Ceylin Petrikor

20. BÖLÜM : HERR MANNELIG

Bölüm 20 / 22

20. BÖLÜM : HERR MANNELIG

Maske altındaki yüzler aydınlıkta ortaya çıkardı. Bu yüzler genelde hep bir şeylerden saklanırdı. Ya çirkinlerdi, ya ürkütürlerdi. Ya da sadece kötülerdi.

Çirkin bir kadın olduğumu hiç düşünmedim. Olağanüstü bir güzelliğim de yoktu nitekim. Erkeklerin istediklerini vermekte genelde iyiydim. Onları iyi gözlemlerdim.

Pohpoh, yalakalık ve onlardan bir adım geride durmak... Bunlar, tüm o ataerkil egomanyayı kuvvetlendirirdi. Aslında erkekleri dolandırmak çok basitti. Yollar belliydi. Erkekler düzdü. Hiç engebeleri yoktu.

Tufan'da afallama sebebim tam da bu oldu. Yollarına gizli taşlar örmüştü. Kendi namı gibi bir sel bazen, bu sel ardındaki sert üfüren rüzgar ya da dengeyi şaştıran.

Elini kısacık kaldırması ile on binlerce dolar kazanacağı bir geceyi bitirdi. Oysa ben çok iyi bilirdim, Tufan parayı çok severdi.

Bana kalırsa gece kulübünü boşaltma emri verirken aslında bana hiç de öfkelenmedi; aksine bana gücünü ve gücünün yapabileceklerini göstermek istedi.

"Neler oluyor? Bunu neden yaptınız?" diye sordum ve hemen ardından nefesimi tuttum, boğazıma ip dolanmış gibi.

Cevaplamadığı için öylece kalakaldım. Direğin soğukluğu parmaklarımdayken dizlerimdeki titreme kalbimin ritmiyle yarıştı. Bir ara nefesimi tuttuğumu fark edince boğazımdan istemsiz bir hırıltı çıkmıştı.

Tufan mezarlıkları anımsatan sessiz bakışları ile dans etmemi bekliyordu. Karanlıkta simsiyah parlayan iblis gözleri, parmaklarının arasında tuttuğu taze yanmış aromalı purosunun ince dumanı. Bir adam sadece oturarak bu kadar yer kaplamamalıydı ama o kaplıyordu. Bütün salonu doldurmuş gibiydi.

"Canım böyle yapmak istedi," dedi. Sesi ağır, sakin ama altında başka bir şey vardı. Pekala tahmin ettiğim gibiydi, bu onun güç gösterisiydi.

Yutkundum. Dilim damağıma yapıştı. Bir an gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Nefret ediyordum ondan. Gerçekten ediyordum. Üst üste sert alkoller içmiş olsam da hatırlıyordum işte her şeyi. Bana yaşattıklarını, söylediklerini, az önce odada döktüğü zehri, sırtıma mezara götüreceğim bir yılan dövmesi yapmasını, Roza'nın ölümünü söylerken hiç üzülmeyişini. Hepsini.

Kalbim bundan mütevellit çok sert çarptı belki. "Tufan?"

Şaştım. Direğe tutundum düşmemek için. Alkolden dengede durmak zorlaştı iyice.

"Nergis?"

"Dans eden insanları niye kovdunuz? Yoksa siz manyak mısınız?" diye sordum, kelimelerim çatallandı. Cümlelerim yayvan çıktı. Alkollüyken ona söyleyebildiğim her şeyi söylemek istedim. En kötü sarhoşluğuma verirdi.

Tufan puroyu küllüğe bastırıp yavaşça arkasına yaslandı. Koltuğun derisi gövdesinin hareketiyle gıcırdadı. "Alkollü olman benimle bu şekilde konuşabilme hakkı mı verdi sana?" İblis gözleri daha da koyulaştı. "Bak kızım seni son kez uyarıyorum. Bir daha kiminle konuştuğunu unutursan Viktor, o, bu, şu sikimde olmaz, yemin ederim öldürürüm seni."

"Sen benimsin ne demek?" derken aynı sarhoş ve inişli çıkışlı tonla tekrar ettim. Korkmam lazımdı ama korktuğumu belli etmemem de lazımdı. Sesim yükseldiği için çıkardığım gürültü boşluğa çarpıp geri döndü. O kadar sessizdi ki kulüp, kendi yankımı duydum.

"Benimsin demedim," dedi ve varla yok sırıttı. Az önceki öfkesi bir an gitti sanki. "Devam etsene."

Kaşlarım çatıldı. "Neye devam edeyim?"

"Devam et şaklabanlığa hadi," dedi ve parmaklarını birleştirip aralık bacaklarının arasına ellerini indirdi. Oturuşu film izler gibiydi. Kaşları ile beni bana gösterdi. "Biraz daha rezil ol bana. Bekliyorum."

Yumruğumu sıktım. Nefret sıcağı avcumu yaktı. "Senin için mi yapıyorum ben tüm bunları sanıyorsun sen?" derken direğe tutundum yoksa düşecektim. "Sen benim hayatımı mahvettin. Benim kardeşim şimdiye belki iyileşmişti. Seni öldürmek istiyorum Tufan Bey. Sana küfretmek istiyorum Tufan Bey." İfadem çok çalakalandı ama sarhoşluktan uyuşmuştu yüzüm. "Senden nefret ediyorum Tufan Bey."

Gülümsemesi soldu. Zaten çok da yoktu. Bir süre yüzümü inceledi. O inceledikçe benim tenimi sanki bıçaklar kesti.

"Hala nefes aldığına şükretmen gerektiğinin farkında değilsin." Ağzı aralık, anlık kaşlarını kaldırdı. "Hadi et bakayım bir küfür bana. Ben de duyayım o küfrü."

"İster ederim ister etmem! Sana mı soracağım?" Bir adım geri çekildim. Direği bıraktım ama parmaklarım hala metalin soğukluğunu hissediyordu. Buna eş zamanlı vücudum yanıyordu. "Ne istiyorsun benden?" diye fısıldadım.

Eliyle yanı başındaki boş koltuğu işaret etti. "Gel bakalım yanıma."

Aklımın içi hayır diye haykırsa da ihanet eden bacaklarım yavaşça hareket etti. Adımlarımın sesi kulübün boşluğunda yankılandı. Yere düşmemek için çırpındım. Yer altımdan kayıyordu sanki. Tökezleyerek bir bir merdivenleri inip yanına adımladım ve yavaşça koltuğa oturdum.

Koltuğa oturduğumda bacaklarım titriyordu. Aşırı alkolden ya da Tufan'dan. Ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırdım ki belli olmasın. Tufan sönen puronun ucunu ateşledi. Duman yüzünü yarı yarıya gizledi.

"Unutuyorsun her seferinde," dediğinde başımı çevirdim, gözlerine bakamadım. Onun yüzüne bu denli yakından baktığımda alkolün de etkisiyle iyice korkardım.

"Neyi unutuyorum?" derken yüzümü ekşittim. "Tamam kardeşimi sen tedavi ettiriyorsun. Tamam en usta şoför sensin. Tamam Muğla'nın mafyası sensin. En zengin de sensin... Hiçbirini unutmadım."

Kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu. "Başka bir şeyi daha unutmuşsun."

"Ne?" derken gözlerimi belerttim. "Kendini övme saatin mi?" Elimle sağa sola tutundum. "Vaziyet alın! Herkes sussun! Tufan Ali Uluhan asssla komik olmayan bir şaka yapacak! Gülüyor gibi yapın yoksa topuklarınıza sıkar!"

"Sana ne içirdiler bunlar acaba?" Sessizlik kadar ağır bir tonla mırıldandığı sırada onun taklidini yapıp geriye doğru yaslandım.

"Söylesene neyi unuttum ben? Alo!" derken güldüm. "Ya konuşsana be adam sen ne yavaşsın ya? Mıy mıy ruhumu sömürdü senin bu yavaş hareketlerin," diyerek yüzüme elimle hava çarptım. "Yemin ederim fenalık geldi."

"Benden nefret ettiğini söyledin ya. Ben de nefret ediyorum." Ses tonu küf tutmuş gibi ölüydü.

Durup bir an sırıttım. Sonra kahkaha attım. "Nolur benden nefret etme Tufan Bey," dedim gülerken. "Ya adam! Sen kendini bile sevemiyorsun zaten. Başkalarını nasıl seveceksin ki?"

"Bir kadın hiçbir zaman mı sempatik olmaz? Ne alkollü ne ayıkken," derken kaş çattı Tufan. Bense onunla bir kaş çatıp alt dudağımı büzdüm. Onu taklit ediyordum sürekli. "Sen değil," dediğinde anlamadım. "Siz diyeceksin. Sen diye hitap etme bir daha bana."

Ona kısık gözlerle bakarken gözlerim masaya çarptı. Bir sigara paketi gördüğümde aldım ve ateşledim. Geriye yaslanıp dumanı yana doğru üfledim.

"Bence siz Meltem'e aşıktınız," dediğimde bir süre gözlerimin inine doğru baktı. Dediğim şeyi ya anlamadı ya da neden böyle bir çıkarımda bulunduğumu çözmeye çalıştı.

"Hayatımda bundan daha sikik bir şey hiç duymadım," dedi yavaşça. "Bunu sana düşündüren nedir?"

Boğazım kurudu ama bakışlarımı çekmedim. İstemsiz titreyen dudaklarımı araladım. "Eğer öyle değilse bana neden bu kadar iyi davranıyorsunuz?" Omuz silktim. Gece kulübünün ortasında baş başa oturuyorduk ve hiçbir şey olmamış gibi sohbet ediyorduk.

"Araba kapılarımı açıyorsunuz, kardeşimi en iyi doktorla tedavi ettiriyorsunuz, üşüdüğümde ceketinizi veriyorsunuz. Bekir'in dövmesi canımı acıtmasın diye bir ton takla attınız."

Dinledikçe dudakları yukarı kıvrıldı ama bir şey demedi.

"Şimdi ben ne anlamalıyım? Meltem'e değil de bana mı tüm bunlar? Bunu mu anlamalıyım?" diye sordum.

Dudaklarını birbirine bastırdı gülmemek için. Ama sonra dayanamadı, kahkaha attı. Çok soğuk, ama çok kısık. İçtendi yine de. O güldükçe ben de güldüm. Sarhoş olmanın verdiği cesaret emareleri ile yaptım bunu.

"Ah küçük şeytan," dedi dudaklarını yalarken. Sanırım dediklerimle çok eğlendi. Devam etti. "Meltem'i isteseydim zamanında çoktan alırdım." Sesi buzlaştı. "Ama ben onun gibi ucuz kenar mahalle orospularıyla ilgilenmiyorum. Hiç de ilgilenmedim."

Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarım titredi ama geri adım atmadım. "Peki ya ben?" dedim neredeyse fısıldayarak.

Bakışları sertleşti, "Sana gelince," dedi.

Derin bir nefes aldı, gözleri karanlık bir oyuk gibi üzerime indi. "Sen elini tuttuğum düşmandan farksızsın. Yakıp geç diye buradasın ama o yangının ortasında beni de yakmadan var olman imkansız."

"Pardon kafam taşşşak gibi de... Dediklerinizi anlamıyorum. Yani edebiyat yapmazsanız sevinirim," dedim alkol nedeniyle sesim kırık çıkarken.

Güldü. İçten değil bu kez, daha da gaddarca. "Kafan ayıkken çok anlıyorsun sanki," diye mırıldandı.

"Ne?"

"Diyorum ki ben seni iyi olduğum için korumuyorum. Seni kötü olduğum için bırakmıyorum. Sen Meltem rolünde bir maskeli olabilirsin. Bu durumdan şikayetçi de olabilirsin. Fakat ben de Meltem'in kocası rolünde bir maskeliyim. Ve ben de olduğumuz bu durumdan memnun değilim."

