Bölüm 17 / 22
17. BÖLÜM : BİR ADAMIN KUKLASI
Gece vaktiydi.
Viktor Von Rath, terk edilmiş Azize Meryem Kilisesi'ndeydi. Kilisede vaftiz edilmek için tutulan mermer küvetin içindeydi. Küvetin dibinde üzerindeki kıyafetlerle bir süredir nefesini tutarak uzanıyordu.
Bedeni küvetin dipteki Katolik desenli mermerine uzanmışken, sarı saçları suyun içinde hafifçe dalgalanıyordu. Düşünüyordu tuttuğu nefesini umursamadan.
Aklında sürekli hazinesi vardı.
Gözleri suyun içinde tamamen açık, tozlardan yanıyordu. Su yüzeyindeki minik akıntıdan kilise camından içeri vuran ayın kesiştiği noktayı izliyordu. Dolunaylıydı gökyüzü. Ay, Viktor'un içinde uzandığı vaftiz küvetinden tenine ulaşıp ona dokunuyordu.
Nefessizlik ciğerlerini kavurmaya başladığında avuç içlerini küvetin tabanından çekerek bedenini yukarı çıkarttı. Suyun yüzeyine çıktığı gibi ağzını araladı ve kocaman bir nefes aldı. Göz çevresi tozdan kıpkırmızı olmuş, göz damarları çatlak çatlaktı.
Başını sağa sola çevirerek yüzündeki ve saçlarındaki damlaları savurdu. küvetin dışına elini uzattı. Telefonunu ıslak eliyle aldı.
Telefon arka planında güzel Meltem, onun deyişi ile Brise vardı. Kırmızı şaraptan nefret ederdi Brise. Ona rağmen Viktor'un elinden şarap içtiği bir fotoğraftı.
Onu kendine çok yakıştırıyordu.
Aynı zamanda ona yakışmadığını düşünüyordu.
Meltem kadınların en üst mertebesiydi ona göre. Asil, cesur ve zeki. Erkeklere zulüm de ederdi, kadınları göğe de çıkartırdı. Viktor'a sırılsıklam aşıktı.
O halde şimdi Tufan denen o şeytanla ne işi vardı?
Aynı videoyu başa sarıp sarıp durdu küvetin içinde. Üzerindeki siyah gömlek pantolon takımı sırılsıklamdı. Telefona uzandığı kolu baştan aşağı yere sular damlattı.
Dans... Tango... Şeytanın eli Brise'nin belinde. Onu eğdi. Boynuna doğru bir şeyler fısıldadı. Brise yine kıpkırmızı giyinmiş. Daracık elbisesi. Bir eli sıkıca şeytana tutunuyor. Destek arıyor. Düşmekten korkuyor.
"Bu işte bir iş var," dedi başı olumsuz sallanırken. "Brise'nin vardır bir planı. Benim karım zekidir," dedi küvetin içinde. Başını tepesinde dikilen papaza kaldırdı. "Tanrı'nın oğlu İsa adına, sen söyle bana. Bunlar benim Brise'me büyü mü yaptı yoksa?"
"Haç kolyesini çıkartmış," dedi papaz gözleri videodayken. "Bu iblisler onun aklını karıştırmış olmalı."
"Öyle olmalı," dedi Viktor. Videoyu bir daha izledi. Ve bir daha. Başını onu şaşkın şaşkın izleyen yoldaşlarına kaldırdı.
"Brise sizden biriyle iletişime geçmeye çalıştı mı? Yardım istedi mi? Ya da zorla tutulduğuna dair ibareler sergiledi mi?"
"Nein, lider." Yutkundu göz kapakları dahi dövmeli Alman yoldaşı. "Zaten videoda belli. Ben onu büyü ile kandırdıklarına inanmıyorum. Oldukça mutlu duruyor."
Viktor'un yeşil mavi gözleri güvenliğe çıktı. Birkaç saniye adamın yüzünü izledi ve doğruldu. Üzerindeki kıyafetler yere sırılsıklam su damlattı.
"Ne dedin sen yoldaş?"
"Kabullenmelisin lider," dedi hızla. Yanındaki diğer güvenliğe başıyla onay verdi. İçinde tuttuğu zehri akıttı. "Hitler ne dedi? Halk, arzusu bir kere tatmin edildi mi, kendini idare edenlere körü körüne bağlanır ve kavga kuvveti olmaktan çıkar."
"Hitler'in adını ağzına almadan önce o pis ağzını yıka," dedi bir yoldaş sinirle, Almanca. "Liderimizin eşi patroniçe hakkında saygısızlık yapamazsın."
"Bir şey demedim Leute," dedi diğeri gülümserken. "Ben yalnızca patroniçenin güç kimdeyse ona gitmesine şaşırmıyorum. Sırf Tufan'a yalakalık olsun diye bu kadının yanarken görüntülerini kurul toplantısı sırasında aynı anda hepsi birden bizim liderimize göndermediler mi?"
"Ach lider," diye devam etti. "Meltem için sembolik bir mezar bile yaptırmıştı. Cesedi bulunamayan kadının boş mezarında geceleri uyurdu. Öyle aşıktı." Dudak büktü. "Meğerse bu kadın hiç yakılmamış bile. Bir başkasını koymuşlar oraya. Lideri üzmek içinmiş her şey."
