Bölüm 18 / 22
18. BÖLÜM : İMZALAR VE KALINTILAR
Bir rivayete göre Hasan Sabbah, fedaileri kendine bağlamak için hem cenneti hem cehennemi sunar. Alamut Kalesi'ndeki bahçede gençleri haşhaşla bayıltıp, onları cennet gibi süslenmiş bir bahçeye taşır.
Birbirinden güzel ve ilgi çekici kadınlar, akan şırıl şırıl ırmaklar ve egzotik meyveler vardır odada. Bu büyülü ortamda vakit geçiren gençler bir süre sonra tekrar bayıltılıp eski yerlerine taşınır.
Uyanan gençlere Sabbah, oranın cennet olduğunu ve itaat ederlerse ölünce oraya gideceklerini söyler.
Peki ya birini itaate itmenin yolu ona güzellikleri sunmaktan mı geçer?
Hayır. En azından rivayette Sabbah'a göre öyle değildi. Ona karşı gelen, kuyusunu kazan, sözünden çıkanları tıpkı cennet tiyatrosu gibi cehennem tiyatrosuna uyandırırdı.
Fedaileri bir zindanda uyandırıp korkutucu sesler dinletir, kapkaranlık zindanlarda aç susuz bırakır ve işkence ettirirdi.
Sözünden çıkanları cehenneme göndermekle tehdit ederdi.
Ve böylece kendine itaat etmelerini sağlardı. Dediğim gibi, bunlar rivayetti. Kaynakları kesin değildi ama bu olay benim aklıma tek bir isim getirdi.
Tufan'ın da çok sevdiği, Torino ismini çok değerli atına bu adam yüzünden verdiği; benim ise gece gündüz birbirine getirerek okuduğum o adam.
Friedrich Nietzsche.
"Köleler, efendilerinin yasalarına sadakatle bağlanırlar; çünkü içlerinde yaratacak kudret değil, ancak itaat edecek korku vardır," der Nietzsche. Haklı mı? Belki.
Ama Tufan'ın Nietzsche ile neden bu kadar ilgili olduğunu anlamak zor değildi. Aynı düşünce yapısı, aynı monarşi. Aynı düzen ve aynı duygusuzluk zayi.
Sessizce camdan dışarı bakıyordum. Gidiyorduk. Bodrum'daki çiftliğe varıyorduk. Yolu izlerken Tufan'ın çiftliği bana Sabbah'ın ikilemini, Nietzsche'nin aklını anımsattı.
Orada, Tufan'ın çiftliğine; yemyeşil ve taze kesik kokan çimler, yarı çıplak gezen hizmetliler ve gösterişli hayvanlar vardı. Akşamları yenen leziz kocaman etler, fonda caz şarkılar çalardı.
Çiftliğinin arka kısmındaki, Tufan'a ait ormanlık alanda uzun ve huzurlu bir göl, kenarında minik bir iskele ve kuş cıvıltıları... İnsan Tufan olmasa o çiftlikte gerçekten cenneti yaşardı.
Cehennem ise bizzat Tufan'dı. Onun varlığıydı. İnsan tüm o güzelliğin içinde her zaman ona itaat etmek zorundaydı. Aksi takdirde onun rüzgarında yanardı.
Tufan selleri.
Tanrı'nın insanlığa ceza olarak yolladığı o lanet. Büyük felaket. İnsanlığı yok edecek o kudret. Ardından estirdiği korkunç rüzgar ve hiddet.
Tufan bir cezaydı.
Güneş doğmuştu ama ben henüz hiç uyumamıştım. Gözlerim istemsiz kapanıyordu. Hızla kendimi toparlıyordum. Sena'ya sıkıca sarılıp uyuyacağım anı düşünüyordum. Hem mutluydum, hem heyecanlı.
Tufan yanımda oturuyordu. Sert kokusu buram buram içime doluyordu. Göz ucu ile ona baktım. Dövme kaplı elinde yakmaya hazır purosunu bekletiyordu. Tufan gerçekten öfkeli durmuyordu ama haysiyetine sanki birkaç mermi atılmış gibiydi. Zedelenmişti ama geçer gibiydi.
"Tufan Bey?"
"Evet?"
Düzeltmedi. Patronum değildi artık belki. Boğazımı temizledim ve ellerimi önümde birleştirdim. "Montenegro'daki doktoru nasıl çiftliğinize gelmeye, Sena'ya özel doktor olarak çalışmaya ikna ettiniz?"
"Para vererek."
"Anladım," dedim. Ellerime baktım. "Şey peki?"
"Ney peki?"
"Bu para borcuma eklendi mi?"
Bir an cevap gelmedi. Arabada yalnızca motorun uğultusu ve purosunun çakılmayı bekleyen çakmağı vardı. Başını çevirmeden konuştu.
"Hayır." Kısa ve kesikti. Tartılmamış bir kelime gibi ama dürüsttü.
Göz ucuyla baktım. Sol elindeki dövmeleri inceledim. Elindeki belirgin damarların üzerinden geçilmiş o mürekkeplere gözüm çarptı. Elini izlediğimi anlamış gibi puro çakmağının ucunu çevirmeye başladı.
"Ben teşekkür ederim yine de. Sena uzakta değil hem artık. Dibimde olacak. Doktoru da oldukça iyi bir adam. Onu da buraya getirtmeniz çok ince bir hareket olmuş gerçekten."
Kaşlarını çattı, parmaklarının arasında döndürdüğü çakmağa bakarken. "Senin için yapmadım. Kardeşin için de yapmadım. Kendim için yaptım. Üzerine alınacağın ya da teşekkür edeceğin bir durum yok."