"Eşit miyiz o halde?" diye sordum. Kulübün kapıları hala hiç açılmadı. İçeride sadece biz vardık. Saat kaçtı bilmiyordum, zamanın akışı bile durmuş gibiydi.

"Değiliz," dediği sırada sigaradan bir duman daha içtim. "Çünkü benim hırslarım senin çaresizliklerinden daha güçlü." Duraksadı. "Senin o küçük beynin bunu da anlamaz şimdi. Daha açık söyleyeyim. Ben Viktor'u öldürmek için, tamamen keyfi tutuyorum seni. Sense zavallı bir şekilde kardeşin nefes alabilsin diye yanımdasın."

Nefesim kesildi. Bir şey söylemek istedim ama dudaklarım kıpırdamadı. Sadece dumanı izledim. "Anlaşıldı mı?" diye sorduğu sırada gözlerimi ona çıkarttım.

"Sonuç olarak ikimiz de maske takıyoruz ama," deyiverdim.

"Sen maskenin ardına saklanırsın," dedi ayaklanırken. Purosunu küllüğe ezdi. "Ben maskemi kullanırım. Senin masken seni korur, benimki avımı korkutur."

Başımı ona kaldırdım. Bir şey diyecektim ama gözlerindeki karanlık beni susturdu.

"Biraz burada dur ve söylediklerimi düşün. Gelip alırım seni iki üç saate."

"Ne yapacağım burada tek başıma?" dedim şaşkınlıkla sağa sola bakıp. "Koskoca gece kulübünde bir başıma?"

Arkasını dönüp çıktığı sırada hızla sigarayı küllüğe bıraktım ve ayaklandım. "Bekle!" dedim bağırarak. "Ben de geliyorum!"

Kulüpten hiddetle çıktığımda yüzüme sertçe Fethiye soğuğu çarptı. Tufan durup güvenliklerle bir bana döndü. Etrafa bakıp gülümsedi ve elini uzattı. "Çıkma demedim mi ben sana?"

O elimi, ben nefesimi tuttum. Teni soğuktu, güçlüydü. Ayağa kalktığımdan beridir dizlerim hala titriyordu.

"Korkarım orada tek başıma," dedim. Ker bela elimden tutarak ofisine doğru adımlamaya başladı. Elini sıkıca tutuyordum. Girişteki kalabalık insan kümesi gitmişti. Sadece güvenlikler vardı. Başımı çevirip geriye, büyük ve ışıklı binanın tepesine baktım. İki büyük neon figürlü yılanın tam ortasındaki o yazı.

Deluge Night Club

Gece dışarıda kapkara bir örtüydü. Muğla ışıkları bile neonların berisinde kalmıştı. Yolun yarısında öyle yoruldum ki duraksadım.

"Hadi Nergis," dedi bana dönüp gülümserken ama ellerimizi ayırmadı. "Hadi bak yemin ederim seni çok kötü yapacağım. Çok sınırdayım."

"Yoruldum," derken onun koluna tutunup topuklu ayakkabılarımı çıkarttım.

"Ne yapıyorsun?" dedi yüzündeki sahte gülümseme ile. "Müşterilerim var sağda solda. Ne yapıyorsun?"

"Oh be!" dedim ve çıplak ayaklarımı asfalta basıp kocaman kıkırdadım. "Bir topuklu ayakkabıları bir de yatmadan sütyenimi çıkarınca böyle rahatlıyorum biliyor musunuz Tufan Bey?" diye bağırdım.

Elimi bıraktı. Önümden ilerlemeye başladı. "Ay dursana! Beni de bekle!" Sağa sola dengem şaşarak koşturdum peşinden. Adımlarım çok minikti ama sık sıktı.

İçeri geçtiği sırada peşinde hala bağırıyordum. "Tufan!" dedim sesim yayvan şekilde. "Trafo! Tufo!"

Sinirden güldüğünü duyduğumda koşarken gülmeye başladım. "Tufo!" dedim gülerken. "Dur ya korkma! Isırmam! Bekir mi sandın beni?"

Kapının önündeki güvenlikler bize şaşkınlıkla bakarken durup bana döndü. "Seni öyle bir öldüresim var ki," dediğinde ona dil çıkarttım.

"Hadi!" dedim omzumu birkaç kez silkip. "Yiyorsa öldür! Hadi hadi hadi!"

Birkaç saniye yüzümü izledi. Nefes verdiğinde göğüs kafesi kalkıp indi. "Git gece kulübünde otur. Ben gelip alırım seni."

"Hayır," dediğim sırada düşecek gibi oldum. Geriye doğru gittiğimi fark ettiğinde kolunu uzattı ve beni kucağına aldı. İki eliyle tutması gerekirken o sadece tek eliyle, bacaklarımdan beni yan bir şekilde yukarı çekmişti.

Kollarımı ona sardığım sırada diğer eli hala sırtımdan tutmadı. Sanırım Bekir dövmesine dokunursa canım acır sandı. Ya da ben yine kendimce anlamlar aradım.

"Tek elinizle beni nasıl böyle yan bir şekilde kucakladınız?" dedim kaşlarımı birkaç kez kaldırırken. Kokusunu tenimde çok güçlü hissettim. "Nesiniz siz? Trafo Man mi?"

"Ne?" derken içeri ilerlemeye başladı. Merdivenleri bir bir çıktı. Yüzünün yan profili oldukça sakindi.

"Süper kahraman işte! Düşmanlarının götüne trafo sokan bir kahraman," dedim sırıtırken. Merdivenleri çıktığı sırada başımı göğsüne yasladım. "Benim de götüme bir şey sokmazsınız inşallah. Gerçi bu aralar pek insani hareketler sergilediniz. Çok şaşırttınız beni."

Cevap vermeden bizi odasına doğru götürmeye devam etti. Sinirliydi ama. "Viktor'un adamları izliyor. Her anımıza bakıyorlar. O yüzden ceketimi verdim sana balıkçıda. O yüzden açtım kapını."

"He he ondan," dedim gülerken. "Tufan ya bir şey soracağım."

"Sus artık," dedi güvenlik kapıyı açtığı sırada. Beni koltuğa oturttuğu gibi gözlerini kısaca kapattı ve derin nefes verdi. "Sus. Bir daha sesini duymak istemiyorum. Sus."

"Peki," dedim esnerken. Koltuğa kıvrıldım ve gözlerimi kapatırken Bekir'in kafesine doğru baktım. Ona yavaşça el salladığımda Tufan baktığım yere baktı. Hemen sonra gözlerim kapandı.

Gözlerimi açtığımda arabanın içindeydim. Kemerim takılıydı. Kapımın kapanma sesini duydum. Önden dolandı. Yerine yerleşip arabayı yola çıkarttı.

Ellerimle gözlerimi ovdum. Asfaltın üzerindeki çizgiler farların ışığında kayıp gidiyordu. Arabada ne müzik vardı ne konuşma, yalnızca klima sesi ve içimdeki kaos.

Camdan dışarı bakıyordum, sessizliği parçalamaya cesaret edemedim. Dudaklarım kurumuştu. Dilim damağımdaydı. Başım ağırlaşmaya başladı. Alkol gözkapaklarımı çekiştiriyordu.

"Ah Nergis," dediğinde gözlerimi kırptım.

"Ha?" dedim şaşkınlıkla ona dönerken. Uyukluyordum. "Hım?"

"Bu gece için çok farklı planlarım vardı," dedi yola bakarken. "Müşteriler seni koltukta öyle uyurken görüp borç almaktan vazgeçti amına koyayım. Sana bir şey yaptım sandılar."

"Daha ne yapacaksınız?" dedim esnerken.

"Hem Viktor'un herifini vuracaktım daha. O iş de patladı. Yemin ederim varlığın zarar."

"Ay ne üzüldüm?" dedim tekrar dışarı bakarken. Esnedim. "Kısa günün karı sırtımdaki Bekir dövmesi oldu bence," derken sonlara doğru sesim iyice kısıldı. "Müzik açar mısınız?"

"Açamam."

"Ben müzik dinlemek istiyorum."

"Ben istemiyorum."

Öne doğru eğildim ve büyük ekrandan bir şeylere dokundum. Beceremeyip geriye yaslandım. Tam uykuya dalacakken bir melodi duyuldu. Önce çok hafif. Sonra sonra netleşti. Radyoda bir kadın sesi. Tanıdık bir ezgi.

"Her Mannelig..." Gözlerimi araladım. Tufan müzik açmıştı. Bu da mı Viktor'un adamları bizi izlediği içindi? Yoksa aklımla mı dalga geçiyordu? Belki de çok gerçekti. Belki de insanlaşıyordu.

Yüzümü ona çevirdim. Sessizce yola bakıyordu. Çalan şarkıyı çok derinlerden tanıyordum. "Bu şarkı radyoda mı çalıyor şu an yoksa sizin bir şarkı listeniz mi var?" diye sordum, sesim uykulu ama meraklı.

Direksiyonu alttan sakince tutuyordu. "Yolda müzik dinlemiyorum. Haliyle özel bir listem yok. Tuşa bastım bu çaldı işte. Çok anlam arama her şeyde."

Gülümsedim ama gülüşüm kırıktı. Mırıldanmaya başladım. Melodiyi önce içimden söyledim, sonra dudaklarımdan fısıltıyla döküldü. "Herr Mannelig, trolofven i mig..."

Yola bakarken kaş çattı. "Hangi dil bu?"

"İsveççe," dedim heyecanla. "Siz bu şarkının hikayesini biliyor musun Tufan Bey?"

Dudaklarında belli belirsiz bir çizgi oluştu. Gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. "Bilmiyorum. Bilmek istiyor muyum peki?"

"Anlatayım yine de. Ben çok seviyorum," dedim heyecanla. Ortamızdaki dev konsola uzandım ve kapağını açtım. Tufan dönüp ne yaptığıma bakarken ben soğuk dolaptan bir su alıp birkaç yudum içtim.

"Çirkin bir kadın," dedim yutkunurken. "Bir dev belki de. Çok yakışıklı bir şövalyeye aşık oluyor. Ona evlenme teklif ediyor. Adam reddediyor. Çünkü aşk o şövalyenin gözüne göre değil. Belki de çirkin devi beğenmiyor..."

Gözlerim doldu, nedenini bilmiyordum. Belki hikayeden, belki geceden, belki alkol, belki Roza. "Sonra ne oluyor biliyor musunuz?" diye sordum ağlamaklı bir şekilde. Sudan biraz daha içtim.

Tufan'ın, "Kadın adamı öldürüp hayatına mı bakıyor?" demesi ile kaş çattım.

"Hayır... Adamı neden öldürsün?" dedim duygular bedenimden akarken.

"Ne bileyim?" diye mırıldandı.

"Kadın yok oluyor. Bir anda kayboluyor. Kimine göre ölüyor kimine göre başka bir dünyaya taşınıyor. Ama asıl olay şu," derken gözlerim kısıldı. Fısıldadım. "O şövalye asla eskisi gibi olmuyor."

"Niye? Şövalye o çirkin karının arkasından pişmanlık mı duymuş?" dedi hafif alayla yola bakarken. Başını kısaca bana çevirdi. "Suyu dikkatli iç, dökme arabanın koltuğuna."

"Pişmanlık duyuyor evet," dedim heyecanla. "Çünkü reddettiği kadın belki de onun kaderiydi."

"Saçma sapan bir hikayesi varmış."

"Çok duygusal bir hikaye," dedim iç çekerken.

"Neden böyle sik sik aşk konularını bu kadar ciddiye alıp ağlıyorsun ki? Kendine acı çektirmek hoşuna mı gidiyor?"