"Biraz daha konuşursan sikini kırarım," dedi Viktor küvetten çıkarken. Sonra kahkaha attı. Göz çevresi kısıldı. "Brise asla bana ihanet etmez. Siz Türk diye güvenmiyorsunuz, sevmiyorsunuz. Ama o birçok Alman'dan daha üstün bir kadın."
"Tanrı seni korusun," dedi papaz gözleri açılırken. "Alman ırkı üstüne çıkan bir ırk henüz doğmamıştır."
"Bu video nereden çıktı?" diye sordu bir tanesi sigara yakarken.
"Bunların karı gibi mesajlaştığı bir laklak grupları vardı ya," dedi diğer yoldaş yavaşça. "Oraya göndermişler. Kayseri isimli moruk göndermiş."
"Hayır," dedi Viktor başını olumsuz sallarken. "Hayır, hayır." Alnını duvara dayadı. "Brise bunu yapmaz. Bir planı vardır. Bensiz nefes dahi almaz."
"Hayır," dedi tekrar. "Nasıl da dans ediyor öyle o şeytanla?" Gözleri kısıldı. "Bu görüntüler gerçek olamaz."
"Üzgünüm. Yapay zeka olup olmadığını kontrol ettik. Gerçek maalesef."
"Değil," dedi Viktor eliyle duvarı severken.O görüntülerde Meltem oldukça heyecanlı duruyordu.
"Arkada asılı olan herifler," dedi yoldaş. "Hans, Johannes ve Philip. Onları da öldürmüşler."
"Hayır," dedi Viktor gülerken. Duvarı sevmeye devam etti. "Bu gerçek değil. Bu Meltem değil."
"Üzgünüm patron."
Viktor'un gözleri karardı. Doğruldu ve karşısındaki adama doğru adımladı. "Hitler'in çok güzel bir sözü daha vardır," dedi sırıtırken. "Neydi o?"
"Ach," dedi yoldaş ve yere baktı. Düşündü. Almanca devam etti. "Zayıfa acımak doğaya ihanettir."
"Hayır," dedi Viktor sırıtırken. "Bir tane daha..." Gözlerini kıstı. "Düşün yoldaş."
"Eğer her şey çok çalışmakla olsaydı ormanın kıralı aslan değil eşek olurdu." Merakla başını kaldırdı. "Bu mu bahsettiğin alıntı, liderim?"
"Nein!" dedi sinirle. "Bir tane daha! Söyle derhal!" Geri geri adımladı. Elini uzattı. "Verin bana şu silahı!"
"Meryem aşkına, ne yapıyorsun lider? Bulacağım o sözü! Nolur bir şans daha ver!"
"Sen çok kafa sikiyorsun," dedi Viktor gözlerini kısarak. Silahı kendi kafasına koydu ve kahkaha attı. Kafasına sertçe vurdu. "Benim!" Bir daha. "Kafamı!" Tekrar vurdu kendine. "Sikiyorsun! Amına koyduğumun çocuğu! Hurensohn! Arschgeige!"
Belki de tüm sinirini kendi adamından çıkartırcasına eline bırakılan Alman tipi silahı ona doğrulttu.
"Ben biliyorum lider!" dedi bir yoldaş heyecanla. Kahkaha attı. "Vedalar zamansızdır."
"Evet! Evet! Evet!" dedi Viktor, heyecanla gülerken. "Bildin lan! Aferin!" Gözleri karardı. "Zamansız bir elveda."
"Dur!"
Ateş etti. Yoldaşı öldürdü. Bu yoldaş zaten Meltem'i ilk günden beri hiç sevmemişti. Belki Viktor geç bile kaldığını düşündü.
Yoldaş bir anda geriye doğru düşerken alnından kan fışkırdı. Elleri iki yana açık, sırt üstü terk edilmiş kilisenin ortasında can verdi.
"Kutsal bir ölüm oldu," dedi papaz sırıtırken. "İsa'nın huzurunda can verdi."
Viktor derin nefes verip yanındaki bir diğer adama döndü.
"Zengin altyapısı olan rastgele, bizimle bağlantısı bulunmayan bir adam bulun. Tufan'dan borç istermişçesine kiralayın. Fethiye'deki gece kulübüne yollayın." Gözlerini kıstı. "Gerekirse kendiyle bir o gece kulübünü patlatsın."
"Emrin olur lider," dedi yoldaş hızla. "Verecekli gibi birini bulacağız hemen." Elini şıklattı. "Lukas, fırlayın!"
Viktor son kez videoya baktı. "Biliyorum hazinem," dedi yavaşça. "Zorla oradasın. Kimse göremez," Gözleri kısıldı. "Kimse anlamaz o bakışları. Ama biliyorum. Orada zorla tutuluyorsun. Bunu görebiliyorum."
Ve seni oradan çekip alacağım. Ant içerim ki cehennemden kurtarıp tekrar sana cenneti yaşatacağım.
Adım atılan bazı yollarda dönüş yoktur; çünkü rüzgar seni istemesen de savurur. Ve bazen de bu rüzgarlar ayaklarını bile üfürürken yakıp kavurur.
