Ceylin Petrikor

16. BÖLÜM : PAVLOV'UN KÖPEKLERİ

Bölüm 16 / 22

16. BÖLÜM : PAVLOV'UN KÖPEKLERİ

Pavlov, bilim için etkileyici; etik için tartışmalı bir bilim adamıydı. Köpeklere zil çalarak salya akıtmayı öğretti.

Köpekler, çalan her zilde bir et gelecek sandı. Onlara böyle öğretildi. Sonra bu köpekler et gelmese bile zil sesiyle heyecanlanmaya koşullandırıldı.

Sovyetler, bu konuda yardım dilendi. Pavlov'un köpekleri günlerce aç bırakıldı. Sonunda tankların altına yerleştirilen etlere kavuştu.

Köpekler artık tankların altında et olduğuna inandı.

Almanlar ile savaşa giren Sovyetler, köpekleri aç bir şekilde savaş meydanına bıraktı. Köpeklerin üzerlerinde bombalar bağlıydı.

Köpekler Alman tanklarının altında et olduğuna inanıyordu artık. Onlara doğru koştular. Açlardı. Alman tanklarının dibine et aramak için vardıklarında bombalar patlatıldı. Sovyetler, köpekleri bu şekilde kullandı.

Ve ne acı ki insanlık Pavlov'un köpekleri ile psikolojide yeni bir çağ atladı.

Klasik koşullanma. Muhtaçlık ve itaat. Kendimi Pavlov'un köpeklerinden biri gibi hissettim. Tek fark, onlar benim gibi zincirli değildi.

Ben ne yaşandığını anlamazken gece sonu varmıştı bile.

"Muazzam bir akşamdı," dedi Kayseri. Zorla gülümsedim. Tüm alkol bedenimden akıp gitmişti o dans sonrası. Belki de Tufan'ın dans adı altında beni kontrol etmesi sonrası.

Zorla gülümsediğim sırada yeni Sivas başını eğdi. "Teşekkür ederiz her şey için."

Yanımdan geçtikleri sırada Tufan hiç konuşmuyordu. Bir an evvel onların gitmesini bekler gibiydi.

Ve kapı kapandı. Nefesim sıkışırken hızla salona doğru adımladım. Tekrar yeraltına girmek istemiyordum. Hiçbir şey olmamış gibi salona girdiğimde hemen arkamdan geldiğini hissettim.

"Ne güzel oldu değil mi patron?" dedim ker bela. Ona döndüm, gülümsemeye çalıştım. "Çok güzel ağırladık onları."

Bana bakıyordu. Hala sarhoş olduğumu sanıyordu ama değildim.

"Manyak mısın kızım sen?" diye sorduğunda yutkundum. Sesi öylesine sert kırıktı. Uzağımda olsa bile iki metre boyuna yetebilmek için başımı kaldırdım.

"Anlamadım patron?" diye sordum, şaşkınlıkla. "Ben ne yaptım ki?"

Bakışı. Sessizliği. Duvarları delerdi.

"Ne dedim ben sana?" diye sordu. Ağzı hafifçe aralık kaldı.

Bana doğru bir adım attığında iki adım geri gittim. Giderken yutkundum ve sandalyenin tepesinden tuttum.

Daha da geldi üzerime doğru. Donakaldım.

"Nergis," diye fısıldadı. Bana o kadar yaklaştı ki kokusunu alabildim. Buzulların arasında alevlendim. "Senin her şeyin bana çok batıyor Nergis," diye sitem etti.

Bana doğru eğildiğinde geri adım atacak yerim yoktu. Belki de bu, Tufan'ın esamesi nedeniyle olmuştu.

"Senin konuşman," dedi gözlerimizi eşitlerken. Bir şeytan ile bakışıyor gibi hissettim. Her an boynumu koparacak ya da kellemi alacak gibi. "Senin konuşmaman," diye fısıldadı. Gözleri boynuma indi. Sıkmak ister gibi. "Susman," dedi yavaşça. "Susmaman," Başını bana kaldırdı. "Sen ne yaparsan yap benim başıma beladan başka bir şey getirmiyorsun."

"Ben aslında iyi iş çıkarttığımı düşünmüştüm," derken boğazımı birkaç kez temizledim çünkü korkudan ses tellerim bile Tufan'a doğru savrulmak istemedi.