Yutkundum. Bunun ben de farkındaydım ama yine de kardeşime kavuşacağım için heyecanlandım. Bir de tabii Tufan'ın getirttiği doktora sonsuz güveniyordum. Çok başarılı bir geçmişi vardı. Umutlandım.
O adamı aylarca araştırmıştım. En iyilerinden bile iyiydi. Belki de Tufan'ın çiftliği gibi bir cehenneme dökülen cennet damlası gibiydi.
"Yine de ben teşekkür ede..."
"Rica ederim," dedi susmam için sanki.
Kafamı salladım, dışarı baktım. Toprak yollar hala nemliydi. Kahverengi griyle karışmıştı. Bodrum'a yaklaşıyorduk.
Şahin ve Mürekkep'e kırgındım. Onlar da bana kırgındı. Haklılar mıydı? Evet. Tufan ile arabaya binmeden önce onlara sıkıca sarıldım ve Sena ile, Sena iyileştiğinde o eve döneceğime söz verdim.
"Siz hep böyle zengin miydiniz?"
Gözleri kısaca kapandı. Sabır diler gibi. "Zenginlik ne ki Nergis?"
Gözlerini açtığına ona bakıyordum. Omuz silktim. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Hım. Aslında bana kalırsa Tufan Bey, her zenginlik paradan geçiyor. Ne olduğu önemli değil. Her mutluluğun başında illa para oluyor."
"Benim zenginliğim suskunluktan geçiyor."
Bozulmadım ama yuttum. Kafamı çevirdim, camın buğusuna parmağımı dayadım. Muğla çok yorgun duruyordu.
"Ne zaman sustunuz peki?"
Anlamamış gibi yaptı. Ya da anlamadı. Ya da anlamazdan geldi. "Yani," dedim cevap vermediği için. "Sizi suskun yapan şey neydi?"
Çakmağını da çakmadı. Purosunu da yakmadı. Bana da bakmadı.
"Konuşmakla düzelmeyen şeyler öğrendiğimde."
"Kaç yaşındaydınız bunu ilk öğrendiğinizde?"
"Yeterince olgundum."
Bıkkın nefes verdim. "Tamam da yani yaşınız kaç?" deyiverdim.
Dediğim şey ile başını bana çevirdi. "Sana ne Nergis?"
Duraksadım. "Manipüle edip ayağıma kadar getirdiğim adamın yaşını merak edemez miyim?"
Birkaç saniye yüzümü izledi. Dudakları yukarı kıvrıldı. Önüne döndü.
"O dilin yine de öyle çok uzamasın da, kiminle konuştuğunu unutup şımarma," diye mırıldandı ama sesi tehditkar çıkmadı.
"Merak ettim. Neyse boş verin," dedim ve camdan baktım. "İtiraf edin ama."
Ağzı aralandı nefes verirken. "Neyi itiraf edeyim?"
"Çok iyi manipüle ettim sizi," diye sırıttım. "Yani hiç benden bekler miydiniz? Dürüst olun."
"Beklerdim."
"Öyle olsa ayağıma gelmezdiniz," dedim kıkırdarken. Onun bana bu konuda kızmamış olması, aksine sırıtması beni daha da cesurlaştırdı sanki. Üzerine gitmek istedim. Onu sinirlendirmek nedense beni hep çok keyiflendirdi.
"Aferin," dedi yavaşça. "Sence peki?"
"Bence ne?" derken ona döndüm.
"Sence?" dedi purosuna bakarken. "Yaşım kaç?"
Hayatımın sınavı gibi hissettim çünkü olduğundan fazla söylersem kızabilir; az söylersem dalga geçtiğimi sanabilirdi. Boğazımı temizledim.
Tufan'ın gücünü düşündüm. Cümlelerini. Dövmelerini. Birikimlerini. Yüzünü inceledim. Gözlerini, çenesini. Kaş yapısını, adım atışını. Ses tonunu. Parfüm kokusunu.
"Otuz?" dedim sorar gibi.
Gülmedi ama kafasını sanki onaylar gibi eğdi. Cevabım onu memnun etti. "Eyvallah," dedi.
"Az mı söyledim? Kaç ki?" diye sordum. Bu konu onu bıktırmış olacak ki gülümsedi. Sanırım artık sohbeti devralıp beni susturmayı hedefledi.
"Nereden çıktı?" diye sorduğunda gözlerim hafif kısıldı.
"Ne nereden çıktı Tufan Bey?"
Purosunu dilinin ucu ile hafif yalayıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Puro çakmağı ile ateşledi.
Arabayı esir alan kokusuna yaktığı puronun aroması da eklendi.
Konuşurken ağzından beyaz duman çıktı. "Şu kadınlar ve silahlarla ilgili söylediğin muhabbetten bahsediyorum. Nereden çıktı? Kimden duydun?"
Camdan dışarı baktım hızla. Yutkundum. Gözlerim istemsiz kocaman oldu. "Kimseden duymadım. O anki gaflet ile söyledim."
"Duydum dedin," dediğinde ona döndüm. Elindeki puroya bakıyordu. "Kimden duydun?"
"Kimseden duymadım," dedim yavaşça. Gülümsedi ve bana baktı. "Gerçekten." Başım olumlu sallandı. "Kimse öyle bir şey söylemedi bana."
Hafif öne eğildi. Siyah gömleği ve kemeri arasına sıkıştırdığı silahı çıkarttı. Bana tuttu. "Bu boyutta oluyor kadınlarla münasebete giren silahlarım," dedi.
Gülümsüyordu hala. "Yeterli mi?" diye sordu.
"Ne yeterli mi Tufan Bey?" derken nefesim daraldı. Silahın boyutundan bahsettiğini düşündüm. Kalbim çok sert çarptı.