Kolay yoldan elde edilen hiçbir şey ardına bakmadan ilerlemeni sağlamazdı. Bunlardan en büyüğüydü para. İnsanlara biçilen atmış yetmiş kaftanlık ömürlerden ibaret miktarları elbette elimi kolumu sallayıp alamayacaktım. Bunun farkındaydım.
Ama bu kadarı çok fazlaydı.
Ben de insandım...
Bu doğruydu, kardeşim içindi tüm savaşlarım ama artık aklımın ucuna kadar karartıldım. Gururum hiçe sayıldı. Oradan oraya oynatıldım. Bir adamın ayaklarına kapanmam beklendi.
O kadar da değildi...
Geri geri adımlarken nefesimi düzenliyordum. Zihnim de zannımca bedenim gibi çalkalanıyordu. Ellerimi saç diplerime götürürken, "Yeter!" diye çığlık attım. Dursun istedim. Durulsun istedim.
Çünkü nergis çiçekleri tufanlarda savrulmak için uygun değildi. Onlar narin ve huzurlu toprakların nefesiydi. Kor alevler değildi onların yeri.
"Yeter!" diye haykırdım gözlerim alevlenirken. Her zerrem Tufan'ı boğmak istedi. Ellerimle onu boğazlamak, hatta gözlerinin içine baka baka onun canını almak istedim.
"Bıktım," derken fütursuzca geri geri gitmeye devam ettim. Yolun karşısındaki kaldırıma topuklarım dokununca geriye düştüm.
"Bıktım!" diye çığlık attım. Ellerimi kaldırıma vurdum. "Bıktım senin oyunlarından! Akıl hastası sorunlu ruh emici seni!"
Doğrulurken ileri doğru sekteye uğradım. İşaret parmağımı girişteki güvenliklere savurdum. Avazım çıktığı kadar. Bağırdım. Haykırdım. Son nefesime kadar.
"Bana bakın Tufan'ın kuçu kuçuları! Söyleyin o patronunuza onun ayaklarına kapanmaktansa bu dünyadaki tüm nergisleri köklerinden koparır ateşe veririm!" diye çığlık attım.
Bana şaşkınlıkla bakıyorlardı.
"Duydunuz mu! Babası sikişikler!" diye haykırdım. "Küçük bir çocuğu alet edecek kadar alçalmış herifler!" Bir an gözlerimi kocaman açtım ve onlara doğru başımı eğdim. "İtlaf edilmeniz lazım," dedim kontrolsüz mimiklerle. "Sizin bu çiftliğinizi komple havaya uçurmak lazım!"
Çantamdan telefonumu çıkarttım. Günlerdir dokunulmamasına rağmen pili ölmüştü. "Noldu?" dedim bana hala şaşkınlıkla baktıkları sırada. Kahkaha attım. "Noldu, he? Polisten mi korktunuz!"
"Bu kadarsınız işte," dedim yüzümü ekşitip. "Siz kendi çöplüğünüzde adamsınız anca! Sizi mahvederim ben! Siz beni tanımadınız." Başımı olumlu salladım.
"Göreceksiniz siz. Siz beni tanımadınız."
Kapı açıldığında nefesimi tuttum. Tufan bıkkınlıkla ellerini ceplerine atmış, uzaktan bana bakıyordu. Kocaman cüssesi. İki metreye yakın boyu. Başı hafif yana eğik, ifadesi kasvetli.
"Ne yaygara kopartıyorsun Nergis?"
Hızla ona doğru adımladım ve çiftliğe doğru, cama baktım. Sena çoktan içeri geçmişti. Zaten o cama bilerek çıkartmışlardı onu. Ben göreyim diyeydi.
"Siz beni hiç tanımadınız," dedim bir gözüm seğirirken. Başımı tepeye kaldırıp onun yüzüne baktım. "Ben sizin gibi adamları dolandırmakta bir numarayım."
Varla yok sırıttı ve sağa sola baktı. Bana doğru eğildi. Fısıldadı. "Ben de senin gibilerin hayatını sikmekte bir numarayım."
Doğrulduğu sırada yüzüne yumruk atmamak için birkaç adım geriye gittim.
"Kapanacaksan bekliyorum," dedi, hummalı gülüşle.
Dudaklarımı yaladığımda gözleri kısaca dudaklarıma kaydı. "Siz beni hiç tanımadınız," dedim tekrar. "Size bunu ödeteceğim."
"Sen önce borcunu öde," dedi arkasını dönerken. "Çiftliğimin önünde sesini yükseltme bir daha. Hayvanlarım tedirgin oluyor."
Durup bana döndü. Sırıtıyordu. "Kapanmak istersen," dedi ayaklarını gösterip. "Buradayım."
"Bekle sen," dedim arkasını döndüğü sırada. Çetin ise gülümseyerek bana el salladı. Keşmekeş bakıyordu.
Kapı kapandı.
Cüzdanıma gitti elim. Kartım vardı.
"Düşün Nergis," dedim hızla. Çiftlik yolundan aşağı doğru inmeye başladım. İpsiz sapsız, bomboş bir araziydi. "Düşün, bulursun sen."
Dakikalarca yürüdüm. Durup hep arkamı döndüm. Takip edilmek istemedim. Sena orada kalmıştı.