"İyi iş mi?" diye sordu, doğrulurken. Birkaç saniye gözlerime baktı. "İki bardak daha içseydin soy ağacını çıkartacaktın. Bilmem, farkında mısın."

"Ben yukarı çıkayım," derken elimle üst katı işaret ettim. "Uyuyayım." Başımı olumlu salladım. "Sanırım bana bir ders oldu. Bir daha alkol içmem."

Yanından geçeceğim sırada kolumu tuttu. Eli her zamanki gibi soğuktu. "Cezan bitmedi."

"Anlamadım patron?" diye sordum, yutkundum. "Bodrum katına inmek istemiyorum."

"İneceksin." Bir adım geri çekildi ve kapıyı gösterdi. "Yürü. Düş önüme."

"Ya her dediğinizi yaptım," derken sesim yükseldi. Sonunda çokça bağırdım. "Beni oraya sokup duramazsınız artık yeter!"

"Bak o sesini bana yükseltme, seni defaatle uyarmaktan bıktım," dedi başı eğik bana bakarak. O kadar düz, o kadar soğuktu ki bir an tekrardan korkularım öfkelerimin arkasına saklandı.

"Yalan bir şey mi dedim?" dedim ezilip büzülürken, "Onlara hiçbir şey demedim. Olan her şeyi söyledim işte! Aksi bir şey demedim!"

"Diyemezsin zaten," dedi. Hala boynuma kayıyordu gözleri. Sürekli kendini tutmaya çalışıyor gibiydi. "Düş önüme."

"İstemiyorum," dedim başımı olumsuz sallarken. "Ben artık köpek muamelesi görmek istemiyorum."

Dayanamadı.

Bir anda boynumu sıkması ile nefesim kesildi. Gözlerim kocaman açık bir şekilde ona baktığım sırada yüzündeki hırs o an orada ölmek isteyeceğim kadar çok korkutmuştu beni. "Sana fikrini soran oldu mu?"

Ellerim boynumu sıkan eline gittiğinde korkudan gözlerim yanmıştı. Nefes almama izin veriyordu ama kendini durdurmak için çok çabalıyordu.

"Seni küçük şeytan," dedi yavaşça. "Senin bu ses tonuna bile tahammülüm yok. Öldüresim geliyor seni. Koparıveresim geliyor bu boynu."

Bir anda elini boynumdan çektiğinde hızla yere bakarak öksürmeye başladım. Aslında tamamen korkudandı çünkü canımı acıtmamıştı. Çok usta bir el ayarı vardı.

Nefesimi düzenlemeye çalıştığım sırada başımı korkuyla ona kaldırdım.

"Bu evde sadece kontrolü ben sağlarım," dedi kısıkça. "Bir daha sakın kendine ayak uydurmak zorunda bırakma beni. Ayaklarını keserim."

Onu daha da delirtmek istedim. "Ama o zaman Meltem olamam ki patron?"

"Seni mahvederim çocuk," dedi tek eliyle yanaklarımı tutarak. Tufan'ın gözlerindeki alevler bedenimi yakıyordu.

"Yemin ederim hayatında gördüğün tek insan olarak yaşatırım seni. Kapatırım o depoya, ölene kadar orada kalırsın."

Eli yanaklarımı bıraktığında iki elimle birden yanaklarımı tuttum. Vücudumun girdiği şok yüzünden ağlayamamıştım bile.

"Kardeşimi istiyorum."

Gözünün seğirdiğini gördüm. Mimikleri donarken yüzü dikkatle bana baktı. Ellerimi yanaklarımdan çekip nefes nefese bir şekilde ona hızla vurdum.

"Beni artık bu evden çıkartın gerçekten dayanamıyorum!"

O kadar sert vurmaya başladım ki parmaklarımın kırılacağını düşündüm. Tepkisiz bir şekilde bana bakmaya, ona vurmama izin vermeye devam ediyordu.

Bir anda ağlamaya, haykırmaya başladım.

"Köpeklerinin bile tasması yok beni zincirliyorsun! Allah belanı versin! Öldür hadi! Öldürebiliyorsan öldürsene beni!" diye çığlık attım.