"Bu cevap," diye mırıldandı. "Bu cevap yeterli mi?"
"Evet," dedim ve konuşmayı kesmek için tekrar camdan baktım. "Yeterli."
"Bazılarına yetmiyor bile, inanabiliyor musun küçük şeytan?" diye sorduğunda hızla ona döndüm.
Dehşetle baktım. "Ne yetmiyor?" derken nefes nefese kaldım.
Gülümsedi. "Cevap."
"Anladım," dedim ve tekrar boğazımı temizledim. Sesli bir nefes verdim. Bıkkın ve usanmış. Susmasını diler gibi.
Sanırım o susmamı istediği için bu konuyu açmıştı. Dediği de oldu. Yol boyu bir daha konuşmadım. Dışarı baktım. Purosunu istemsiz kokladım.
Vardığımızda şoför koşarak arkaya dolandı ve kapımızı açtı. İlk inen ben oldum. Kocaman bir nefes aldım. Kardeşime kavuşacak olmanın harareti ile sırıttım.
Çiftliğin kapısının önündeki iki güvenlik bana şaşkınlıkla bakıyordu.
"Koskoca herif beni bizzat evimden gelip aldı diye şaşırdınız değil mi?" dedim onlara bakarken. Duruşumu dikleştirdim. Kapıyı açtıklarında salınarak içeri girdim. Başları ile beni takip ediyorlardı. Saçlarımı geriye savurdum. "Ne sandınız? Sürüneceğimi ya da patronunuzun ayaklarına kapanacağımı mı?" Kendi kendime fısıldadım. "Çok beklersiniz babası sikişikler sizi."
Tufan arkamdan geliyordu. Hissediyordum büyük bedenini. "Nergis," dediğinde hızla dönüp ona baktım.
"Buyurun Tufan Bey," dedim. Yanımdan geçip gittiğinde onunla bir ilerledim. "Onlara dedim. Size değil. Onlarla aramda bir husumet var da."
"Ne?" dedi ilerlerken. Kaşları çatıldı.
"Yok bir şey. Ne vardı acaba?"
"Akşama kadar kardeşinle vakit geçir. Akşam benimle gece kulübüne geleceksin. Bundan sonra her akşam benimle orada boy göstereceksin."
Onun adımlarına yetişmek için koşar gibi ilerliyordum. "Her akşam mı geleceğim?"
"Her akşam geleceksin."
Evin büyük yolundan ilerlediğimiz sırada yandaki Bekir'in Mamaları adlı kümese gözüm çarptı.
"Sena ile biraz çiftlikte dolanabilir miyiz?" dedim koşarken.
"Dolanabilirsiniz," dedi ağır ağır ilerlerken.
"Buradaki tavşanlarla oynamak isterse ne diyeyim?"
"İstemesin Nergis. Oyuncak değil onlar. Hayvan."
"Yılanınız için beslediğiniz hayvanlar," diye mırıldandığımda adımları duraksadı.
Bana döndü. Bıkkın nefes verdi. "Bekir'in de bir hayvan olduğunu unutmamalısın," dediğinde şaşkınlıkla gözlerimi kırptım.
"Bir şey demedim patron. O da bir canlı tabii. Onu da Allah yarattı sonuçta. Aç mı kalsın? Haklısınız."
Birkaç saniye yüzümü inceledi. Bu beni pekala rahatsız etti. Sırıttı.
"Sen her ödün kopunca patrona mı bağlayacaksın?" Ona cevap vereceğim sırada evin girişinde bekleyen bir diğer hizmetliye döndü. "Helga nerede?"
Elleri önünden birleşik kadın başını öne eğmişti. "Geliyor patron. Dün çok halsiz olduğu için çalışamadı ama bugün daha iyi."
"Atların oraya gelsin," dedi ve 1984'e adımladı. "Benim siparişlerim?"
"Hepsi hazır patron. İstediğiniz gibi tam olarak at çiftliğinin içinde."
Tufan içeri girdiğinde Helga üzerindeki kıyafeti düzeltip koşarak çiftliğe adımlamaya başladı. Ayağındaki topuklular çiftliğin mermer yer döşemesine ritmik olmayan ses bırakıyordu.
"Bö!" sesi ile sessizce çığlık attım. Bir anda elimle kalbimi tutup arkamı döndüm. Çetin bir arkamızdaki arabayla gelmişti çiftliğe. Yanımdan geçip içeri girdiği sırada sırıtıyordu. "Mürekkep de iyi kız aslında da işte haşin biraz."
Durup tepeye baktı. "Yarkın'ım! Nabersin? Dikizlemeye devam mı?"
"Aynı abi!" sesi geldi çatıdan. "Saygılarımla."
"Canını yerim," dedi Çetin ve içeri girerken göz ucu ile Helga'ya baktı. "Çıktın mı deliğinden sonunda? Patron seni çok özlemiş. Öpecek diyorlar."
Helga durup ona döndüğünde göğüs kafesi hızla kalkıp indi. Derin bir nefes verdi. "Ben ondan özür dileyecek. Ama o bana ne ceza verirse versin ben hak ettim."
"Ettin tabii," dedi Çetin ve içeri girdi. "Karı değil mi? Anca dedikoduya yarıyor kafaları." Islık çaldı. "Vay! Suzan teyzem! Bana bir kahve getir gülüm!"
Tamamen gözden kayboldu. Helga beni gördüğünde ağzı aralandı. "Hanımefendi," dedi heyecanla. "Döndünüz mü?"
"Döndüm," dedim yavaşça. Yutkundum. "Helga ben özür dilerim," derken ona bir adım attım. "Senin bana anlattıklarından vurdum Tufan'ı. Bu kadar hassas konular olduğunu bilmiyordum. Gerçekten çok özür dilerim. Senin yerine gidip konuşmayı denememi ister misin?"