"Hayır, sadece aşkın büyüsü bu. Siz pek anlamazsınız ama kadınlar duygusal varlıklardır."

"Kadınlar şeytandır."

Derin bir sessizlik oldu. Camın dışındaki karanlık, büyük siyah arabaya daha da bastı. İçimde bir şey kıpırdadı. Nefret mi, merak mı, korku mu bilmiyordum.

Başımı cama yasladım. Gözlerim kapanırken mırıldandım. "Ben kimim acaba? Benim de bir Herr Mannelig'im var mı? Şöyle yakışıklı ama beni sevemeyecek kadar korkak..."

Tufan cevap vermedi. Ben de zaten uykuya teslim oldum. Yol kıvrıldıkça farlar karanlığı kesiyordu. Bir ara gözlerimi araladım. Limandaki teknelere gözüm çarptı. Refleksle gülümsedim.

"Ne güzeldi?" dedim gülümserken. "Midye savaşı yapmıştık."

Tufan hafifçe kaşını kaldırdı. "Savaş mı?"

"Evet," dedim kıkırdarken. "Çok eğlenceliydi."

"Ne diyorsun Nergis?"

Güldüm, kahkaha attım. "Ya bu akşamdan bahsetmiyorum. Seneler önce annemin canı midye çekmişti," dedim kıkırdarken. "Hamileydi. Babam da midyeciye götürmüştü gece bizi. Orada savaş yapmıştık."

Cevap vermedi. Sadece arabayı sürdü. Elleri direksiyondayken sessizliği bıçak gibi kesiyordu. İçimden o an şarkı tekrar çaldı. Herr Mannelig. Bu kez daha yüksek. Sanki kaderin kendisi bağırıyordu.

Ya evet ya hayır...

Gözlerimi kapadım. Kelimeler zihnimde yankılandı.

Yüzüme vuran güneşle gözlerimi kırptım. Başımın içi hala gece içtiğim alkolleri vuruyordu. Ağır ve uğultu, Tufan'ın kokusu ve ses tonu. Beyaz tavanı görene kadar her şey bulanıktı. Üzerimde elbisem vardı. Hala çıkartmamıştım. Sırtım hala açıktı. İnce askılar omuzlarımda yamulmuş, sırtımdaki yeni dövme yanıyordu.

Topuklu ayakkabılarımı biri çıkartmış, yatağın dibine koymuştu. Bir an neyi neden yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Alkol, boşluk, çaresizlik. Hepsi birbirine karıştı.

Yanımdaki hafif gövdeye döndüm. Sena. Kıvrılmış, minik burnunu yastığa gömmüş. O kadar küçük ki. O kadar kırılgan ki. Parmaklarım titredi, başını yavaşça okşadım. Eskiden ördüğüm saçları yoktu artık belki ama ben var gibi düşündüm.

"Ben gece nasıl senin yanına geldim ki acaba bal kızım?" diye fısıldadım. Derken kapı tıkırdadı. Hemşireler.

Ellerinde tepsiyle geldiler. Beyaz önlükler içinde iki kadın. Helga ve diğerlerine göre oldukça normal, iş üniforması gibiydi. Belki de bu Sena'nın çevresinde dolandıkları içindi. Gülümsemeye çalışıyorlardı ama yüzlerinde yorgunluk vardı.

"Günaydın Nergis Hanım," dedi biri. Sesi fazla neşeliydi. Belki sahteydi belki içten. "Siz de mi buradaydınız?"

"Günaydın," dedim boğuk sesle. Beni ve ismimi tanımaları beni şaşırttı. Tepsiyi yatağın yanındaki komodine koydular. Kahvaltı için Sena'ya minik peynir dilimleri, haşlanmış yumurta, birkaç dilim salatalık ve ballı süt getirmişlerdi.

Sena uyanırken gözlerini ovaladı. "Abla?" derken sesi uykuluydu.

"Buradayım bebeğim," derken yavaşça başından öptüm.

Hemşireler çıkarken biri fısıldadı. "İlacını yemekten sonra unutmayın."

Kapı kapandı, odada sessizlik vardı. Sena bana baktı. "Sen ne zaman benim yanıma geldin? Ben hiç görmedim. Hem neden benim yanımda yattın?"

Kaş çattım. "Ben mi? Üşüdüm, korktum. Hem kime sarılacağım başka? İstiyorsan gideyim."

"Hayır gitme! Ben Tufan abi ile yattın sandım ondan sordum," dedi ve burnunu kapattı. "Sen alkollü kokuyorsun. Çok çirkin."

Kaşlarımı kaldırdım. "Yok öyle bir şey," derken doğruldum ve tepsiyi alıp kendi kucağıma koydum. "Rüyanda belki öyle görmüşsündür. Ben alkol içmem."

"Yok, gerçek," dedi ve ona uzattığım çataldan sonra ağzını açtı.

"Ye hadi, sonra sana bir sürprizim var."

"Ne sürprizi?" diye sorarken yanağı şişti. Lokmasını çiğniyordu.

"Önce ye."

Ona bir çatal daha salatalık uzattım.

"Sen neden yemiyorsun?"

"Ben sonra yerim," dedim. "Sen ye ki büyü."

Sena mırıldandı. "Dün iyice plan yaptım. Bazı kararlar verdim. Ben iyileşince ilk ne yapacağız biliyor musun?"

"Ne yapacağız bal kızım?"

"Denize gideceğiz," dedi kocaman sırıtarak. Sonra ona uzattığım çataldan bir ısırık daha aldı. "Soğuk olursa bile gireceğiz, tamam mı? Senin elini tutup gireceğim. Ve denize bir sürü nergis çiçeği bırakacağız."

Yutkundum. "Tamam bebeğim."

"Sırtındaki ne?" dedi birden. Parmağını sırtıma uzattı. "Abla bu ne!" diye çığlık attı. "Bu çok korkunç! Yılan mı bu! Neden yaptın?"

"Ablacığım o da Allah'ın yarattığı bir hayvan, öyle demesene," dedim telaşla. "Ye bakayım şunu da."

Ağzı dolu bir şekilde dövmemi incelediği sırada merakla mırıldandı. "Acıyor mu?"

"Biraz," dedim ve konuyu kapatmak için elimi çırptım. "Hadi bitir şunu. Sürpriz seni bekliyor."

Sena gözlerini kısıp gülümsedi. "Yoksa aşağıdaki o şeker hayvanların yanına mı gideceğiz?"

Önce ağzım aralandı, sonra kahkaha attım. "Kızım sen cadı mısın? Nereden biliyorsun onlara gideceğimiz?"

Omuz silkti ve sırıtarak son lokmasını da yedi. Gözleri hala uykulu ama merak doluydu. "Evet ben bir cadıyım. Ve buraya gelirken görmüştüm onları. Hepsini sevebilir miyim ablacığım?"

"O minik parmaklarını ısırmazlarsa neden olmasın?" dedim şaka yapmaya çalışarak. İçimde bir yer hala dün geceyi düşünüyor, içimdeki karanlık alkolle birlikte akıyor gibiydi ama Sena'nın varlığı ve gülüşü içime küçük bir güneş koymuştu.

O sırada hemşire tekrar kafasını uzattı. "Nergis Hanım, ilaç saatiniz geçmesin."

"Aklımda, sağ olun," dedim başımla işaret ederek. Kapı kapandı.

Sena küçük dudaklarını büzdü. "Benim için bu kadar uğraşıyorsun ya. Çok şanslıyım biliyor musun?"

Sanki yumru biri boğazıma saplandı. Gözlerimden ateş çıkmasın diye başımı yana çevirdim. "Sen beni hiç yormuyorsun. Gördüğüm en akıllı kız çocuğusun. Hiç de uğraştırmıyorsun beni. Asıl ben çok şanslıyım, senin gibi güçlü bir kardeşim olduğu için. Seninle gurur duyuyorum."

"Keşke normal bir kardeşin olsaydı da böyle çok uğraşmak zorunda kalmasaydın," dedi yataktan aşağı inerken. Dolaba doğru adımladı ve kapağını açtı. "Hangisini giymeliyim? Hemşire abla bunların hepsini benim için almış ve yıkamış. Şu uğur böcekli elbiseyi giyeyim mi?"

İncecik kolları titredi. Vücudu çok halsizdi. Elbiseyi aldı ama yere düşürdü. Elleriyle ağzını kapatıp bana döndü.

"Tutamadım," dedi korkuyla. O an sırtımdaki dövme daha da yandı sanki. Tenime değil de ruhuma kazınmış gibiydi.

Hemen yanına çöktüm. "Ben varım, sen düşürdüğünde ben hep kaldırırım."

Sena'nın minik bedenini kollarımın arasına aldım. "Bakalım tavşanlar nasıl?"

"Bakalım," dedi ve başını omzuma koydu. "Nerelere gideceğiz şimdi tam olarak?"

"Tufan'ın çiftliğini gezeceğiz." Bahsettiği elbiseyi alıp onu oturttum ve üzerini değiştirdim.

Gözleri parladı. "Tufan abi de orada mı?"

Bir an yutkundum. Elbiseyi üzerinden geçirdim kibarca. "Bilmem. Belki."

"Görürsem ona teşekkür ederim. O da benimle uğraşıyor, diğer tüm insanlar gibi," dedi masumca.

Onu susturmak için başını öptüm. "Hadi, güneş var. Güzel bir gün olacak." Duraksadım. "Bir dakika bekle burada, hemen geliyorum."

Odadan dışarı çıktım ve hızla gözlerimi ovdum. Öylesine çok bağırarak ağlamak istedim ki kendime yavaşça vurdum. Ellerimi yanaklarıma götürdüm ve gözlerimi kapattım. Bu yaşta bunları düşünmesi beni kahrediyordu. Bu yaşta elbisesini düşürmesi beni kahrediyordu.

Sinirle gözlerimi silip içeri adımladım ve Sena'nın ilaçlarını içirdim. Kucakladım. Hemşirelerin bıraktığı etiketleri üzerinde spor ayakkabıları giydim. Üzerimde hala dünkü kısa elbise vardı ama umursamadım. Sena ile asansöre bindik. Sena aynada kendine bakıyordu. "Abla?"

"Söyle dünyanın en güzel kızı?"

"Sen o adamla öpüşüyor musun?"

Kapı açıldığında yere inmek ister gibi aşağı eğildi. Onu yere bıraktım ve elinden tuttum. Bahçeye doğru adımlamaya başladık.

"Ablacığım saçma salak konuşmazsan sevinirim."

"Ya ne var!" dedi çocukça bir ciddiyetle, benle bir yavaş yavaş ilerlerken. Normalde kalabalık ortamlara girmemesi gerekliydi. Ama Tufan'ın çiftliği hastanelerden bile steril olduğu için ona maske bile takmamıştım.

"Benimle paylaşabilirsin sırlarını. Ben fark ediyorum. Sen o adama çok garip baktın. Senin gözlerin birini düşünürken farklı bakar hep. Deniz abimle sevgiliyken ona da böyle bakıyordun."

Gülmeye çalıştım ama çıkmadı. "Ne çok şey fark ediyorsun sen?" dedim patikada ilerlediğimiz sırada.

"Çünkü sen benim kahramanımsın," demesi adımlarımı durdurdu. Ona döndüm. Göz kırptı. "Kahramanların sırları olur. Bana anlatabilirsin."

Sena orada beni cümleleri ile paramparça etti. Ama onun yüzü ışıldıyordu. Bana bakıp gülümsediği için ruhumda huzur kıpırdandı. Koca ağaçlar, taş döşeli yollar, ilerde serin serin akan bir dere. Tufan'ın dünyası da kendi gibi düzenli, sessiz ve ürkütücü bir güzelliğe sahipti. Bu benim sürekli duygu değişimleri yaşamama sebepti.