Kolumdan tuttu ve beni evden çıkarttı. Bahçede sürüklediği sırada sinirle onun koluna yumruk atıyordum.

"Bırak!" dedim öfkeyle cebelleşerek. "Bırak! Ruh hastası seni!"

"Bırakmam," dedi sinirle beni sarsmaya devam ederken. "Hoplayıp zıplamasaydın buralara gelmezdik."

"Ben parayı almaktan vazgeçmiştim!" dedim sinirle ağlamaya başlarken. "Ama o an o parayı zorla bana veren sizsiniz! Millete bir ay müsamaha deyip bana bir haftan var diyen sizsiniz!" diye çığlık attım.

Bodrum katın girişine vardığımızda cebelleşiyordum.

"Gitmem!" diye çığlık attım. "Oraya beni sokamazsın artık! Seni mahvederim! Kardeşim için yapabileceklerimin sınırı yok benim!"

Tek eliyle belimden kavradı ve beni bir anda yan bir şekilde havaya kaldırdı. Merdivenlerden aşağı doğru indiğimiz sırada bağırıyordum.

"Kardeşim için neler yapabileceğimi sana göstermemi istemezsin!" diye çığlık attım. Kolunu ısırmaya çalıştım. "Bırak! Ne istersen yaptım ben! Bırak artık! Küfür edeceğim şimdi sana!"

"Etmedin hiç sanki," dedi Tufan sakince. Bodrum kattaki koridoru tek elinde beni taşıyarak ilerledi. Kapının önünde durdu ve bir anda beni içeri fırlattı.

Kapıyı üzerime kapatarak kilitledi. Yere düşmüştüm. Avuç içlerim acırken topuklu ayakkabımın biri ayağımdan çıkmıştı. Sinirle diğerini de çıkarttım ve hızla kapıya doğru koşturup kapıyı açmaya çalıştım.

"Çıkart!" diye çığlık attım. "Sadist ruh hastası! Çıkart beni hemen!"

Ellerim hiç durmadan kapıyı yumrukluyordu. Etraf zifiri karanlıktı. Işık yoktu.

"Lütfen! Yalvarırım çıkartın beni!" diye bağırarak ağlıyordum. Güvenliklerin sesimi duymasını istiyordum. "Polisi arayın! Lütfen!"

Beni duymalarına rağmen bir şey yapmamaları canımı çok sıkmıştı. Yere oturdum ve yanan gözlerimi ovuşturdum.

"Çıkartın!" derken ellerimi yere birkaç kez vurdum. "Hava istiyorum!" Doğrulup köşedeki güvenlik kamerasına doğru baktım. "Polise vereceğim hepinizi! Eğer şimdi beni çıkartmazsanız hepinizi süründürürüm! Orospu çocukları! Duyun beni! Tufan'ın köpekleri! Orrrrospu evlatları!"

Sağa sola bakıp nefes verdim. "Allah'ım yardım et," derken tekrar yere oturdum. Karşıda zincirler vardı. En azından onlara bağlı değildim. Halim öyle bitaptı. Buna şükredecek kadar acınası.

Yerde bacaklarımı kendime çekip kollarımı bacaklarıma sardım. Köşedeki televizyonun ekranı açıldığında gözlerimi kırptım. Yüzüme düşen beyaz süzmelerle ağzım aralandı.

"Bir-iki!" dedi bir kadın, elindeki ayıcığı Sena'ya tutarken. Bir hastane odasındalardı. Odanın içi bembeyazdı. Sena şaşkınlıkla kadını izliyordu. Diplerinde oturan adam... Dr. Petar. Has, sahte olmayan. Sena'nın Montenegro'daki doktoru.

Yerde emekleyerek televizyona vardım.

"Tahlillerimiz iyi," dedi doktor elindeki kağıda bakarken. Demek ki Sena hala Montenegro'daydı.

"Sena?" derken sesim titredi. Elimi kaldırıp televizyona tuttum. "Ablacığım?"

Bir güvenlik kamerasından çekiliyordu. Sena oturduğu yerden şaşkınlıkla kadını izliyordu. Kadın ise ona şaklabanlık peşindeydi. "Ağlamazsan ablan gelecek!"

"Ağlamıyorum!" dedi Sena hastane yatağında kollarını birbirine bağlarken. "Çok usluyum. Hiç ağlamıyorum."