Kaşları havalandı. "Hayır hayır! Önemli değil. Ben bir hata yaptım ve patron bana en uygun cezaları hep verir," dedi neşeyle. Gülümserken mavi gözleri kısıldı içten. "Ben patrona bakmalıyım. Onu daha fazla kızdırmak istemiyorum. Görüşürüz canım hanımefendi."
Başımı at çiftliğine çevirdim. Sonra eve baktım. Sena ikinci kattaydı.
Birkaç dakika daha orada kalabilirdi.
Sena'nın yanına çıkmak yerine Helga'nın arkasından yavaş yavaş 1984'e doğru adımladım. Belki korkudan, belki meraktan. Ne yapacağını, kıza ne diyeceğini merak ettim. Müdahale etmem gerekebilirdi. Sivas'ın Helga'ya yapacaklarını anladığımda ettiğim gibi ortaya saçma bir şekilde girebilirdim.
Helga içeri, Tufan'ın yanına girdi.
Atların sessizce ahırlarında durduğu odanın penceresinden içeri güneş süzülüyordu. Tavandan sarkan çıplak ampul hafifçe salınıyordu.
Helga ellerini önünde birleştirdi ve sustu. Tufan ona döndüğünde ahır kapısından biraz geri çektim başımı. Hala onları görebildim ama.
"Bağışlayın patronum," dedi Helga. Sesi atları bile üzerdi. "Ben çok özür dilerim. Ben sizin gizliliği ihlal etmek istemedim. Ben sadece hanımefendi ile sohbet etti."
İkisinin arasında bir çuval vardı. Tufan gözleri ile çuvalı gösterdi. "Aç."
Helga hızla onun önünde diz çöktü ve çuvalın halatlarını çözmeye başladı. Sindiğim köşede kaşlarım çatıldı. Ne yaptıklarını anlamadım ama kalbim her saniyede daha sert çarptı.
Helga çuvalı sonunda açtı. İçinde şeffaf bir kutu vardı. "Bunu ne yapacak ben?"
"Bunu yiyecek sen," dedi Tufan. Dikildiği yerden başını kıza indirdi. "Senin ağzını kapatacak bu. O siktiğimin ağzını açma diye sana ceza. Ye onu."
"Ama patron ben bunu nasıl-"
"Lafımı ikiletme."
Kız kutuyu açtı. Göremedim. Kaşlarımı çattım, gözlerimi kıstım. "O ne lan?" diye mırıldandım. "Ne veriyor kıza bu ruh hastası şimdi?"
Tufan ellerini arkasında birleştirdi. Başı yerde diz çöken Helga'ya eğikti.
"Ben bazı şeyleri yıllarca sakladım çünkü bana kelimelerin her insana emanet edilmeyeceği öğretildi. Kimi insan konuşur kimi ise konuştuğu her harfle ihanet eder denildi."
Helga ürkek bir sesle doğrulmaya çalıştı ama elindeki her neyse hareket edemiyordu. "Patron," diye inledi. "Ben yemin ederim dedikodu yapmadı! Ben patronun sırlarını asla kimseye söylemez! Ben sadece Nergis Hanım'a yardım etti. Kötü niyet yok! O, zincirlerde bağlıyken çok zor durumdaydı ve ben yardım için onunla sohbet etti!"
Tufan başını hafifçe yana eğdi. Eliyle Helga'nın çenesinden tutup başını kendine kaldırdı.
"Yardım mı?" dedi yavaşça. "Benim en özel anlarımı," diye fısıldadı. Kaşları havalandı. İfadesi ağlamaklı oldu. Helga'yı taklit etti. "Benim babamdan dolayı açılan yaramı Nergis'e anlattın. Sen anlattın. Ben değil. Kimsin kızım sen?"
"Patron..."
Tufan'ın gözleri kısıldı. Helga'ya ölüm gibi baktı. "Sen kimsin kızım benim özelimi o pis ağzına malzeme ediyorsun?"
Elini kızın çenesinden çektiği anda Helga başını korkuyla yere indirdi.
"Bana bak," dedi yavaşça. "Gözlerime bakacaksın korkarken."
Helga hızla başını ona kaldırdı. Saçları yüzüne düşmüştü. Üfledi.
"Sen anlatınca ne oldu biliyor musun?" diye sordu Tufan. Yere çöktü. Helga ile başlarını eşitledi. "Sen anlatınca o anlar bana ait olmaktan çıktı. Senin sesin karıştı. Tadı kaçtı senin sesin benim anılarıma karışınca."
Helga zangır zangır olmuştu ama Tufan hiç önemsemiyordu artık. Şuuru gitti. "Aç lan ağzını."
"Özür dilerim patron," dedi Helga. "Gerçekten özür dilerim. Ben bunu nasıl ağzıma koyacağım?"
"Sakın tarantuladan korkup sesini çıkartma," dedi Tufan yavaşça. "O sesini duymayacağım korkarken. Sok ağzına."
Helga derin bir nefes aldı ve bir anda avcundaki tüylü, canlı tarantulayı ağzına soktu. Titriyordu. Ağzını kapalı tuttuğu sırada Tufan gülümsedi.
"Aferin," dedi ifadesi deliye dönerken. "Kapalı tut. Açma ağzını."
Helga başını olumsuz sallarken ağzını aralar gibi oldu. Ağzında bir sürü ayağı olan, tombik bir örümcek vardı. Korkudan inledi.
Tufan'ın gözleri ikisinin ortasındaki çuvala indi. İçinden bir çift eldiven ve yapıştırıcı çıkarttı.