Sena, orada kalmıştı.
Kaçtığım, kurtulmak için dua ettiğim o evde onu bırakmıştım.
Bodrum'un bir ara sokağına vardığım gibi yola atladım. Arabaları bir bir durdurmaya kalktım ama kimse benim için durmadı. İnsanlar kuvvetle muhtemel bu saatte bu kıyafet ile beni eskort sandı.
Bir taksi gördüğümde hızla bağırdım. "Dur lütfen!" diye elimi salladım. Dibime vardı ve durdu.
Oturduğum gibi yaşlı adam başını bana çevirdi. "Hayrola kızım?" dedi, anlamış gibi. Akli dengemle oynanmasına rağmen bedenimin de sanki dayakla öldürülmek istendiğini hissetmiş gibi.
"Abi merkeze gideceğiz, Muğla'ya," dedim geriye yaslanırken. Yutkundum.
"Sen iyi misin evladım?" derken çekinerek üzerime baktı. "Birileri sana bir şey mi yaptı?"
"Yok abi iyiyim," dedim. Camı açtım. Elimi çıkarttım.
Arabayı Bodrum'daki çiftlikten uzaklaştırdığı sırada elimi camdan uzatmış, yoldaki ağaçları izliyordum. Bir bir önümden geçiyorlardı. Hava gecenin beşi civarlarıydı. Güneş doğmak için dakika sayıyordu.
Muğla'ya iyice yaklaştığımızda aklımda sürekli aynı şeyler dönüyordu. "Yeterince sabrettim," dedim kendi kendime. "Yeterince alttan aldım. Yeterince," Gözlerim kısıldı. "Hep," Hırsla. "Hep kendimden ödün verdim," Kısıkça. "Ne istese yaptım."
Yandaki taksici abiye döndüm. "Ama bu adam benim tepeme çıktı," dedim başımı olumlu sallarken. "Bu adam," Sesim yükseldi artık. "Bu adam benim gururumla oynamaya kalktı. Neden?"
"Neden evladım?" diye sordu adam şaşkınlıkla. Belki de benim gözleri dönmüş halimden korktu ve sadece ayak uydurdu.
"Çünkü," dedim gülerek. "Çünkü Nergis köle. Nergis kalk. Nergis otur. Nergis ağzını arala." Durup adama döndüm. "Sigara içirdiği için öyle demişti yani." Tekrar dışarı baktım. "Nergis kurul toplantısı var. Nergis, Meltem olacaksın. Nergis. Nergis. Nergis." Gözlerim kısıldı. Yan aynadan arkamızda bizi takip eden siyah bir jip olduğunu fark ettim ve taksici abinin omzuna vurdum.
"Çek sağa abi."
"Anlamadım kızım?"
"Çek çek," dediğim sırada otobanda dörtlüleri yaktı. Yavaşça acil şeridine arabayı sürdü ve durdu. Arkamızdaki jip bizim biraz önümüze geçtiğinde aynı şekilde acil şeridinde duraksadı.
"Bekle abi," dedim arabadan inerken. "Sakın bir yere ayrılma lütfen."
Kapının kapısını sertçe kapattım. Yüzüme bir anda buz gibi bir rüzgar esti. Yandan süratla geçen arabaların ışıkları bir bir gözlerimi aydınlattı. Öne doğru adımladığım sırada park eden jipten biri indi.
Çetin.
Sırıtarak bana döndü. "Nergis Hanım!" dedi bağırıp, biraz öne eğilirken. "Ne oldu da durdunuz? Yoksa sizi takip etmemizde bir mahsur mu gördünüz?" Ellerini kaldırdı. "La! La! La! Nergis'i Viktor'dan korumak için Çetin bu-ra-da!"
Birkaç saniye onu izledim. Çantamdan telefonumu çıkarttım ve kulağıma götürdüm. Kapalıydı telefon ama o bunu bilmiyordu.
"Alo polis mi!" derken bir gözüm seğirdi. Bir anda ağlamaklı yaptım sesimi. "Evet... Bir ihbarda bulunacaktım," dedim ve başımı hafif yana eğdim. Gözlerimi kısıp jipin plakasını okudum.
"48 TAU 1984!"
Ben konuştukça Çetin'in sırıtan ifadesi soldu. Orkestra şefi gibi kaldırdığı ellerini indirdi yavaşça. En sonunda yutkundu.
Kekeledim. "Siyah bir jip. İçinde bulunduğum taksiyi yol boyu takip ve taciz etti. Bir kadın olarak çok korkuyorum! İçerisinde ayı gibi bir adam var! Otobandayız! İlk çevirmede kendisini durdurup kimlik kontrolü yaparsanız çok sevinirim!"
Ağlamaklı bir şekilde telefonu kapattım. Telefonu çantama koydum. "Bir daha beni takip etmeye kalkarsan bu sefer çiftliğinize ve zincirli bodrum katınıza şafak operasyonu yaptırırım."
"Hanımefendi bacım kadını sen ne yaptın amına koyayım?" diye sordu şaşkınlıkla. "Lan araba patronun üzerine kayıtlı! Lan sen manyak mısın! Polise niye verdin plakayı!"