Ekran bir anda kapandığında gözlerimi kırptım. Televizyonun her tarafını elledim. Bir tuş aradım ama yoktu. Bu görüntü beni sakinleştirdi. Belki de küfrettiğim Tufan'ın köpekleri beni susturmak için bunu yaptı. Bilemiyorum.

Televizyonun dibinde oturup öylece gözlerimi yere indirdim. Sena Montenegro'da tedaviye devam ediyordu. Doktoru da aynıydı. O halde Mürekkep ve Şahin de oralardaydı.

"Güzel," dedim yutkunurken. "Bebeğim iyi."

Kapı açıldığında hızla ayaklandım. Tufan elinde bir sigara ile içeri girdi.

"Gördün mü kardeşini?"

"Gördüm patron," dedim yavaşça. Yutkundum. "Onun tedavisini devam ettirdiğiniz için teşekkür ederim. Az önceki hakaretlerim için de özür dilerim. Sena'yı görünce kendime geldim bir anda. Biliyorsunuz, tek derdim onun iyi olması." Elimi göğsüme tuttum. "İçim rahatladı yemin ederim."

Koltuğa oturdu ve geriye yaslandı. O girdiğinde odanın ışıkları biraz açıldı. Kaşları ile zincirlerden ırak sandalyeyi gösterdi. "Otur yerine."

Hızla sandalyeye oturdum. "Pavlov gibisiniz," dedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Pavlov'un köpekleri vardı ya... Onlara komut verir gibi komutlar veriyorsunuz."

Varla yok arası sırıttı. Elindeki sigaranın kokusu küçük, penceresiz yeraltı odasını doldurdu. Gözlerimin onun sigarasına kaydığını fark etti.

"Bana da ona verdikleri gibi Nobel verirler mi?"

"Bilmem," dedim sigaraya bakarken. "Sizin zekanıza layık bir ödül olduğunu sanmıyorum, patron."

"Ben de kendimi dengesiz bilirdim," dedi oturuşunu rahatlatıp. "Sen benden de sıkıntılısın." Bir an duraksadı. "Üniversitede ne okumuştun sen?"

"Ben üniversiteyi yarıda bırakmak durumunda kaldım," dedim yavaşça. "Asıl hayalim mimar olmaktı. Siz ne okudunuz?"

"Bankacılık mezunuyum," dedi Tufan sırıtırken. "Muhasebe işlerinden çok iyi anlıyorum."

Birkaç saniye anlamsızca ona baktığımda sırıtışı soldu. "Şaka yaptım Nergis. Tefeciyim ya hani. Banka... Tefeci. Anlamadın mı espriyi?"

"Ha?" dedim ve yapay bir şekilde sırıttım. "Ha! Evet," dedim gülerken. "İlahi Tufan Bey. Şakalarınıza bayılıyorum."

Sırıtışı belirginleşti. Bir müddet yüzümü inceledi. "Bana bu laflar hiç işlemiyor biliyor musun?" dedi geriye yaslanırken. "Beni memnun etmek istiyorsan bana sadık kalman yeterli."

"Öyleyim," dedim hızla. "Ben size oldukça sadık biriyim. Alkol içtiğimde size öküz ve benzeri hakaret dolu kelimeler sarf etmiş olabilirim ama siz kız kardeşimi hala aynı doktora tedavi ettirecek kadar yufka yüreklisiniz."

Başını öne eğdi. Güldü. Gerçekten güldü. Belki de sinirleri bozuldu. "Manipüle nasıl yapılır, sana göstereyim mi küçük şeytan?"

Yutkundum ve başımı olumsuz salladım. "Hayır ben sizi katiyen manipüle etmiyorum, gerçekleri söylüyorum."

Sigarasından bir duman daha aldı. İfadesi düzleşti. Bana dikkatle bakıyordu. "Sakinlediysen seni yukarı çıkartacağım. Kayıp başvurusunda bulunmuş senin dolandırıcı arkadaşların. Gelip bir görünmen lazım, polisler soruyor."

"Tabii," dedim yavaşça. "Merak etmeyin. Onlara her şeyin yolunda olduğunu söyleyeceğim."

Tufan, "Canın mı çekti?" diye sorduğunda hiç düşünmeden başımı onaylar salladım. Karşımdaki koltuktan kalktı. Bana doğru adımladı.