Ellerine giydi eldivenleri. Yavaşça, dikkatle. Başını Helga'ya kaldırdı.
"Ağzın, Helga," derken kızın dudaklarına baktı. Şehvet ya da ihtiras dolu değil, ölü bir beden gibi.
"İş yapmak hariç her şeye çok yarıyor. Ya güvenliklerin siki oluyor ağzında, ya benim anılarım."
Gözleri Helga'ya çıktı. "Birkaç gün dinlendirelim senin ağzını."
Helga gözleriyle yalvardı ama Tufan'ın kararı kesindi. Sakince bir fırça aldı. Yapıştırıcıyı kızın dudaklarının arasına sürdü. "Tamamen insan derisi için üretilmiş bir yapıştırıcı. Hiç merak etme tamam mı?"
Kızın alt ve üst dudağını eldivenli eliyle birbirine bastırdı. İki parmağıyla birkaç saniye tuttu. Sonra geri çekildi.
"Ağzını kapalı tutmak bu kadar kolay," dedi ve gülümsedi. "Ağzındaki tarantulayı yerinde olsam ısırarak yerdim. O biraz şey," dedi ve gözleri kısıldı. "Sinirli bir tür."
Helga öğürdü. Ağzı açılmadığı için öne doğru ellerini koyup yere doğru gözlerini kocaman açtı.
Isırdı. Bir ses çıktı. Tekrar ısırdı. Öğürdü. Isırdı ve yuttu. Bedeni bağırdı. Kusmak istedi ama yapamadı.
"Neden ağzına örümcek soktum biliyor musun?" dedi kızı izlerken. "Çünkü ağzın kira bedeli ödemiyordu. Örümcek oraya ip gersin, ev yapsın diye... Nasıldı bu seferki şakam?"
Bir anda bana baktığında korkudan sessizce inledim. "Sana diyorum küçük şeytan. İyi miydi? Tam şu an düşündüm bu şakayı. Bence çok yaratıcıydı."
En başından beri orada olduğumu biliyordu. Helga gözleri kan çanağı bir şekilde doğruldu ve son kez yutkundu. İfadesi zombileri anımsatıyordu. Öyle paslı, öyle puslu. Zoraki gülümsediğinde geri geri ilerledim.
Hızla arkamı döndüm ve koşarak evin içine girdim. Güvenlikler şaşkınlıkla bana baktı. Bense hiç durmadan merdivenleri çıkıyordum.
"Allah belanı versin!" diye bağırdım sessizce. "Orrrrospu çocuğu! O kızı da buradan kurtarmazsam bana da Nergis demesinler!" derken sertçe duvara yumruk attım.
Sinirden gözlerim doldu. Kalbim ağrıdı. İkinci kata gittiğimde birkaç saniye sinirle sırtımı duvara dayayıp gözlerimi sildim. Durdum.
"Sabret. Sabır... Sabır... Sabır. Güçlü ol kızım," dedim kendi kendime. "Sena'yı da Helga'yı da alıp bir gün bu pislik yuvasından çıkacaksın. Şimdi değil." Gözlerim kısıldı. "Şimdi sırası değil." Yutkundum. "Toparla kendini."
Saçlarımı düzelttim ve gözlerimi iyice sildim. Sena beni böyle görmesindi. Boğazımı temizledim ve odaları tek tek açıp içlerine bakmaya başladım. Sonunda açtığım kapının ardında onu gördüm.
Başımı uzattım. Orada. O minik vücudu, o zayıf elleri, o yorganın üstünden çıkan başı. Tüm savaşlarımın nedeni, yaşamımın sebebi.
"Sena," dediğimde bana döndü. Gözleri büyüdü.
"Ablacığım!" diye bağırdı, şeker gibi çıkarttığı sesiyle. İçeri girdim ve kapıyı kapattım. Yatağının dibine koştum. O da bana doğru zayıf kollarını uzattı. Sarıldık. Sımsıkı.
"Çok şükür," dedim sessizce. "Allah'ım sana şükürler olsun."
"Çok özledim seni!" dedi burnunu boynuma gömerek. Ağlamaya başladı. "Abla sensiz günlerim çok zor geçti! Her gece seni düşündüm!"
"Ben de öyle hayat anlamım. Her gün, her dakika, her saniye bal kızım," dedim kokusunu içime çekerek.
Onu kucağıma aldım. Yatağa uzandık birlikte. Yanağımı onun dar alnına koydum, nefesini dinledim. "Ablan geldi artık. Ablan hep burada. Tamam mı?"
Başını salladı. Gözlerini kapadı. Ben de öyle. O kadar huzurlu hissettim ki gülümsedim. Kollarını kısaca sıktım. "Biraz kilo almışsın," dedim yavaşça.
"Bana burada çok yemek veriyorlar," dedi burnunu çekerken.
"Seni üzecek bir şey oldu mu?"
"Hayır, buradaki abla benimle hep oyun oynuyor. Bir de tablete bakmama izin veriyor. Ama Şahin abimi ve Mür ablamı çok özledim. Bir de Roza'yı artık hiç göremiyorum. Onu tabletten arıyorum ama açmıyor." Başını kaldırıp bana baktı. "Onlar nerede ki?"
"Onlarla da kavuşacağız. Çok az kaldı," dedim yavaşça. Onu kollarımla daha da kendime bastırdım. "Roza'nın annesinin numarasını hastaneden isterim ama bana vermezler. Şahin abinden onun numarasını isteriz o bize bulur tamam mı?"
"Tamam ablacığım," dedi yavaşça. "Ben seni camdan gördüm. Sana el salladım. Gördün mü beni?"