Eğildim. Yavaşça Sena'nın yüzünü sevdim. "Sen benim her şeyimsin. Sen bana hiçbir zaman bir zahmet değilsin. Senin için yaşıyorum. Bunu unutma tamam mı?" Başını olumlu salladı. Başı yana çevrildi ve çiftliğe göz gezdirdi.

"Burası," derken nefesini tuttu. Gözleri büyümüştü. "Gerçek mi?"

"Gerçek," dedim gülerek. Onu izlemek bana terapi gibiydi. "Çok güzel değil mi?"

Başını olumlu salladı. "Çok büyük," dedi kollarını iki yana açarak. "Kocaman! Ben burada sonsuza kadar yaşasam bile hiç sıkılmam!"

Kümese doğru ilerledik. Büyük çam ağaçlarının uğultusu vardı. Uçuşan kelebekler, yandaki ahırdan gelen at sesleri. Sena durup her sese hayran kaldı. "Bak ablacığım! Kocaman çiçekler var! Acaba nergis de var mıdır bu bahçede!"

"Bak şuradaki ahırda bir sürü at var," dedim işaret parmağımla.

Sena'nın gözleri parlıyordu. Tufan'a böyle anlarda hep minnet duydum. Sena'nın gözlerini parlattığı anlarda.

"At mı? Gerçek mi? Onları da gezecek miyiz?"

"Belki sonra," dedim. "Önce sürpriz."

"Dünyanın en güzel yeri!" dedi heyecanla. Uzun süredir onu böyle heyecanlı görmedim. Üstelik hastalığından beridir ilk defa çocuk gibi heyecanlanıyordu.

Sonunda ahşap çitlerle çevrili, Bekir'in Mamaları kümesinin önüne vardık. Çitlerin ardında beyaz, gri, kahverengi tavşanlar koşuşturuyordu. Kimi havuç kemiriyor, kimi toprakta yuvarlanıyordu.

Sena'nın gözleri kocaman oldu. "Çok şekerler!" dedi neredeyse çığlık atar gibi. "Sevmek istiyorum!"

Sağa sola baktım. Bize bakan eden yoktu. Çitin kapısını açtım. "Hemen iki dakika sevip çıkacağız."

Koşarak içeri daldı. Tavşanlardan biri hemen ayağının dibine geldi. Sena eğilip onu kucağına aldı. "Ablacığım bu yumuşacık!" dedi kıkırdarken. "Çok sevimli. Bana benziyor."

"Yavaş yavaş sev, ısırmasınlar sakın," dedim ama o kadar mutluydu ki dokunuşu bile şefkatti.

"Ben sonsuza kadar burada yaşamak istiyorum," dedi ciddi bir sesle. Yavru tavşanın kulaklarını okşadı. "Her gün geleceğim buraya."

"Sen bırak geleceği, anın tadını çıkart," dedim.

"Hayır! Söz ver!"

Söz boğazımda düğümlendi. "Söz," dedim yutkunarak.

Tavşanları sevdikçe yüzü pembeleşti. "Bunların hepsi Tufan abinin yani senin mi şimdi?"

"Hayır," dedim istemsizce gülerek. "Bekir'in." Dediğim şey ile anlık duraksadım ve gözlerim kocaman açıldı.

"Bekir?" Başını kaldırdı. "O kim ablacığım?"

Telaşla eğildim ve bir tavşanı elime aldım. "Ay Sena şuna bak aynı senin gibi sevimli ya!"

"Evet!" dedi tavşanların arasında dolanırken. "Abla seni çok seviyorum."

Öyle içten ki kalbim ikiye bölündü. Bir süre onu izledim. Sonra gölgemin üzerine başka bir gölge düştü.

"Yok artık!" diye bir erkek çığlığı sesi geldi. "Bizim çiftlikte bir prenses göründü!"

Başımı çevirdim. Çetin.

Siyah gömleğinin kolları dirseğine kadar sıyrılmış, dövmeli parmaklarının arasında bir sigara. Saçları geriye taralı. Gözleri küçülmüş, beni tepeden tırnağa süzüyor. Boştaki eliyle sertçe ıslık çaldı. "Lan beyler çiftlikte uğur böcek elbisesi giymiş bir prenses var kalkın lan!"

Sena hemen tavşanı bırakıp bana yaklaştı. Biraz utanarak sırıttı ve başını öne eğdi. "Sen oyuncak silahınla kuş vuran abi değil misin?"

"Lan sana ölürüm ben sen beni hatırladın mı kız?" dedi Çetin, ona doğru eğilirken. Ağzı aralık, ifadesi ürkütücüydü ama Sena hiç korkmadı. "Evet," dedi hemen sonra. "Şahin avlıyorum hatta."

"Bu tavşanlar çok güzel," dedi Sena bana sarılırken. "Ben de bir prensesim. Doğru dedin."

"Ya bu tavşanlar al senin olsun be prenses," dedi Çetin doğrulurken. Gözlerimiz dokunduğunda başıyla selam verdi. "Naber yenge bacım?"

"Tufan'dan izin aldık buraya gelirken," dedim hızla.

"Estağfurullah hesap sormaya gelmedim," dedi ve sağa sola baktı. "Mür napıyormuş?"

"Bilmem," dedim ve boğazımı temizledim. "Peşinden havladığın veterinerler napıyormuş?"

"Bak şimdi," dedi sırıtırken. "İlla diyorsun ki Çetin pislik yap bana." Nedense Çetin bana her an her şeyi yapabilecek bir deli gibi geliyordu.

"Ne istiyorsun?"

"Ne isteyeceğim, sohbet," dedi sigarasını dudaklarına götürüp dumanını savururken. "Dün gece bayağı şov yapmışsın. Tırışkadan böyle... Fethiye'nin en ünlü gece kulübü dün gece ansızın kapandı, zengin zümre mağdur oldu diye haber atmışlar bugün sosyal medyaya."

"Ne yapabilirim?" derken artık nefesim hızlandı. "Seni oyalamayalım biz. Sen işine bak istersen."

"İşim bu," dedi. "Yengemle sohbet edemez miyim?"

"Senin konuşmaların sohbet değil hep imalı tehditler oluyor," dedim.

Çetin güldü. "Demek farkındasın." Bir adım yaklaştı. "Bak Nergis ya da... Meltem mi demeliydim?" Ellerini iki yana açtı. "La la la!" dedi gülerek. "Meltem bu gece si-"

"Sussana çocuk var," dedim hızla. Sena bana baktı, gözleriyle soru soruyordu. İçimden küfürler geçerken soğukkanlı görünmeye çalıştım. "Bizi rahat bırakır mısın?"

"Yeterince rahatsınız," dedi sırıtırken. Eğildi ve Sena'ya baktı. "Bu hayvanlar ne oluyor biliyor musun prenses?"

"Ne oluyor?" dedi Sena merakla.

"Bizim patronun Bekir diye bir yı-"

"Çetin," dediğimde doğruldu, bana bakıyordu. "Lütfen."

Tam bir şey diyecekken Sena'nın elimi sıktığını hissettim. "Abla gidelim. Korkuyorum," dedi kısık sesle.

"Tamam bebeğim," dedim ona dönerek. Sonra Çetin'e bakıp sesimi alçalttım. "Allah belanı versin çocuğu korkuttun," dedim mırıldanarak. Dudaklarımı okudu.

"Sabırsızlıkla bekliyorum belamı," dedi, sigarasını yere atıp topuğuyla ezerek. Gözleriyle beni deldi, sonra ağır ağır uzaklaştı. Uzaklaşırken Sena'ya el salladı. "Bay bay prenses!"

Onun arkasından bakarken içimde buz gibi bir şey aktı. Sena'ya dönüp gülümsedim. "Hadi gel, daha güzel yerler var."

"Bu adam iyi biri mi yoksa kötü mü?"

"Manyağın teki," dedim bıkkın nefes vererek. Sena'yı kucakladım.

Çitleri geçip ahırların yanından yürürken Sena tekrar sorular soruyordu ama ben yarım ağız cevap veriyordum. Çünkü zihnimde Çetin'in sözleri yankılanıyordu. Ana binanın yanından geçerken Sena bir katı işaret etti. "Burada kimler yaşıyor? Çok büyük bir ev burası!"

"Helga ve diğer çalışanlar," dedim istemeden.

"Kim Helga?"

"Bir kadın. Burada çalışıyor," diye geçiştirdim. Helga'nın penceresinin camları örtülüydü. Ardında sessizlik vardı. Ne bağırış ne inleme. Oysa dün ağzını kapatmıştık. İçimde tuhaf bir huzursuzluk yükseldi.

"Sena bak şu arkada bir gölet var," dedim adımlarım hızlanırken. "Oraya da bakalım mı?"

"Tamam!" dedi sevinçle.

Göl, çiftliğin arkasında gizlenmiş bir mücevher gibiydi. Berrak su güneşin altında gümüş gibi parlıyordu. Kenarları sazlıklarla çevrili, birkaç beyaz kuğu suyun üstünde süzülüyordu. Sena kucağımdayken taşların üzerinden dikkatle geçip Sena'yı göletin yanındaki düzlüğe bıraktım.

Gözleri yine parladı. "Ben buraya da aşık oldum ablacığım!" dedi kollarını açarken.

Gülümsedim. "Baksana kuğulara. Çok güzeller değil mi?"

"Evet! Burası bizim yeni evimiz, değil mi?"

"Hayır," dedim hafif bir gülüşle. "Sen iyileşince gideceğiz buradan."

"Ben hep gelmek istiyorum," dedi Sena kuğuları izlerken. Dibimizde yüzen ördek ailesine baktı. "Her gün gelmek istiyorum. Tavşanlardan sonra burası en güzeli." Suya eğildi, avuçlarını daldırıp serinliği hissetti. "Baksana buradaki ördekler hiç korkmuyor benden."

"Buradaki hayvanlar insanlardan güzel muamele görüyorlar da ondan," dedim farkında olmadan ama tam o anda arkadan ayak sesleri geldi. Döndüğümde beyaz önlüklü bir adam gördüm. Dr Luke.

Sena gülerek el salladı. "Hello!" Bana döndü. "İngilizce'mi çok geliştirdim farkında mısın ablacığım?"

Adamın yüzünde ciddi ama umutlu bir ifade vardı. Bana yaklaştı. "Göletin orada olduğunuzu duyup geldim," dedi alçak sesle.

Kalbim hızlandı. "Bir şey mi oldu?"

"İlik bulundu."

Sesindeki sakinlik sözcüklerin ağırlığını hafifletmeye yetmedi. Nefesim kesildi.

"Ne?"

"Uyumlu ilik bulundu. Ama," Duraksadı, gözlerimin içine baktı. "Vücudunun ameliyattan önce biraz toparlanması gerekiyor. Birkaç hafta içinde hazırlanacağız."

Bir damla gözümden aktı. Sonra bir tane daha. Gözyaşlarım durmadı. "Kurtuluyor yani?"

"Şans çok yüksek. Çok olumluyuz," dedi.

Dizlerimin bağı çözüldü. Sena bir şeylerin farkında değildi, ördeklere gülüyordu hala. Ben ise arkamı döndüm, boğazımı tutarak uzaklaştım. Adımlarım beni nereye götürdü bilmiyordum, ta ki onu görene kadar.

Tufan. Göletin ötesindeki koyu kahve iskelenin üzerinde duruyordu. Elleri cebinde, siyah gömleğinin üzerine giydiği siyah kumaş ceketin uçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu.

O an hiçbir şey düşünmedim. Koştum. Gözyaşlarım yanaklarımı yakarken koştum. Ona doğru adımladığımda şaşırdı.

