puronun yanış sesi kalmıştı.
Şimdi kulüpte yalnızca ben, direğin soğuk metali ve karşımdaki koltukta oturan Tufan Ali Uluhan vardı. Bakışları hiç üzerimden çekilmedi.
Puroyu küllüğe bastırırken sırtını iyice geriye doğru yasladı. Bir ışık sadece benim olduğum sahnenin tepesinde yandı. Sesini neredeyse fısıltıya indirdi.
"Sendeyim Nergis," dedi. Dudaklarım aralandı ama ne diyeceğimi bilemedim. Salonun boşluğunda kendi nefesim bile yankılandı. Başı hafif yana eğildi ve gülümsedi. Devam etti. "Ve işin daha acısı, sen de bundan sonra sadece bendesin."