"Gördüm bebeğim. Uzaktan ilk tanımadım hatta. Bu güzel kız da kim dedim kendi kendime."
"Ya abla ya," dedi sırıtırken. "Beni övmeye devam et."
"Seni ısırırsam görürsün," dedim gözlerim kapanırken. "Doktorun nerede?"
"O şimdi benden kan aldı ve gitti. Bir şeyler inceleyecekmiş. Tam anlamadım ki! Türkçe bilmiyor ya... Bana bakan abla öyle söyledi. Çok iyileşiyorsun dedi."
"Çok iyileşiyorsun bal kızım."
Günlerdir uyumamanın verdiği yorgunluk bir anda Sena'nın sesi ile huzura evrildi. Esnedim. "Biraz uyuyalım mı beraber?"
"Tamam uyuyalım," derken benim gibi esnedi. "Seni çok özledim abla."
"Seni çok seviyorum Sena."
Uyukladığım sırada kapı kibarca tıklatıldı. Gözlerimi açtım. Hava kararmıştı. Akşam olmuştu.
Ben hemen doğruldum, Sena da gözlerini araladı.
"Gel!" diye bağırdı. Bana doğru uykulu şekilde mırıldandı. "Odanın sahibi ben olduğum için gel dedim."
"İyi yaptın bebeğim," derken onun başının tepesini öptüm.
Kapı açıldı. Sena'ya bakan hemşire elinde bir tepsi ile gülerek içeri girdi. "Günaydın Sena Hanım!" dedi heyecanla. "Yemek saatiniz efendim."
"Ne yemek yiyeceğim?" dedi Sena doğrulurken. Gözlerini ovdu. "Dünkü gibi bir şey olmasın lütfen hemşire ablacığım."
"Bugünkü menümüzde en üst kaliteden haşlanmış bir tavuk ve börülce salatamız bulunmakta. Sizler için bahçemizden topladık."
"Tavuğu bahçeden nasıl topladın ki akıllım!" dedi gülerken. Başımı dışarı doğru çevirdim, esnediğim sırada. Gözlerim bir anda kocaman oldu.
Kapının eşiğinde Tufan'ı gördüm. Odadaki gölgeler değişti adeta.
Duygusuz ve dimdik duruyordu. Neredeyse sisli bir mezar taşı gibi. Elleri cebinde, yüzü dikkatli bakınca gergin gibi. Bilirsiniz, her zamanki hali.
"Sena," dedim yavaşça. Sena önündeki yemekleri yerken hemşire çoktan diğer kapıdan çıkmıştı.
"Bak bu Tufan abin. Bu çiftliğin sahibi."
Sena Tufan'a baktığında elindeki çatalı bıraktı ve korkuyla bana sokuldu. Hemen biraz arkamda saklanır gibi yaptı.
"Abi mi?" diye sordu, Tufan.
"Amca mı deseydi?" dediğimde Tufan şaşkınlıkla bana baktı.
"Yok artık Nergis ebenin a-"
"Ay!" diye bağırdım. "Sena! Tufan abinin bir sürü tavşanı var biliyor musun? Onları sevmene izin verir belki."
"Selam," dedi Sena yavaşça. Sesi çıkmadı bile. "Sen niye böyle bakıyorsun?"
"Merhaba," dedi Tufan. "Nasıl bakıyorum?"
Sesi düz ve kararlıydı ama içinde çatlak bir erdem gizli gibiydi. Sena'ya o kadar duygusuz baktı ki bu beni üzdü. Evet, Sena'ya belki acınılacak bir halde yaklaşması doğru değildi ama en azından Tufan'ın ona daha merhamet dolu bakmasını isterdim.
Sena onu uzun uzun inceledi. Sonra kısık sesle, biraz korkarak bana döndü.
"Abla?" dedi merakla. Fısıldadı. "Bu adamın gözleri neden siyah?"
"O nasıl laf bebeğim?" diye fısıldadım. "Allah öyle yaratmış."
"Neden ki?" dedi Sena, bu sefer Tufan'a dönerek. "Neden öyle yaratmış Allah senin gözlerini? Siyah siyah?"
Tufan bir saniye sustu. Anlamlandıramadı sanki. Sonra çok ciddi bir ifadeyle, "Göz damlası yerine akrebimin zehrini dökmüşüm gözüme," dedi.
"Tufan Bey..." diye mırıldandım.
"O ne demek ki?" dedi Sena şaşkınlıkla.
"Benim akreplerim var," dedi Tufan. "Simsiyah, adamı öldürür zehirleri. Ben de gözlerime yanlışlıkla o akreplerin zehirlerini akıttım. Gözlerim zehirli benim. Ondan siyah rengi."
Sena'nın gözleri kocaman açıldı. Bir nefes çekti. "Ne!" diye çığlık attı.
Tufan kaş çattı. "Lan yine mi komik olmadım ben?"
"Tufan Bey on bir yaşında çocuğa ne diyorsunuz ya?" derken yerimden kalktım. Adeta fırladım.
Sesi ne pişmandı ne utanmıştı. "Yine mi beceremedim?" diye kendi kendine söylendi. Sadece ben duyabileceğim şekilde fısıldadı. "Nasıl olur da iyi olmadığım bir şey olabilir ki bu hayatta amına koyayım?"
"Lütfen," derken ona adımladım. "Lütfen bakın zaten o çok hassas bir çocuk. Böyle şeyler söylemeyin. Rüyalarına giriyor."
Sena hala onu süzüyordu. Ürkmüş ama bir yandan meraklı. "Tufan ne demek?"
"İnsanlığı bitiren rüz-"
"Ablacığım çok şirin ve tatlı esen rüzgar demek," dedim onun sözünü keserek. "Çok ama çok tatlı. Pofuduk sıcacık bir rüzgar demek."