Omuz silktim ve taksiye doğru adımladım. "Bir daha beni sakın takip etme. Kardeşime dokunmaya kalkarsanız yalnızca polisi değil tüm dünyayı haberdar ederim, ne bok olduğunuza dair."
Taksiye bindiğim sırada Çetin telefonuna sarıldı. Birilerini aramaya başladı ama arabasını ileride bir çevirme varsa diye hiç çalıştırıp yola devam etmedi.
"Gidebiliriz abi," dedim kapıyı kapatıp. İlerlediğimiz sırada Çetin ile göz göze geldik. Bana hep el sallardı. Bu sefer de ben sallamak istedim. O telaşla telefonda bir şeyler anlatırken ben gülerek ona el salladım.
Sanırım artık son damlamı da aşmıştım. Akli melekelerimin yerinde olmadığını düşündüm. Bir cinnet belki, belki de bir patlama. Büyük bir sıfır noktasından sonsuzluğa ulaşma. Delirdim ama. Delirttiler beni.
Yola devam ettik. Ondan kurtulduğumu düşündüm. En azından bir süreliğine arkamda değildi.
Sonunda büyük evin önünde taksi durdu. Ona pekçe para verdim ve arabadan indim. Eve baktım. Evime. Zamanında tek derdimiz akşam pişecek yemeklerin vegan olup olmadığı olan evime. Şahin ve Sena'nın top oynadığı, Mürekkep'in dövmeler yaptığı evime.
Akşamları terasta yaptığımız alkollü sohbetler, sabahları Sena'yı okula bıraktıktan sonra yaptığımız serserilikler.
Sena kansere yakalanmadan önce ne kadar büyük bir nimetin içinde yüzdüğümü fark ettim. Bunu o zamanlar tam anlayamıyordu insan. Elinden gidince fark ediyordu bazı şeyleri.
Keşke öyle olmasaydı. Olmuştu ama artık. Çünkü giden zaman gelmiyordu geri.
Evin ışıkları kapalıydı. Saksının altından anahtarı aldım ve dış kapıyı açtım. Kapıyı iterken gıcırdadı. Evin içi bana baktı, ben evin içindeki maziyle bakıştım.
Burayı da yabancılaştırdım kendime. Burası değildi belki de evim zaten, buradaki insanlardı burayı güzelleştiren.
Çantamı koltuğa koyduğum sırada mutfağın loş ışığını gördüm. Topuklularımı yana çıkarttım ve mutfağa doğru adımladım.
"Mür?" diye seslendim gece sessizliğine doğru. "Şahin? Ben geldim."
"Nergis?" sesi ile mutfak ışığını açtım. Şahin gözleri kocaman olarak bana baktı. Mutfaktaki masada oturmuş, önündeki bilgisayardan kodlama yapıyordu. Muhtemelen benim koordinatlarımı arıyordu diye düşündüm.
İnanamamış gibi birkaç saniye yüzüme baktı ve bir anda sandalyesini geriye itip ayaklandı. Bana doğru adımlayıp beni sarmaladı. Kollarımı onun boynuna sardığım sırada gözlerim kapandı.
"Allah'ım şükürler olsun," dedi yüzünü omzuma gömerken. "Buradasın."
"Şahin... Sena," dedim ağlarken. "Onlarda kaldı. Elimizden aldılar. Bebeğimi orada bıraktım."
"Şşt," dedi saçlarımı severken. "Tamam dur. Hayattasın. Dur."
"Aldılar!" dedim, sesim boğuk çıktı. Basbayağı kahroldum. Şahin'i beklemişim ağlamak için. Öyle özlemişim. Ya da güçlü durmaya çalışmaktan sıkılmıştım. Belki de güçsüzlükten.
Karmakarışık işte.
Benden ayrılıp hızla üst kata doğru bağırdı. "Mürekkep kalk lan! Bırak manifort mu manifesto mu ne sikimse işte onu yapmayı bırak! Lan geldi geri! Nergis geldi lan!"
"Ne!" diye bir çığlık duydum üst kattan. Mürekkep merdivenleri ikişer ikişer inerek bir anda bana doğru adımladı ve beni kucakladı.
"Biliyordum!" diye bağırdı. "Biliyordum işte kız kardeşim tek parça!" Geri çekildi ve yanaklarımı tuttu. "Var mı bir şeyin?" Kollarıma, boynuma, geri çekip sırtıma baktı. "Yok," derken nefes verdi. "Nergis öldük öldük dirildik."
"Sena," dedim gözlerimi silerken. Alt dudağım büzüldü ama gülüyordum. "Sena'yı aldı. Geri vermiyor."
"Bizi adamlar yaka paça hastaneden kovdu," dedi Şahin hızla. "Montenegro'daydık gözümü bir açtım buradayım. Bayılttılar mı ne yaptılar anlamadım. Bir baktım Sena yanımızda yok amına koyayım. Meğer çiftlikteymiş. Doktoru da onun yanındaymış."
"Sen nereden biliyorsun?" Bir an duraksadım. "Şahin?" dedim merakla. "Sen hiç ben kayıp olduğum için polise gittin mi?"
Gözleri açılırken Mür'e döndü. "Hayır gitmedik. Gidersek Sena'yı bir daha göremezsiniz dediler. Hem zaten," dediği sırada Mürekkep onu susturmak için boğazını temizledi.