"İlik bulunmuş!" diye çığlık attım. Bir anda Tufan'a sarıldım.

Kollarım onun sert bedenine çarptı, yüzümü göğsüne gömdüm. Ellerim beline sarılınca belindeki silahı koluma çarptı ama umursamadım.

"Tufan Bey!" dedim hıçkırarak. "Bulunmuş! İlik bulunmuş! Kurtuluyor!" diye çığlık attım.

Ama o kıpırdamadı. Elleri hala ceplerinde, taş kesilmiş gibiydi.

Ona sarılırken başımı kaldırdım. Gözleri benimkilerle buluştu. Simsiyah, buz gibi. Hiçbir şey yoktu orada. Ne sevinç ne öfke. Sadece boşluk.

Ağlarken gülmeye başladım ve hızla çekilip gözlerimi sildim. "Bulunmuş!" dedim hıçkırırken. İstemeden yere oturdum. Ellerim toprağa gitti. "Allah'ım sana şükürler olsun!" diye bağırdım. "Allah'ım sana çok teşekkür ederim!"

"Allah'a değil bana et," dediğinde başımı hızla ona kaldırdım. Bana bakıyordu tepeden. "Ben buldum iliği. Allah değil."

Hızla doğruldum. Gözlerimi silerken Sena'ya baktım. Ördekleri izliyordu. Gözlerimden yaşlar daha hızlı aktı.

Tufan'ı sarsmak istedim. Ona hem sarılmak hem de onu boğazlamak istedim. Birkaç adım geri gittim ama aramızdaki mesafe sanki dünyanın en uzun yolu oldu.

Derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı silip fısıldadım. Başımı ona kaldırdım. "Size de teşekkürler," dedim yangın gözlerimin arasından sızıp kayarken.

Bakışları bir an üzerimde durdu, sonra başka yere kaydı. "Önemli değil. Akşam kuruldan insanlar gelecek. Ona göre hazırlanırsın."

Gözleri göletin ötesine takıldı. O an anladım. Ne yaparsam yapayım, ya da Tufan ne yaşarsa yaşasın asla memnun bir adam olmayacaktı. İçten sevinmeyecekti. Merhamet gibi duygular barındırmayacaktı. Her iyiliği kendinden, her kötülüğü karşısındakinden bilecekti.

Ama Sena için ben bu adama katlanmak zorundaydım.

Arkamı döndüğümde Sena hala ördeklere gülüyordu. Gözyaşlarımı gizleyip yanına yürüdüm. "Hadi bal kızım," dedim sesime neşeyi zorla koyarak. "Geri dönelim. Yorulmuşsundur. Akşam misafirler gelecekmiş zaten."

"Misafirler mi?" dedi Sena merakla. "Kimler?"

"Bir sürü insan," dedim. Döndüğümde Tufan çoktan gitmişti. "Ama sen yorulacaksın, odanda dinlenirsin."

Elini tuttum, yürürken içimde hala Tufan'ın boş bakışlarının soğuğu vardı.

Sena odaya girdiğinde üzerini değiştirip onu yatırdım. Uykuya daldı. Bu sırada evin içinde dolanmaya başladım. Şimdiden evde telaşe vardı. Helga ise odasındaydı.

Odasını tıklattığımda kapısını açmadı. "Helga?" dedim ama ses vermedi. Hoş, nasıl verecekti ki? Tekrar tıklattım. "Helga?"

Sonunda kapısının kilidini açtı ve başını aralık kapıdan uzattı. Dudakları hafif aralıktı. Saçları darmadağındı. Ellerini önünde birleştirdi.

"Nasıl oldun?" dedim merakla dudaklarına bakarken. "Dudakların açıldı mı?"

"Biraz," dedi mırıldanarak. Cümleler çok zor çıktı ağzından. "Daha iyiyim canım hanımefendi. İzinliyim. Bugün dinleniyorum. Çorba içtim."

"Doktora gitmek ister misin?"

"Yok," dedi hızla ama her cümlesinde dudakları birbirinden kopacak gibiydi. "Ben iyiyim. Teşekkür ederim. Akşam çok kalabalık. Ben en iyisi yatacağım. İşten kaçıyorum."

Bir süre onu izledim ve nefes verdim. "Tamam," dedim. "Bir şey istersen bana söyle tamam mı?"

"İyi ki varsınız," dedi yavaşça kapısını kapatırken.

Çiftlik akşamüstü daha da telaşa büründü. Bahçede çalışan adamlar içeri koltuklar taşıyor, aşçılar kağıt poşetlerdeki alışveriş ürünlerini alıp mutfağa koşuyordu. Havada ağır bir yemek kokusu vardı.

Sena ile camdan onları izliyorduk. Ellerim çenemde, pencere pervazından aşağı bakıyordum.

Gözlerini kocaman açmış, burnunu havaya kaldırıyordu. "Ne garip kokuyor!" dedi.

"Çok kalabalık olacak," dedim. İçim daralıyordu. Çetin'in sözleri hala zihnimde yankılanıyordu. "Meltem mi desek diyor bir de... Geri zekalı pislik."

"Ha?" dedi Sena, camdan dışarı bakarken. "Ne dedin ablacığım?"

"Sana demedim bebeğim," dedim ve başından öptüm. "Sen biraz tabletinle oyna. Ben gece tekrar uyumaya yanına geleceğim, tamam mı?" Bir an duraksadım. "Gece beni yanına kim getirdi gördün mü? Tufan abi miydi beni bu odaya getiren?"

"Roza keşke benimle arkadaş olmak isteseydi," dediğinde derin nefes verdim. Bir süre Sena'nın yüzünü izledim. "Bugün ona uzun bir mesaj atacağım. Arkadaşken onu çok sevdiğimi ve onu çok özlediğimi yazacağım. Belki benimle arkadaş olmaya devam eder."

"Etmezse üzülme tamam m?" dedim yavaşça. "Belki de sana başka arkadaşlar buluruz."

"Ama onlar hiç Roza gibi değil," dedi dışarı izlerken. "Kendimi öldürmemi söylüyorlar."

"Kim onlar?" sesi ile nefesimi tuttum. Gözlerim kocaman açıldı.

Sena ile aynı anda odanın girişine baktık. Tufan elleri arkadan birleşmiş, dümdüz bize bakıyordu. "Kim sana kendini öldürmeni söylüyor?"

"Bizim sınıftaki kızlar," dedi Sena ve tekrar camdan dışarı baktı. "Beni çok üzüyorlar öyle diyerek. Bana canavar da diyorlar."

"İsim?"

"Ne?" dedi Sena ona dönerken.

"İsimleri ne onların?"

"Periliçe ve Sakura," dediğinde Tufan kaşlarını çattı.

"Ne?"

"Periliçe ve Sakura," dedi Sena ve kıkırdadı. "İsimleri de kendileri gibi çok saçma değil mi? Sen bir kızın olsa ismini ne koyardın Tufan abi?"

"Ben çocuk istemiyorum," dedi odadan çıkmadan. Bana baktı. "Hazırlan artık."

Başım olumlu sallanırken Sena'nın yanından doğruldum ve yataktan indim. Üst kata merdivenlerden çıktım çünkü Tufan asansöre yönelmişti. Onunla aynı asansörde olmak istemedim.

Odaya girdiğimde askılıkta sadece kırmızı kısa bir elbise vardı. Altında ise simsiyah pabuçlar.

Duşa girdim. Kendi evimde, kendi duşumda kullandığım şampuanların birebir aynıları konulmuştu duşa. Aynı şekilde parfümümün açılmamış, yeni alınmış hali raftaydı. Duştan çıkıp saçlarımı havluya sildim ve yüzüme biraz renk sürdüm. Gözlerimin altlarını kapatıcıyla kapattım ve gözlerimi açık kahve boyadım. Telefonumdan gruba mesaj yolladım.

Küçük Burjuvalar

Nergis : Sizi çok özledim

İkisi de gördü ve aynı anda yazdı.

Mürekkep : Sena nasıl?

Nergis : Sen beni özlemedin mi?

Mürekkep : Özledim...

Şahin : Ben seni hiç özlemedim

Nergis : Ama ben şahin görünümlü civcivimi çok özledim...

Şahin : Özleseydin gelirdin...

Nergis : Adam götüme yılan sokacak diyorum size

Nergis : Keyfime burada değilim.

Şahin : Senin yerine bana soksun sen evine dön... Tülay... Nolur dön Tülay!

Mürekkep : Bu da götüne yılan sokturma derdinde asıl

Şahin : LGBTQIJKLMNOÖPRSŞT+ tercihlerimi sorgulatmam!

Mürekkep : Tercih değil yönelim diyeceksin

Şahin : Nergis çiçeğim bu enayi var ya bugün dolandırıcılara- pardon falcılara para verdi

Mürekkep : Kadın her şeyi bildi en çok da senin isminde Ş harfi olan mal bir arkadaşın var mı dedi bana seni bildi yani

Şahin : Hadi oradan dümbük

Nergis : Sizi özledim...

Mürekkep : İçtin mi len sen

Nergis : Hayır ama bir müjdem var size. Yarın buluşabilir miyiz? Buradan kurtulmama az kaldı. Hissediyorum.

Şahin : Tufan'la evleniyor musun yoksa amk?

Nergis : NE ALAKA ŞAHİN

Şahin : Bilmem en son çok mutsuzum deyip herifle tanga yapmıştın ya şimdi de kurtuluyorum deyip evlenme diye dedim...

Mürekkep : Tanga ne orsbuçocuğu tango onun adı

Nergis : PUAHSHAHSHAHSHA

Şahin : Yav klavye otomatik düzeltmiş kardeşim işine bak hadi yallah tazzik

Nergis : Yarın sizleyim

Mürekkep : Tamam yavrum

Şahin : Eyw

Aşağı inerken mutluydum. Sena'ya ilik bulundu. İyileşecekti. Sonrasını hiç düşünmedim. Tek odağım buydu ve artık hedefime varıyordum.

Salona girdiğimde masa çoktan kurulmuştu. Uzun ahşap masanın üstünde kristal kadehler, ağır tabaklar vardı. Tavanın ortasında büyük avize parlıyordu.

Tufan içeri girdi. Siyah takım elbisesi, her zamanki gibi düğmelerine kadar kapalı. Yüzünde boşluk ifadesi. Gözlerinin ini hissiz. Onu görünce elimi bir koltuğa koydum, hafif sırıtıyordum.

"Bugün tek bir damla bile alkol içmeyeceksin," dedi masayı kontrol ederken. "Tek bir hata yapma. İkimizi de yakacak hareketlerde bulunma."

"Anlaşıldı patron," dedim şirin bir sesle. Birden gözü bana takıldı.

Şaşkındı. "Ne bu?" dedi, kaşları hafif çatıldı.

"Ne ne?" dedim sırıtmayı sürdürürken.

"Şeytanlıklar mı geçiyor o küçük aklından?"

"Yoo," dedim omuz silkip. "Sadece çok mutluyum. Moralimi siz bile bozamazsınız inanın ki."

Masadaki çatalı düzeltti. Aslında düzgündü ama yerini hafif oynattı. Uzaktan masaya tekrar baktı, sonra dudaklarını belli belirsiz kıpırdattı.

"Anlaşıldı... Ancak şimdiden uyarmalıyım ki Sena iyileşse bile seni bırakmam."

Bir an nefesim takıldı. "Nasıl yani?"

"Öyle planların varsa boşuna ümitlenme yani."

Başımı yana eğip gülümsedim. "Valla Tufan Bey, Sena bir iyileşsin de beni ne yaparsanız yapın."

Tam o sırada Çetin koşarak içeri girdi, hafif nefes nefeseydi. "Patronum," dedi hızla. "Tefeci dostlarımız geldiler efendim. Silahlarını alalım mı, kalsın mı üstlerinde?"