Sena sessizce mırıldandı. "Bana az önce şaka mı yaptı yani? Akrepler şaka mıydı?"
"Evet bebeğim," dedim. "Biliyorum çok garip şakaları var ama bu abi aslında gerçekten çok minnoş-"
Sena'nın bir anda gülmeye başlaması ile şaşkınlıkla sustum. Kıkırdıyordu. Minik ellerini ağzına götürdü.
"Çok komikmiş ablacığım!" dedi şirin sesiyle gülerken.
Tufan'a döndüğümde en az benim kadar şaşkın baktı. "Çocuklardan nefret ederim ama itiraf etmeliyim ki sonunda kaliteli şakadan anlayan birileri ile karşılaşmak beni memnun etti," diye mırıldandı. Arkasını döndü. "Yürü hadi Nergis. Fethiye'ye gidiyoruz. İnsanlara borç verip topuklarına sıkacağız."
"Tufan abi," dediğinde durup Sena'ya döndü.
"Bana patron de lütfen," dediğinde Sena kaş çattı.
"Niye?"
"Ablan caka satıyor ya sana," dedi ve elini kaldırıp etrafı gösterdi. "Seni ben kurtardım, seni ben iyileştiriyorum havaları atıyor ya sana..." Durup başını onaylar salladı. "O değil, ben yapıyorum hepsini. Seni iyileştirip kurtaran benim. Ablana kalsa," dedi ve sırıttı. "Neyse. Bil ki seni düşünüp iyileştiren benim."
"Hayır," dedi Sena kaş çatarak. "Benim ablam benim kahramanım."
"Tufan Bey ne diyorsunuz ya?" diye içime doğru mırıldandım. "Çocuğa neler söylüyorsunuz?"
"Yalan mı?" dedi bana dönerken. "Onu ben kurtardım. Sana kalsa dolandırıcı doktora kaptırdığın parayı almaya çalışıyordun hala."
"Tufan abi?"
"Patron," diye düzeltti onu Tufan. On bir yaşındaki çocuğu. On bir...
"Sen çok mu paralısın?"
"Bu da ablası gibi," dedi bıkkınlıkla. "Ne istiyorsun? Oyuncak? Bez bebek?"
"Hayır!" Yüzünü utandırdı. "Şey... Benim arkadaşımı bulur musun?" dedi ve bir an dudaklarını birbirine bastırdı. "Roza diye bir arkadaşım var. Arıyorum ama hiç açmıyor. Onunla konuşturur musun beni?"
"Ablacığım Şahin abin bulacak dedim ya sana."
Tufan sırıtarak bana döndü. "Elbette bulurum," dedi yavaşça. Ben ise sinirden gözüm seğirmiş şekilde yapay sırıtıyordum.
"Teşekkürler," dedi Sena esnerken. "Biraz uyuyacağım. Abla ne zaman geri gelirsin?"
"Uyandığında gelmiş olurum bebeğim."
"Bay bay."
"İyi uykular bal kızım."
Odadan çıktığımızdan beridir sinirden kırmızıya dönmüştüm. Tufan ise keyifliydi. Egomanya tatmini yaşamıştı. Asansöre adımladı ve tuşa bastı.
"Bir şeyler ye ve odadaki kıyafeti giy. On dakikaya aşağıda ol."
Asansöre bindi ve en alt kata bastı. Ben asansörün dışında ona bakıyordum.
"Sena bir iyileşsin sen gör o zaman beni kendine oyuncak etmeyi," diye mırıldandığım sırada asansör kapısı kapanıyordu. Elini uzattı ve kapıyı tuttu. Asansör kapısı açıldı.
"Viktor denen sarı taşak kendini bir öldürsün sen gör o zaman sana bu kadar müsamaha gösterdiğimi," dedi.
Asansörden bir adım çıktığında istemsiz bir adım geriye gittim. Başımı ona kaldırdım. Gözleri yavaşça boynuma kaydı. "Viktor öldüğünde Meltem de ölecek. Peki ya Nergis ne olacak?"
"Ne olacak?" diye sordum yavaşça.
"Düşün," diye fısıldadı. Bana doğru eğildi. Korkudan üç adım daha geri gittim ve duvara sırtımı dayadım. Bana doğru bir adım attı ve yüzlerimizi iyice eşitledi. "Sena iyileşene kadar bana tama gösterecekmişsin ya hani."
"O anlamda demek istemedim," dedim ve hızla nefesimi tuttum.
"Sen geçici sanıyorsun kendini," dedi. Öyle ağır öyle toktu ki sesi istemeden gözlerim dudaklarına indi. "Kalıcısın ama. Ben ne zaman istersem o zaman gideceksin. Bedeninde benden bir iz taşımak ister misin?"
"Anlamadım?" diye mırıldandım. İfadem darmadağındı. Münferit sonsuzluğun Tufan ile bozulması gibiydi.
"Dövme yaptıracaksın," dedi eli yavaşça belime giderken. Gözlerim kocaman açıldı. Başımı yana çevirdim.
"Ne yapıyorsunuz?"
"Kalite kontrol," dedi. Parmağı belimden başlayıp yavaşça sırtıma doğru çizgi çekti. Ağır ağır konuştu. "Meltem orospusunda varmış. Viktor her seferinde söylerdi. O sarı taşak için yaptırmış. Şimdi neden Tufan için yaptırmasın ki?"
"Ne dövmesi yaptıracağım?" dedim ama sesim çıkmadı. Kokusu buram buram içime doldu. Parmağı sırtımı alev aldırdı.
"Bekir."