"Hem zaten ne?" diye sordum.
"Şey işte," dedi ve bir an dayanamadı. Çocuk gibi sesini inceltti. "Gayet iyi duruyordun Nergis. Dans ettiğin bir video yolladılar bize. Keyfin yerindeydi o adamla. Yani şaşırdık."
Sinirden gözüm seğirdi. Gülümsedim. "Anlamadım?"
"Yani ne bileyim aman," dedi ve duraksadı. Gözlerimin inine doğru aklındakileri akıttı. "Bu kadar yakın olmanıza gerek var mıydı? Tango falan..."
Gözlerim kocaman oldu ama şaşkınlıktan değil kırıklıktan. Ne diyeceğimi bilemedim. Gülümsedim.
"Beni hiç mi tanımadın?" diye hesap sordum, yavaşça.
"Hayır tabii ki o anlamda söylemedi," dedi Mürekkep araya girip. "Biz senin kardeşin için verdiğin savaşta yanındayız. Ne yaparsan yap da arkandayız."
"Ne yaparsan yap mı?" dedim ama gülümsemem ağlamaklı oldu. "Ben onunla keyif sürmedim."
"Yok yok!" dedi Şahin bana adımlarken. Saçlarımı sevdi. "Keyifteydin demiyorum ama iyi duruyordun yani. Sena da iyiydi. Aynı evde birlikte yaşıyormuşsunuz."
"Size böyle mi dediler?" dedim gülümserken. Şahin'in elini itekledim. "Benim Tufan ile birlikte o evde kız kardeşimi tedavi ettirdiğimi mi söylediler? Böyle mutlu aile tablosu... Sizi unuttuğumu ya da bıraktığımı mı düşündünüz?"
"Hiç aramadın Nergis," dedi yavaşça. "Her aradığımda suratıma kapattın. Hem yemekte bir sürü adamla oturuyordun. Gördük fotoğraflarda. Yolladılar diyorum sana."
"Peki," dedim gülümserken. "Özür dilerim sizi sattığım için."
Arkamı döndüğüm sırada Mür kolumu tuttu. "Biz öyle bir şey düşünmedik," dedi ama kolumu çekiştirdim. "Biz sadece biraz kırıldık."
"Ya siz ben ne yaşadım biliyor musunuz? Nasıl sizi bıraktığımı düşünürsünüz?" dedim ama devam etmedim. Etmeme gerek yoktu. O an için benden bir açıklamayı hak ettiklerini düşünmedim.
"Ben keyif sürmedim," dedim yavaşça. Sadece hesap sormak istedim. "O şeytanın kollarında kendimi iyi hissettiğimi mi düşündün Şahin?"
"Hayır sadece neden polise gitmediğimi açıklıyorum," dedi ve nefes verdi.
"Anladım," dedim gülümserken.
Paramparça hissettim. Gözlerime bakıp sustular. Mürekkep bir şey söyleyecek gibiydi ama ben ona sırtımı döndüm.
"Odamdayım," dedim.
"Nergis Çiçeğim!" dedi Şahin arkamdan. "Yemin ederim kötü anlamda demedim. Sabah Sena'yla ilgili tekrar konuşuruz. O çiftlikten onu almamız gerekiyor!"
"İyi geceler," dediğim sırada Mürekkep sinirle Şahin'e baktı.
Basamakları bir bir çıktım. Odaya girdim.
Kapı kapandıktan sonra ruhum sessizliğe gömüldü ama sessizlik huzur değildi. Sessizlik Tufan'ın ta kendisiydi.
"Ne yapsam olmuyor," dedim yere çökerken. İnledim sessizce. Ağlamaya başladım. "Ne yapsam olmuyor."
Şahin'in söyledikleri ve imaları beni daha da parçaladı. Günlerce kapalı bir odada ışıksız bir şekilde zincirlenmenin sonucuydu belki de tüm bunlar.
Aklımı sağlıklı kullanamadım artık.
Aklım var mıydı?
Doğruldum.
Komodinin çekmecesine yürüdüm. Kendime çekip içindeki büyük metal silahı aldım. Sessizce ağlarken kolumu ısırdım. "Yapamıyorum," dedim ağlarken. "Ben iyi bir abla olamadım. Beceremiyorum."
Yere çöktüm. Baktım tavana. Gülümsedim.
"Nereye baksam olmuyor," dedim ama gözlerim hiç durmadı. "Olduramıyorum."
Telefonu şarja taktım ve kamerayı açtım. Parmaklarım titrese de kayda bastım. Kendi yansımamdan kameraya değil de Sena'ya baktım. Onun minicik gözlerine. Kendi gözlerimde.
"Sena, benim güzel prensesim," dedim silahı bacağıma koyup. Güldüm ekrana bakarken. Bir yandan da gözlerimi sildim. "Bal kızım, her şeyim. Ablan biraz deli bugün ama sana her zaman söz verdim ya... Her hikayeyi anlatırım dedim. Bu da benim hikayem."
Burnumu çekip güldüm. "Her hikaye mutlu bitmeyebilir. Bazen ablalar da yorulabilir."