"Kalsın," dedi Tufan sakin bir sesle. Masaya tekrar göz gezdirdi. Sonra Çetin'e döndü. "Çağır hepsini. Acele."

"Tabii patronum, hemen." Çetin geri geri çıkarak kapıya yöneldi.

Peşi sıra kodomanlar içeri girmeye başladı. Hepsi jantiydi. Üzerlerinde pahalı kumaş takımlar, milyon liralık kol saatleri parlıyordu. Salon bir anda tonlarca zengin parfümün karışımıyla doldu. Ağır, boğucu bir koku.

En önce Kayseri vardı. Altın kaplama bastonunu salonun parlak zeminine vurdu. İri gövdeli, saçları bembeyazdı. Yürürken bile bir kibir yayıyordu etrafa.

"Aslanım," dedi ellerini açarken. Gür sesiyle kahkaha attı. "Davetimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz."

"Eyvallah," dedi Tufan. Başıyla selam vermekle yetindi. Mutlu olmadığını, hatta misafir geldiği için çok öfkelendiğini biliyordum.

Gülümsemesi genişledi Kayseri'nin ama elleri havada kalınca biraz bozuldu. Ağır ağır yerine doğru adımladı.

Antep hemen ardından girdi, kısa boylu, kır sakallı. Gözleri fıldır fıldırdı. Yüzünde sinsi bir sırıtma vardı. Beni görünce heyecanla selam verdi. Hortlak görmüş kadar korkak, bir mucizeye tanıklık ediyor kadar büyülenmişti.

"Tufan merhaba," dedi başıyla selam verip ama gözleri benden hiç çekilmedi. "Teşekkür ederiz bizi ağırladığın için."

İzmir geldi şık kravatını düzelte düzelte. Ardından Mardin, sessiz ve gölgeli bir duruşla köşeye oturdu, bakışları her an tetikteydi.

İçimdeki tüm bu mutluluğa bir anda buz aktı. Kayseri yaşlarında ama bastonsuz bir adam ağır adımlarla yaklaştı ve elini bana uzattı. "Meltem, seni tekrar görmek ne hoş?"

Donakaldım birkaç vakit. Sonra elimi uzattım hemen. "Sizi de efendim," dedim yavaşça.

"Eskiden bana moruk derdin, ne bu kibarlık?" derken elimi sıktı.

İzmir hemen araya girdi, kahkahası inceydi. "Valla ayıptır söylemesi biz senden olayları dinlemek için geldik Meltem," dedi heyecanla. "Ne oldu ne bitti? Viktor ne alemde? Tufan ile sen?"

"Oturalım bir, boğmayın kızı," dedi Kayseri. Teker teker kodomanlar yerlerine otururken ben Tufan'ın baş köşedeki koltuğunun hemen dibindeki ilk yere geçtim. Kırmızı elbisemin açık dekoltesindeki Bekir dövmesini gören bir tanesi kahkaha attı.

"Bekir'i yapmış lan sırtına!"

Odak bana çevrildiğinde gülümsemekle yetindim. "Yuh!" dedi biri. Sigarasını ateşledi. "Bunlar resmen aşık olmuş amına koyayım! Kız senin sırtında melek kanatları yok muydu? Ne ara sildirdin de Bekir yaptırdın?"

Cevap vermedim. Aralarında sohbet de ettikleri için garip bir sessizlik olmuyordu hiç. Tam karşımda Kayseri vardı. Onunla burada daha önce de yemek yediğimden ona biraz daha yakın hissettim kendimi.

"Eee?" dedi Mersin, ellerini masada birleştirip. "Nasıl başladı bu aşk hikayesi?"

"Hepsinden önce," derken on sekizlerindeki genç Antalya gözlerini kıstı. "Senin yanık izlerin ne oldu?"

"Siz buraya kızı sorguya mı geldiniz?" diyen Malatya oldu.

"Evet benim bir sorum var," dedi Ankara hızla öne doğru eğilip. "Kayseri baba! Sen Sivas'ın boş koltuğuna neden kendi adamını oturttun? Bana verebilirdin?"

"Gözün doysun amını siktiğim," dedi bir diğeri ama herkesin aynı anda öksürmesi ile hızla bana döndü. "Pardon yenge."

"O sizden daha çok küfrederdi aslında," diyen Mardin oldu. Bir anda herkes sessizleşti. Mardin önündeki boş tabağı izliyordu. "Ne olduğunu anlamadım. Bambaşka biri sanki. Sesi bile olgunlaşmış. Yıllar sonra geldi ama yenilenmiş gibi."

"Viktor'dan sonra Tufan'a geçmiş kız. Bir sürü şey atlattı. Senelerce kuluçkadan bir anda ayyuka çıktı. Eskisi gibi olmasını beklemiyordunuz değil mi? Elbette olgunlaşacak," dediğinde gözlerim Kars'a çevrildi. Mardin ise hala masaya bakıyordu.

"Nasıl oldu bu?" dedi Mardin.

"Ben," dedim boğazımı temizleyip. Göz ucu ile Tufan'a baktım. O ise çoktan benden umudu kesmiş gibi parmaklarının arasında tuttuğu yanmaya hazır puroya bakıyordu. Şimdiden teslim olmuştu. Yakalanacağımızı düşündü. "Uzun hikaye," dedim.

Antep sırıttı. "Uzun hikayeleri severiz. Hele böyle mezardan çıkan kadınlarınkini seve seve dinleriz, değil mi beyler?"

"Evet! Tabii!" Sesleri çıktı. Fantezi elbiseli hizmetliler yemekleri getirmeye başladı. Odak kısa süreli dağıldı. Dumanı tüten etler ve salatalar masanın üzerine ağır gümüş kaplarla yerleştirildi.

Bir hizmetçi kız masaya eğildiğinde Çorum elindeki bıçağı havada salladı. Geriye yaslandı ve kızın açılan eteğinden arkasına baktı. "Bak bak, bunun güzelliğine bak! Hey yavrum hey! Ben bunu tatlı niyetine yerim."

İzmir hemen laf attı. "Yavaş ol lan, onu ilk ben gördüm."

Tufan hiç tepki vermiyordu. Sessizdi. Ama bir anda yerinden kalktı ve masanın kenarındaki pikaba yöneldi. İnce bir plak çıkardı yerine koydu. İğneyi indirdi.

Cızırtıdan sonra eski bir parçanın melodisi doldu salona. Ağır, nostaljik bir şarkı. Yerine oturduğunda Kayseri başını salladı. "Ulan hergele, her zamanki gibi klassın amına koyayım. Biz de sanıyorduk ki salonda disko toplarıyla eğleneceğiz." Hırıltılı sesi kısıldı. "Ama sen aldığım duyumlara göre dün gece mekanı kapatmışsın."

Ankara hemen lafa girdi. "Ha evet! Harbi ona ben de şaşırdım lan. Sabah telefonda takılıyorum, bir baktım Deluge gece aniden kapandı yazıyor. Viktor silahlı saldırı yaptı sandım ilk aklım çıktı."

"O sıkar biraz," dedi Antep sırıtırken. "Tufan bilerek mekanı kapatmış ama. Öyle yazıyordu. Doğruluk payı nedir patron?"

"Doğrudur," dedi Tufan dümdüz.

İzmir kıkırdadı. "Viktor değil de daha çok Meltem mekana sıkmış gibi." Bana baktı. "Ne yaptın, direkleri mi devirdin?"

Masada kahkahalar yükseldi. İçimden kan çekildi ama yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Kayseri bastonunu yere vurdu. "Helal sana kızım! Direği devirdin, ha!"

"Vikor'la birlikteyken bir kere masaya çıkıp oryantal oynamıştı hatırlıyor musunuz?" dedi Antep gülerken. Gözlerim Mardin'e takıldı. Sadece beni izliyordu. Bir gariplik hissetti bende. Ben de onda hissettim.

Başımı tabağıma indirdim. Bir süre sonra konu dönüp dolaşıp paraya geldi. Kayseri tok bir sesle, "Lan orospu Malatya, şu kumarbazların borcu ne oldu lan? Ödemediler mi hala?" diye sordu.

Malatya gözlerini devirdi. "Ödemediler abi. Biz de uyarı maksatlı çocuklarını kaçırdık."

Ankara lafa atladı. "Kral sen daha borç verdiklerine laf geçiremiyorsan biz battık amına koyayım. Mekanı bana sal istersen."

"Siktir oradan. Doyumsuz ibne."

Mardin sessizce bıçağını aldı, gözlerini hiç kaldırmadan konuştu. "Herkes çalışsın. İyice. Ne de olsa patrona para kazandırmamız lazım."

Ortam bir an buz gibi oldu. Tufan masanın ucundan hafifçe başını kaldırdı ama ondan önce araya İstanbul girdi. "Derdin ne senin birader?" dedi.

"Ne gibi kardeşim?" diye sordu Mardin sakin ama ölüm sessizliği getiren bir tonla.

"Geldiğinden beri ortamı sik sik tavırlarla geriyorsun, onu diyorum. Karı bulamadın diye kuduruyorsan aha bak," dedi ve hizmetlileri gösterdi. "İki meme bir göt dolu burada."

"Hadsizleşme. Tadımızı kaçırma."

"Nerede olduğunuzu unutmayın," sesi ile herkes Tufan'a döndü. Yavaşça purosunu ateşledi ve geriye yaslandı. "Kimin karşısında olduğunuzu unutmayın."

"Yok abi estağfurullah," dedi Mardin bıçağı elindeyken. Etini kesmeye başladı.

Kayseri hemen gülerek havayı yumuşattı. "Tufan'ım biliyorsun, sana canımız feda. Onlar da öyle aralarında kardeş kardeş didişiyorlar da işte yeri değil haklısın," Sonra bana döndü. "Meltem, şu Viktor işini anlat hadi. Hepimiz merak ediyoruz. Nasıl Tufan'la denk geldiniz?"

İçimden soğuk bir ter indi. Gözlerim aniden Tufan'a kaydı. O, hiçbir şey olmamış gibi masaya bakıyordu ama parmağıyla purosunu yavaşça oynatıyordu.

Yutkundum. "Özel bir konu. Burada anlatmak istemiyorum."

Antep sırıttı. "Oho! Bizden ayrı gayrınız mı var?"

İzmir güldü. "Bence içsin biraz, sonra dili çözülür."

Kayseri bastonuyla yere vurdu. "Hah, içki! Kızım! Meltem'e kendi gibi duru ve beyaz bir şarap getir."

Tam o anda Tufan başını kaldırdı. Sesi soğuk ve netti. "Getirme."

Sessizlik. Bir an herkes durdu. Sonra Antep kıkırdadı. "Tamam susalım beyler. Patron kızdı." Fısıldadı. "Sağ salim çıkalım şu evden başka şey istemiyorum. Tufan her an beynimi patlatacak gibi amına koyayım."

"Hem Meltem şaraptan nefret eder," cümlesi ile herkes başını Mardin'e çevirdi.

"Bu bilgi sende ne arıyor yavşak?" dedi biri.

Mardin ise şaşkınlıkla tek tek herkese baktı. "Gizli bilgi miydi bu? Ne bakıyorsunuz puşt gibi? Ananızı mı siktim?"

Başımı Tufan'a çevirdiğimde sadece Mardin'e bakıyordu. Aklından geçenleri okumak isterdim. Deli gibi isterdim.

"Mardin," dedi yavaşça. Onu izliyordu hala. "Çık dışarı."

Herkes öylesine sessizdi ki Mardin bile bir an ne yapacağını bilemedi. "Çıkayım abi ama sen yanlış anladın beni. Meltem şarap sevmez diye biliyordum ondan."