Şaşkınlıkla onun zift gözlerine baktım. Çok ciddiydi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama o bunu hiç komik bulmadı.
"Bekir?" dedim yavaşça.
"Bekir," dedi yavaşça. "Yılan yaptıracaksın." Gözleri tekrar boynuma indi. Parmağını eş zamanlı sırtımdan belime doğru çizgi çeker gibi indirdi. "Buradan buraya kadar," diye fısıldadı. "Upuzun bir yılan."
Yutkundum. Ses tonu harabe tozu yutmuşum gibi beni boğdu. "Acır ama," dedim.
"Elini tutarım acırsa," dedi alayla. Gözlerimi ona çıkarttığımda beni aşağılayan bakışları ile kaşlarımı çattım.
"Siz de yaptırın o halde," dedim. Neden dedim bilemedim. Çok gereksiz ve saçma konuştuğumu fark ettim.
Gözlerine baktığımda dikkatle gözlerime bakıyordu. Her bir bakışımı ezberlemek ya da anlamak için özenle inceliyordu. "Ne dövmesi yaptırayım?"
"Bilmem," dedim. Konuşmak çok zordu. Nefesi dudaklarıma çarptı. "Nergis çiçeği yaptırın," dedim. Neden? Hala bilemedim.
Birkaç saniye dudaklarıma baktı. Alayla. Anladım ben. Hissettim. Yine de bedenim artık titremeye başladı gerginlikten. Kokusu da etkiliydi belki.
"Bedenimde dövme olmayan çok az yer var," dedi. Fısıldadı yine. "Değerlendirebilirim ama bu teklifini."
Ağzımı aralayıp konuşacağım sırada Sena'nın sesi ile bedenini benden uzaklaştırdı.
"Öpüştünüz!" diye bağırdı Sena. Elinde elma vardı. Yanağı dolu bir şekilde işaret parmağını bize tuttu. "Gördüm işte! Siz sevgilisiniz!"
"Ablacığım delirdin mi?" dedim gergin bir şekilde gülerken. Tufan bir anda üzerimden çekilince boşluğa düştüm. Elim ayağım titredi. "Ne diyorsun? Manyak manyak konuşma. Biz sohbet ediyoruz abi ile," diye ekledim.
"Gördüm işte gördüm!" dedi hızla. "Bu adam senin sevgilin!"
Tufan birkaç saniye bana baktı ve Sena'ya döndü.
"Bilemedin," dedi ona adımlarken. Dibine çöktü ve sırıttı. "Biz sevgili değiliz." Fısıldadı. "Karı kocayız."
Sena şaşkınlıkla gözlerini kırptı. "Gerçek mi bu?"
"Ben asla yalan söylemem," dedi Tufan ve siyah kumaş ceketinin içinden bir defter çıkarttı.
"Senin ablan çok zeki bir kız," dediği sırada Sena defteri onun elinden aldı. İncelemeye başladı. Bir yandan da elmasını yiyordu. "Ama senin ablan hala tanımadığı kağıtlara imza atmaması gerektiğini bilemeyecek kadar acemi bir dolandırıcı."
Hızla diplerine vardım ve Sena'nın elinden defteri çekip aldım. Bir evlilik cüzdanı. Açıp içine baktım. Kalbim deli gibi attı.
"Bana kaşe imza tasdiklendiğinin imzası. Devlete onaylattım. Evlendik biz seninle."
Her yeri okudum. Tek tek. Doğru ve gerçek gibiydi. Gerçekti. İmzam da vardı. Benimdi.
"Sena git içeri," dedim ellerim daha da titrerken. Tufan'ın kokusundan zaten bedenim aptalladı ama şimdi gördüklerim ile iyice şuurum kaçtı.
Sena içeri gittiğinde hızla başımı Tufan'a kaldırdım. Gözlerim doldu gibi oldu. "Siz ne diyorsunuz acaba şu an tam olarak?"
"Ne güzel işte bak," dedi sırıtırken. "Millet evlenme teklifi eder. Havalı havalı. Benimki en kıyağı oldu." Kendi kendine tekrarladı. "Teklif falan yok. Dümdüz bilgilendiriyorum. Evlendik biz seninle."
"Ne hakla?" derken nefesim kesildi. Hızla elimi boğazıma götürdüm. Tufan benden biraz uzakta duruyordu ama kokusu sanki boğazımı acıttı.
"Sena ister iyileşsin ister ölüp gitsin," dediğinde başımı tekrar cüzdana indirdim. "Beni bir daha kendini öldürmekle tehdit etmeyeceksin. Çünkü ben ne zaman istersem sen o zaman benden gideceksin."
"İyi de bunu neden yaptınız?" derken içimde bir yerlerde bir cehennem göründü.
"Öldüğün an Sena'nın tüm hakları bana geçsin diye."
Başımı hızla ona kaldırdım. Sena'nın koruyucu ailesi bendim. Ablası olarak onu yetimhaneden ben almıştım. Şimdi ise bu ailede üçüncü bir isim vardı.
Tufan Ali Uluhan.
"Ne Mürekkep ne Şahin'e veririm. Kendi ellerimle büyütürüm o çocuğu," dediğinde ona dehşetle baktım. "Bir daha beni sakın kendini öldürmekle tehdit etme küçük şeytan. Bil ki, ölürsen içerideki şu saf kızı bir canavar olarak yetiştiririm, cehenneme zebani diye işe gönderirim."
Nefesim kesildi. Ölmek istedim.
"Beraber alacağımız güzel nefeslere," dedi arkasını dönerken. Asansöre yöneldi. Çaresizliğin kokusunu aldım o an. "Git ve hazırlan. On dakikan var," Üzerine basa basa söyledi.
"Nergis Uluhan."