Yüzüm ekşidi. İçim kaynadı. "Korkma tamam mı?" derken sesim titredi. Gözlerimi ovarken silah bacaklarımın arasında beni ürpertti.
Birkaç saniye yüzümü kapatıp ağladım. Sessiz ama içten. Bilhassa yürekten.
"Ben bazen kendi içimde kayboluyorum ama seni hiç bırakmadım. Bırakmam da. Benim küçük yıldızım, ışığım." Güldüm ağladığım sırada. "Siz Mür ablanla Montenegro'daki hastanede yıldızları sayarken ben uzaktayım diye bir eksik saymıştınız ya? Beni artık hep tam sayacaksınız."
Derin bir nefes verdim. Yutkundum. Boğazımdan bir kurşun aktı gibi. Boğuldum.
"Belki bir gün bu videoyu izlersin. Belki hiç izlemezsin ama bil ki ben seni hep korumak istedim. Hep senin için yaşamak istedim. Hep seni yaşatmak istedim."
Alt dudağım büzüldü inlerken. Yine hırs dolu ağlamaya başladım. "Ama bazen yaşamak beni çok yoruyor bal kızım."
Duraksadım. Gözlerimi ovdum. "Bazen ablalar da savaşmaktan yorulabilir. Anneyle babayı özleyebilir ablalar. Onların yanına gitmek isteyebilir." Silaha indirdim başımı.
"Senin ablan seni hep çok sevdi." Gözlerim karardı. Ekranı göremedim. "Ve bu abla artık bir adamın kuklası olmaktan vazgeçti."
Fısıldadım. Kameraya eğildim. "Seni çok seviyorum bal kızım. Mürekkep ve Şahin'e emanetsin. Onlar bir yol bulur. Bulamazlarsa tüm yolları sen çizeceksin. Öyle güçlü, öyle güzelsin."
Videoyu kapattım.
Telefonu yere koydum. Derin bir nefes aldım. Silaha parmağımı sürttüm. Yatağın dibinde otururken karanlık odada bir tütün sardım ve ateşledim. Dumanı yavaşça üfledim. Başımı kaldırdım ve son kez, telefonumdan bir müzik açtım.
Kanun mu bu yalnızlık? İçindeki yabancı El üstünde dururken Kuyuya düşen
Alnımda yazanlar mı? Aklımda kalanlar mı? Oyunbozan mı haklı? Biri söylese
Sigarayı içime doldurdum. Tavana doğru konuştum.
"Biliyor musun Tufan?" dedim sanki beni bir yerden izliyormuş gibi. Belki gerçekten izledi. Şarkı çalmaya devam etti.
Dumanı üfledim. "Artık senden korkmuyorum. Ne senin zincirlerinden ne kameralarından."
Silahı şakağıma dayadım. Sigaradan bir kez daha içtim.
"Çünkü sen beni ne kadar kilitlersen kilitle ben senden önce çıkmayı öğreniyorum."
Sigara bitti. Yine bir sigara sardım. Onu yakma fırsatım olmadı.
Çünkü tam o anda alt kattan bir ses duydum. Mürekkep bağırdı. Biri zorla kapıyı kırdı. Gözlerimi kapattım. Ellerim titriyordu.
Gözlerim köreldi. Derin bir nefes aldım. Artık her şey bitti.
Üst kata doğru çıkan büyük adım seslerini duydum. Öfkeli. Hırslı.
Kapı açıldığında gözlerimi açtım. Başımı ona çevirdim. Karanlık odada göz göze geldik.
Tufan Ali Uluhan.
Panik. Telaş. Yırtılmış bir ifade. Yenilmekten korkuyordu. Hala çözmeye çalıştığı bir denklem gibiydim onun için. Farkındaydım bunun.
"Nergis," dedi elini bana uzatırken. Nefes nefeseydi. Hemen arkasında Çetin vardı. Şahin ve Mürekkep ise onların dibinde içeri bakmak için an kolluyorlardı.
"Patron?" dedim gülümserken. "Ne oldu? Meltem ikinciye ölüyor. Ondan mı korktun?"
Korktuğunu gördüm. İlk kez o paniklemişti ve ben çok sakindim.
"Bırak onu," dedi. Bana uzattığı elini salladı. "Gel. Konuşalım."
"Bir veda videosu çektim patron," dedim. Önüme döndüm. Namluyu şakağıma daha sert bastırdım. "Sana değil. Sena'ya." Gülümsedim. "Ama korkma. Bu bir ölüm değil. Bu bir özgürlük videosu. Ve ben hala hayattayım."
"Bırak onu," dedi eli inmezken. Yutkundu. Siyah gözleri ölümden korkar gibi durdu. "Bırak tamam gel kardeşinin yanına. Seni özlemiş kardeşin. Yanında ol onun."
Gözlerimi kırpmadan ona baktım. "Neden hala hayattayım biliyor musun? Çünkü artık seninle ölmeyeceğim. Seninle yaşamayacağım da." Gözlerimi kıstım. "Ben sadece kendimle var olacağım ve sen de artık bunu izlemek zorundasın."
"Çocuklaşma," dedi. Koyu sesi telaşlı geldi. "Bak tamam. Gel çiftliğe götüreyim seni. Ayağına kadar geldim. Gel hadi."