"Çık," dedi Tufan ve koltuğunu geri itti. Önden ilerlediği sırada Mardin hızla diğerlerine baktı.

"Öldürecek seni," dedi İzmir başı onaylar sallanırken. Elini salladı. "Bay bay! Dua oku son kez."

"Meltem," dedi Mardin fısıltıyla ama masadaki herkes bunu duyuyordu. "Koru lan beni."

"Doğru," dedi Ankara heyecanla. "Mardin ve Meltem... Siz Viktor'dan gizli aşk yaşıyordunuz değil mi?"

"Harbi Viktor'u sattın da bu herifi nasıl sattın?" dedi Van gözleri masaya dalmış şekilde. "Arkandan bir sene toparlayamadık bunu. Seni öldürdük diye hepimize küstü amın feryadı."

Neye uğradığımı şaşırdım. Bu sırada Mardin korkuyla ayaklanmış, Tufan'ın peşinden çıkıyordu. Son kez bana döndü. "Meltem!" dedi fısıltıyla. "Koru beni amına koyayım git konuş şunla! Öldürmesin lan!"

Hızla önüme dönüp masadaki büyük viski şişesini elime aldım. Su dolu bardaktaki suyu yere döktüm ve hızla içine viski doldurdum.

"Allah hepinizin belasını versin," dedim viskiyi başıma sek bir şekilde dikerken. "Cayır cayır yaktığınız kadının karşısındaki konuşmalarınıza bakın," dedim ve hızla bir viski daha doldurdum. İçtim. Boğazım yandı, umursamadım.

"Kişisel algılama kızım," dedi Kayseri şaşkınlıkla. "Tufan'ı sevindirmek için ona sürpriz yapmak istemiştik. Yoksa bilirsin, seni severdik hepimiz."

"Hepiniz aynı şekilde yanarsınız inşallah," dedim ve hızla ayaklandım. "Siz iğrenç pis herifler, buraya yakıp öldürdükleri kadınla iki dedikodu yapmaya gelmişler bir de. Yüzsüzler." Viskiyi bir daha başıma diktim ve boş bardağı sertçe masaya bıraktım. "Babası sikişik orrrospular sizi."

Hepsi şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ağzımı araladım ve sırıttım. "Hadi bana bir şey yapın!" Elimi sıktım. "Aha böyle göt ister. Var mı birinizde o göt?" Hızla bir tanesine baktım. "Tepsi göt! Sende var mı bana bir şey yapacak popo?"

"Valla bu Meltem," dedi bir tanesi kahkaha atarken. "Bak nasıl içindeki çingene çıktı gördünüz mü?"

"Ben dedim size geri zekalılar," dedi biri hızla. "Yok klonlanmış da yok ameliyatla ona benzer birini bulmuşlar da... Martaval okuyordunuz. Alın size Meltem. Yüzde yüz."

"Ama yüzü nasıl böyle?" dedi bir tanesi beni incelerken. "Ben o kadar net hatırlıyorum ki, gözü erimişti."

"Evet hatta ben onun gözüne doğru benzin atmıştım."

Sinirle masanın örtüsünü tutup bir anda kendime doğru çektim. "Susun Allah'ın belaları!" diye çığlık attım. "Bir kadın hakkında konuşuyorsunuz! Acı çekmiş ve öldürülmüş bir kadın hakkında konuşuyorsunuz! Nasıl böyle rahatsınız!"

Herkesin önündeki içecekler ve tabaklar bir anda savrulurken nefes nefese masaya vurdum. "Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorsunuz!" diye avazım çıktığı kadar çığlık attım. Hepsi telaşla ayaklanırken üzerlerine dökülen içkiler ve yerlere fırlayan yemeklerle geri adım attılar.

"Yenge sakin ol," dedi biri telaşla. Üzerine dökülen içkiyi eliyle silmeye çalıştı.

"Siz insanlığınızı kaybetmişsiniz! Allah sizin belanızı versin!" diye çığlık attım.

Nefes nefese girişe baktım. Tufan bana bakıyordu. Elinde purosu vardı. Yavaşça bir duman çekti ve kısaca kodomanlara döndü. "Gel yanıma," dediğinde onlara bakıyordu. Cevap vermediğimde bana baktı. Ağzı hafif aralıktı. "Gelsene kızım," dedi. "Bakma suratıma öyle."

Ne yapacağımı bilemedim. Hızla biraz daha viski doldurdum ve başıma diktim. Tufan'ın peşinden ön bahçeye çıktım. Onu takip ettiğim sırada sinirden gözlerim doldu. "Tufan Bey Meltem hakkında o kadar pişkin pişkin konuşuyorlardı ki dayanamadım!" dedim korkuyla. "Özür dilerim ama bu iğrençliklerin arasında yapamıyorum. Dayanamıyorum."

Biraz arkaya dolandı. Durup bana döndü. "Al bakalım."

Diğer elindeki büyük silahı bana doğru uzattı. Hemen arkasındaki iki güvenlik Mardin'i bir anda yere fırlattı. Mardin'in yüzü kan içindeydi.

"Yapmayın abi! Allah'ınızı seviyorsanız bırakın beni!"

"Gel korkma," dedi Tufan yavaşça. "Al."

Ona doğru adımlarken bedenim zangır zangır titriyordu. Elinde tuttuğu büyük silaha baktım. Yavaşça parmaklarımı uzattım.

Silahı elinden aldım. Çok ağırdı. Buz gibiydi. Üzerinde T harfi vardı. Özenle oyulmuştu.

Çetin sinirle Mardin'in kafasına vurdu. "Viktor'un arkasından Meltem'le mi sikişiyordun sen he? Seks makinesi seni," dedi sırıtırken.

"Abi gözünüzü seveyim yapmayın," dedi Mardin yerde, elini bana uzatıp. Gömlek düğmeleri kopmuştu. Yüzündeki kandan sadece gözleri belli oluyordu. "Yapma! Etme! Tufan abi o zamanlar yoktu! Viktor vardı!"

"Ulan isterse Meltem'i tüm kurul siksin, umurumuzda mı lan!" diye bağırdı Çetin sinirle. Sanki az önce buna kızmamış gibi. İnsanları deli etmekte en az Tufan kadar başarılıydı.

"Sen ne orada saçmalığın daniskası muhabbetlere giriyorsun? Yok Meltem değişmiş, yok farklı biri falan? Ne ima ediyorsun amcık!"

"Çetin lan! Abi niye kızdınız buna bu kadar! Ben eskisinden farklı demek istedim sadece!" diye haykırdı Mardin gür sesiyle. "Kötü amaçla demedim abi!"

"Vur şunu," dediğinde dehşetle Tufan'a baktım. Mardin'e bakıyordu.

"Tufan Bey," dedim ama sesim çıkmadı. "Siz ne dediğininiz farkında mısınız?"

"Vur," dedi tekrar. "Meltem gözünü kırpmadan adam vururdu. Sen de vuracaksın. Öldüreceksin ki, bir kat üstteki bir canı yaşatacaksın."

"Ne diyorsunuz ya?" derken gözüm seğirdi. Diğerleri merakla bana bakıyordu.

"Yardımcı olayım," dedi ve elimi ağrıtan silahı arkama geçip benimle bir tuttu. Doğrulttu.

"Tufan yapma," dedim korkuyla. "Sakın yapma! Adamın ne suçu var şimdi yapma!" diye bağırdım.

"Ben sana alkol içme demedim mi?" diye fısıldadı. Arkamdaki bedeni sırtımı yaktı. Silahın tetiğine parmağını koydu. "Bak şimdi," dedi yavaşça. "Güç aslında kocaman görünür ama ne kadar küçük olduğunu sana kanıtlayacağım."

"Yalvarırım yapma!" dedim bağırırken. "İstemiyorum!"

"Ufacık bir parmak hareketi ile insan nasıl da güçlü oluyor değil mi küçük şeytan?" diye fısıldadı arkamdan, kulağıma doğru. Sesi çok keyifli geldi. "Üçten geriye sayıyorum. Birlikte sıkacağız."

"Hayır!"

"Üç."

"İstemiyorum!"

"İki."

"Lütfen!"

"Bir."

"Yalvarıyorum diyorum!" derken tetiğe bastı. Silahtan çıt diye minicik bir ses çıktı. İçinde mermi yoktu belki. Ya da kilidi açık değildi.

"Ne oldu lan?" dedi güvenlik şaşkınlıkla. "Ölmedi bu puşt."

"Sanırım mermi yok silahta," dedi diğer güvenlik. "Abi silahın kilidini açmadın mı?"

"Yürüyün len!" dedi Çetin, enselerine vururken. "Gidin güzelce dövün bu piçi. Arada dinlenmek için çay molası verebilirsiniz. Çok şey biliyor gibi bu Meltem'le ilgili. Belki ağzını kapalı tutmayı öğrenir pezevenk."

Güvenlikler yerde baygın şekilde uzanan adamı tutup kaldırdı ve yanımızdan çıkıp gittiler. "İyi oldu buna," dedi adamı taşırken. "En azından diğerleri bir uyarı aldı. Bir daha patronun karşısında sik kırığı gibi laflar etmezler."

"Oğlum harbi fena saygısızlık yaptılar," dedi diğeri adamı taşıdığı sırada.

Bense nefesimi tutmuş bir şekilde sağa sola bakıyordum. Çetin sırıtarak yanımdan geçti. Geçerken ellerini açtı. "La la la!" dedi yavaşça. "Ama çakmak çakmak o gözleri, tam on ikiden vurdu kalbimi! Olan oldu bu gönül, aldırmıyor!"

"Ha?" dedim onun arkasından nefes nefese bakarken. Başımı Tufan'a çevirdim.

"Çakmak diyor... Gerçi bu silah görünümlü bir çakmak olmasa da," derken Tufan silahı elimden aldı. Olduğum yerde tir tir titriyordum. Ne olduğunu anlamadım.

"Neydi bu?" dedim hızla ona dönerken. Gözlerim dolmuştu. Başımı ona kaldırdım ama yüzünü seçemedim.

"İntikam şakası," dedi. Avcundaki, silahtan çıkarttığı mermileri tekrar silaha doldurmaya başladı. "Sana şaka yaptım. Komik olmadı mı?"

"Müsaade verin lütfen," dedim ve hızla yanından koşarak eve girdim. Üst kata doğru çıkmaya başladım. Ağlıyordum. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Merdivenlerde durup boğazımı tuttum ve elimle duvara tutundum.

Korkuyla Sena'nın odasına adımladım ve kapıyı araladım. Uyuyordu. Hızla kapattım ve bir üst kata doğru çıkmaya devam ettim. İstemsiz inliyordum ağlarken. Çok korkmuştum. Sırf beni korkutmak ve benden intikam almak için bir adamı bu şekilde dövmüştü ya da dövdürmüştü.

Odaya gireceğim sırada asansör açıldı. İçinden Tufan çıktı. "Benim odaya geçiyorsun," dedi yavaşça. "Kayseri bu gece misafirim. Denk gelirsek aynı odada görsün bizi."

Başım olumsuz sallanırken geri geri odaya girdim. Kapıyı kapattım ama kilitleyemedim. Öyle bir seçenek yoktu kapıda.

Kapı bir anda açılınca ne yapacağımı bilemeyip cama doğru koşturdum. "Seni ellerimle öldüreceğim," dedim başım olumlu sallanırken. "Senden öylesine nefret ediyorum ki seni zevkle öldürme planları yapıyorum biliyor musun?"

Bana doğru adımladı ve sakince eğildi. "Sana alkol içme demedim mi ben?"

"Niye durduk yere adamı dövdürdün şimdi?" derken gözlerim yanıyordu. Kokusu daha da çok yaktı gözlerimi.

"Çünkü seni korkarken görmek benim çok hoşuma gidiyor," diye fısıldadı. Burnu neredeyse burnuma dokundu. "Bir daha sözümden çıkarsan senin gözlerini oyarım Nergis."

Kolumdan tutup bir anda beni odadan çıkartmaya başladı. "Bırak," dedim dişlerimin arasından, beni sürüklediği sırada.

"Bırak bana sakın dokunmaya kalkma!" Odanın girişine kadar ben çırpınırken o sakince kapının dibindeki kameraya baktı ve gözlerini okuyan kamera kapısını açtı. Beni içeri fırlattı ve birkaç saniye yüzüme baktı.

"Şu haline bak," dedi yavaşça. "Zavallı bir insana döndün iyice." Kaşları ile yeri gösterdi. "Yerde uyu. Yatağıma girme sakın."

Kapıyı bir anda kapattığında otomatik kilitlenme sesi duydum. Koşarak ellerimi kapıya vurdum. "Aç kapıyı," dedim ve hızla kulpunu tutup kendime çektim. Sonra ittim. Sonra çektim. Açılmadı. "Aç!" dedim avcumu vurup. "Aç şu kapıyı!"

Sinirle birkaç kez daha vurup hızla etrafa baktım. Baktıkça nefesim düzeldi. Hatta şaşkın şaşkın kaldım. Odada yatak ve duvarlardaki resim tabloları dışında hiçbir şey yoktu.

Ne bir halı, ne komodin, ne kütüphane, ne de masa.

Bomboş bir odaydı. Tavanı gri, resim dolu duvarları siyah. Camlar öyle kalındı ki kurşungeçirmez olduğunu hissettim. Şaşkınlıkla odada ilerlemeye başladım.

"Bu oda ne ya?" dedim hızla. Bir yandan topuklu ayakkabılarımı çıkarttım. Oda yerden ısıtmalıydı. Ayaklarım sıcacık oldu.

Duvarlarda boydan boya asılı tablolara baktım. Çoğu Picasso'ya aitti. Bazılarının orijinal olduğunu, kaçak bir şekilde satın aldığını bile düşündüm. Elimi bir yağlı boyaya tuttum. "Bu eser gerçek mi yoksa?" dedim kendi kendime.

Picasso'nun çizdiği resme baktım. Büyülendim. "Gerçekten de kendi çizdiği, kendi boyalarını sürdüğü tuval mi bu?"

Parmaklarımı sürttüğüm gibi resim bir anda otomatik kapı ile iki parça şeklinde yanlara açıldı. İçerisi tuvaletti.

Şaşkınlıkla bir adım attım. O kadar temizdi ki ayaklarımın tozu gelir diye geri çıktım. Bir başka resme de aynısını yaptım ama kapı açılmadı. Sonra bir başka. Kapı açıldı. Boydan boya kocaman bir oda. Ahşap kitaplıkların içinde dolu yüzlerce kitap vardı. İngilizce, Latince, Osmanlı Türkçesi ve bazıları Farsçaydı.

Oraya da girmeye korktum. Geri geri gidip bir başka resme bastım. Tufan'ın giyinme odası. Bir sürü siyah saat. Yüzlerce siyah gömlek, yüzlerce siyah kumaş pantolon. Etiketlerine uzaktan baktım. Öylesine kaliteli markalardı ki o kumaş ceketlerden iki tanesini satsam Sena'nın tedavi masraflarını karşılardım.

Hızla geri gittim tekrar. Yatağa baktım. Adımladım. Elimi çarşafa dokundurdum. Yumuşacıktı. Eğilip kokladım. Mis gibi, tertemiz kokuyordu. Yatağa oturup birkaç kez popomu yukarı aşağı zıplattım.

O kadar rahattı ki sırtımı yatağa bıraktım ve tepeye baktım. Üzerimdeki elbiseyi biraz aşağı çekiştirip tamamen yayıldım.

Kocaman bir gökyüzü vardı tavanda. Cama tepedeki çiseleyen yağmur damlaları vuruyordu. Yıldızları yine de görebiliyordum.

Gözlerim istemsiz kapandı çünkü viski yüzünden zaten başım dönüyordu. Gözlerimi açtığımda kapı da açıldı. Tufan şaşkınlıkla bana baktı.

"Ben sana yatakta yatma demedim mi?" diye sordu içeri girerken. Kapı kapandığı gibi bir resme basıp başka odaya geçti. Bir yandan gömleğinin düğmelerini çözüyordu.

"Tufan sen tam bir manyaksın," dedim uykulu şekilde gülerken.

Gözlerim tekrar kapandı istemeden. "Sen de hala hayattasın," dedi ve üzerindeki tişört ve altındaki siyah eşofman ile yatağa doğru adımladı. "Ve ben hala çok sakinim. Bu bir mucize gibi, değil mi küçük şeytan?"

Başımı yastığa bastırdım. "Zor olmuyor mu böyle insanları öldürüp geçmek yerine zeka oyunları ile onları delirtmek?"

"Hayır," dedi. Eğildi. Yüzüme öyle yaklaştı ki nefesi yanaklarımı yaktı. "İnsanları yaşarken delirtmek öldürmekten daha zevkli," diye fısıldadı. "Tıpkı sana ilmek ilmek yaptığım gibi."

Nefesi tenimi acıttı. Bir an yutkunamadım. "Belki de ben seni delirtirim," dedim.

"Ben zaten deliyim," dedi yavaşça.

Kokusu ile uykum açıldı ama aynı zamanda daha da mayıştım. Çok kısık ve çok ağır konuştu. "Buradan kurtulmanın tek bir yolu var. Nedir, küçük şeytan?"

Nefes almakta zorlanıyordum. Burnu neredeyse yanağıma sürtecekti. "Nedir, patron?"

"Benim canım ne zaman isterse o zaman. Ve seni hiçbir yere yollamıyorum. Ancak müsaadenle yatağımda uyuyacağım. Kalk ve yere yat," derken dudakları yanaklarıma sürttü. "Git."

Ne yapacağımı öyle bilemedim ki yattığım yerde buz kestim. Aklıma gelen ilk şeyi söyledim. "Misafirler gitmediler mi?"

"Gittiler Nergis, sana olan aşkımdan seni hala yalancıktan bu odada tutuyorum," dediğinde yanağıma dokunan ateş bir anda buzullara evrildi. Başımı ona kaldırdım. Doğrulmuştu, benden uzaklaşmıştı. Kocaman bedeni yatağın dibinde öylece kalkmamı bekliyordu. Ellerini ceplerine soktu.

"Biliyorum," dedim tekrar yanağımı yastığa bırakırken. Onun kokusu yastıkta vardı. Bu nedenle onun omzuna yaslanmışım gibi hissettim. "Her şeyin farkındayım ben."

"Ne gibi?"

"Viktor gördüğü için kapılarımı açıp üzerime ceket koymuşsun ya hani," dedim gözlerim kapalı gülerken. "İşte ben bir şeyi fark ettim."

"Neyi fark ettin?" derken yatağın diğer kısmı biraz çöktü. Gözlerimi araladığımda yatağa oturmuş, bana bakıyordu. Sırtını yatak başlığına yasladı.

"Sen benim sırtıma dövme çizdirdin," dedim yavaşça. "Sonra krem sürdün. O zaman Viktor yoktu ki."

Cevap vermediğinde gözlerimi açtım. "Sana krem sürdüğüm için sana aşık mı oldum?" dedi hafif sırıtırken. "Erkeksizlikten kafayı yemişsin sen."

Tavandan tepeye baktı. "Yemin ederim beni delirtiyorsun. Bazen seni öldürdüğümü düşlüyorum ve bu bana çok zevk veriyor biliyor musun?"

"Ben de," dedim gülerken ama bir yandan da uyuyordum.

"Beni nasıl öldürüyorsun hayallerinde?"

"Boğarak," dedim kıkırdadığım sırada. "Böyle seni iki elimle tutmuşum, boğazını sıkıyorum. Sen?"

"Ben de," dedi ama sesi keyifli geldi.

Başımı yana çevirdim, göz göze geldik. Dudaklarım kurumuştu. Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı. Ama çok da konuşmak istedim. Zar zor söyledim.

"Meltem'in bir fotoğrafı var mı sizde? Onu çok merak ediyorum. Gerçekten bana benziyor mu?"

"Meltem'in fotoğrafı bende ne arasın amına koyayım?" dedi şaşkınlıkla. "Araştırıyorum ama geçmişlerinizi. İkiz olduğunuzu düşünüyorum."

"O kadar mı benziyoruz?"

"O kadar benziyorsunuz."

"Sizce Herr Mannelig, aslında güzel bir kadın olsaydı o çirkin dev ile aşk yaşamayı kabul eder miydi?" diye sordum onun yastığına sarılırken. Yavaşça esnedim.

"Hayır."

Ona döndüğümde sırtı hala yatak başlığına dayalı, gözleri karşıdaki boş duvardaydı. Oturuşu çok rahatsızdı.

"Niye ki?"

Bana dönmedi ama karanlıkta gözlerindeki zehri akıttığını hissettim. "Sen kendini peri masalında sanıp durma da," diye homurdandı. "Uyuyacaksan uyu. Hadi."

"Ben o dev gibi çirkin miyim?" diye sordum gözlerim kapanırken.

"Ondan daha çirkinsin."

Gözlerim kapalı yavaşça nefes verdim. "Sizde de çirkin devin aşık olduğu şövalye Herr Mannelig yakışıklılığı yok."

Gözlerimi açtığımda belli belirsiz sırıtıyordu. Sessizliği yuttu. "Zaten şövalyeler güzellik için ölür. Ben hiçbir şey için ölmem."

"Belki ölümünüz benim gibi bir çirkinden olur," dediğimde sonunda bana baktı. Gülümsüyordu hala ama samimi gelmedi.

"Ölürsem, seni de yanımda götürürüm."

Yatakta bana doğru eğildi. Gözlerimi korkudan sıkıca kapattım. "Ben de bir şey fark ettim Nergis," dedi yavaşça. Sesi kulağımı ezdi.

"Ne?" dedim ama gözlerimi korkudan hiç açmadım. Kokusu içime çarptı. Nefesim kesildi.

"Bana kapılan sensin aslında."

"Ne?" dedim ama konuşmak zordu. Korkudan sarıldığım yastığa başımı iyice gömdüm.

"Kardeşine ilik bulunduğunda ilk ne yaptın?" diye sordu sessizce. "Kardeşine sarılmak yerine ilk ne yaptın? Sevincini kiminle paylaştın?" Gözlerimi yavaşça açtım ve hemen kapattım. Korkudan tuvaletim geldi.

"Benimle, küçük şeytan."

"Size sarılmamdan size aşık olduğumu düşünüyorsanız kadınsızlıktan kafayı yemişsiniz demektir," dedim çok hızlıca. Hemen sonra nefesimi tuttum.

"Sana kafayı yedireceğim," dedi kısıkça. Bedenim uyuştu o konuştukça. "Öyle bir yedireceğim ki kafayı sana, kendi varlığını unutacaksın. Adını bile unutturacağım sana. Kim olduğunu unutacaksın. Kim olduğumu unutacaksın."

Maske altındaki yüzler aydınlıkta ortaya çıkardı. Bu yüzler genelde hep bir şeylerden saklanırdı. Ya çirkinlerdi ya ürkütürlerdi. Ya da sadece kötülerdi.

Bu hikayede ise bir kötü, bir de daha kötü vardı. Hikayenin sonunda ya kötüler kazanacaktı ya da ikisi de kaybedecekti. İkisi de kaybederse, ikisi de ölecekti.

Öldürecekti. Ya birbirlerini ya kendilerini.