"Cık," dedim gülümserken. "İstemiyorum. Ben artık yoruldum."
"Özür dilerim," dedi. Kendi dediğine sinirlenmiş gibiydi ama mimiklerini çok ustaca kontrol etti. "Tamam özür dilerim gel ne bok yapıyorsan yap. Sesine de katlanırım, boynunu da kopartmak istemem artık senin."
"Cık," dedim sırıtırken. Başımı olumsuz salladım. "Senin özrün bana işlemez."
"Bak tam ileride," dedi hızla camdan beriyi gösterip. "Bir keskin nişancı var. Elindekine vurmak üzere. O vurmadan sen bırak."
"Bırakmam ki!" dedim gülerken. "Ben senin dediğin hiçbir şeyi yapmam artık. Çünkü sen insanın beynini yiyorsun," dedim kahkaha atarken. "Sen insanı delirtiyorsun patron. Sen beni dövmüyorsun ama psikolojimi sikip atıyorsun." Gözlerimi kıstım. "Sen beni mahvediyorsun patron."
"Özür dilerim," dedi üçüncü kez. Ömründe özür dilediği ilk insan olduğumu düşündüm. Yutkundu. Loş odada bile adem elmasını gördüm.
"Tamam gel sana bir daha bir şey demeyeceğim. Gel hadi çiftliğe götüreyim seni."
Ayaklandım silah şakağımdayken. Komodinde duran sarılı tütünü aldım ve ağzıma götürdüm. Tufan'a doğru adımladım. Başımı ona kaldırdım.
"Çok mu korktun?" dedim alt dudağımı büzerek. Dudağımdaki sigara izmariti ezilip büzüldü. "Kıyamam sana ben."
"O silahı elinden alırsam ne yaparım biliyor musun?"
"Duyduk!" dedim gülerek girişe dönerken. Şahin ve Mür anlamsızca beni izliyordu. Çetin ise şaşkın ve telaşla bana bakıyordu. Sanırım Tufan'ı vurmamdan korkuyordu.
"Silahlarla kadınlara yaptığın şeyi duyduk!" Alt dudağımı büzdüm. "Pompalı mı yoksa benimki gibi mi o silahlar? Kadınlara soktuğun yani."
"Bunun kafa uçmuş," dedi Çetin hızla. "Abi ne yapsak?"
"Bekle bir," dedi Tufan gözlerini kısarak. Karanlıkta seçmeye çalıştı. Elimdeki silaha baktı. "Ne lan bu?"
"Ne mi?" dedim ve hızla silahı şakağımdan çektim. Dudaklarımın arasındaki sigaraya doğru tuttum. Ateşledim.
Ateş yandı. Ateş... Bildiğin. Ateş.
Tufan'ın gözleri anlamsızca kırpılırken ben sırıtarak yaktığım sigaradan bir duman çektim. Gerçeğinden ayırt edilemeyen bir çakmak. Silah görünümlü. Şahin'in işleri işte. İşe yarama konusunda benim elime düştü.
Biliyordum, Tufan beni gözetliyordu. Ya telefon kameramdan ya da evimin bir yerlerine sokuşturduğu gizli kameralardan. Kendimi öldüreceğimi sanıp beni almaya geldi. Ve şimdi beni paşa paşa kardeşimin yanına götürecekti.
Dudaklarımı yaladım.
"Len!" dedi Çetin şaşkınlıkla. Mürekkep'e döndü. "Çakmak mı len o manyağın elindeki!"
"Evet," dedi Mür hala anlamsızca bana bakarken. "Ne yaptı böyle şimdi bu deli?" Çetin'e baktı ve onu itekledi. "Uzak durur musun benden? Parfüm yalamışsın sanki. Buram buram erkek kokuyorsun."
Çetin şaşkınlıkla yakasını koklarken ben Tufan'a bakmaktan hiç vazgeçmedim.
Sigarayı parmaklarımın arasına aldım. Dumanı tekrar yana üfledim.
"Canın çektiyse ağzını arala patron," dedim hırs dolu.
Göz bebeklerim büyüdü hissettim. "Titreme lütfen. Daha beni paşa paşa arabana bindirip kardeşimin yanına götüreceksin," Gözlerimi kıstım. "Kapanmamı istediğin o ayaklarını kullanarak."
Dudakları yukarı kıvrıldı. Dudaklarıma baktı.
"Ben sana değil, sen bana muhtaçsın. Meltem ikinci kez ölsün istemiyorsan," dedim ve kaşlarımla kapıyı gösterdim. "Çiftliğe dönebiliriz." Gözlerimi belerttim. Fısıldadım. "Tamam mı patron?"
"Seni küçük şeytan," diye mırıldandı sırıtırken. Gözleri gözlerime çıktı. "Beni kendinle mi tehdit ediyorsun o çocuk aklınla?"
"Hım hım," diye gülümsedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "İşine gelirse patron. Gidelim mi? Kardeşimi özledim."
Sigara dumanı tavan arasında asılı kaldı.
Tıpkı senin gölgen gibi, Tufan. Ama ben artık o gölgeyi de yakarım, kuklaların başlarını da koparırım. Çünkü senin ayaklarına kapanmaktansa seninle birlikte cayır cayır yanarım.