"Arala," dedi dikildiği yerden. Ağzımı araladım, başımı ona zayi şekilde kaldırdım. Dudaklarımın arasına yarısına geldiği sigarayı yerleştirdi. İçime doldurdum zifti.

"Özlemiş misin, küçük şeytan?"

Gözlerimi kapattım. Nikotinle bedenim rahatladı.

"Titreme," dedi dumanı üflediğim sırada. Sigarayı kendi dudaklarının arasına yerleştirdi. Arkasını döndü. "Toparlan. Oyuna dönüyoruz."

Hızla ayaklandım ve arkasından ilerledim. Yürürken yerdeki topuklularımı aldım ve merdivenlerin basamaklarını onun arkasından bir bir çıktım.

"Sorduklarında telefonunun kırıldığını, burada zorla tutulmadığını söyle."

"Elbette patron."

Tepeye vardığımızda ilk olarak yıldızlara baktım. Topukluları ayağıma geçirip onun arkasından ilerledim. Girişte iki memur vardı. Üniformalı.

Elbette bunu yemedim. Polis kılığında onun adamları olduğunu düşündüm. Yine bir sadakat testi. Bu sefer tamamen geçecektim.

Gözüm telsizlerine, bellerindeki silahlara takıldı. Omuzlarında taşıdıkları işaretlere, kemerlerindeki coplara, belki de gerçek polis olduklarını fısıldayan o detaylara. Bir yanımda da Tufan vardı. Onu artık öğrendiğimi ya da en azından öğrenmeye başladığımı düşündüm.

Onun oyunlarının sınırı yoktu. Bu konuda bana benziyordu. Üniforma da dikerdi, telsiz de taktırırdı. Gerekirse bir karakol sahnesi bile kurardı.

Bana baktılar. Biri gençti. Diğerinin göz çevresi yorgunluktan çizilmişti.

"Nergis Tanyeli?" dedi genç olan. Sesi şaşırtıcı şekilde nazikti.

Bir adım geri attım. "Evet benim. Ne vardı acaba memur bey?"

Birbirlerine baktılar. Diğeri bir deftere not aldı. "Hakkınızda kayıp başvurusu var. Telefonunuza ulaşamadıkları için yakınlarınızdan," Kağıdı okudu. "Şahin Tunç isimli bir dostunuz." Başı bana kalktı.

Burnumun direği sızladı. İçimde bir şey öyle hızlı çarptı ki nefesimi tutmam gerekti. "Telefonum kırıldığı için onlara yazamadım ama ben gerçekten iyiyim. Kayıp falan değilim yani."

Yüzümü incelediler. Hala inanmadığımı düşündüler belki de. Gözlerimden şüphemi okuyorlardı. Tufan gülümsüyordu. Elleri arkadan bağlıydı.

"Bir saniye bizimle gelin," dedi yaşlı olan. Beni Tufan'dan uzaklaştırdılar. Tufan onların arkasında kaldığında Çetin de hemen dibine varıp sırıttı. Bana el salladı.

"İsterseniz sizi karakola götürebiliriz. İfade vermeniz yeterli. Buradan çıkmanız güvenli olacak gibi."

Dudaklarım aralandı ama tek kelime dökülmedi.

"Sadakatin sınanıyor küçük şeytan."

Başımı sağa sola salladım.

"Hayır. Gerek yok. Ben buradayım çünkü burada olmak istiyorum. Kimse beni zorla tutmuyor."

Telsizlerinden bir ses geldi. Net. Mekanik bir erkek sesi. "Bir sekiz otuz üç. Anlaşıldı."

Gerçektiler... Ya da her şey fazla inandırıcıydı.

"Pekala Nergis Hanım," dedi yaşlı olan. Sesi biraz boğuktu. "Eğer bir gün yardıma ihtiyacınız olursa karakolun yeri belli. İyi olmanıza sevindik. Şuraya bir imza alacağım."

İmzaladım. Bana bir kart uzattı. Titreyen elimle aldım. "Şahsi numaram. Burada kalmakla ilgili fikriniz değişirse haberdar ediniz." Hiçbir şey demedim ve kartı aldım.

İkisi de arkasını dönüp çiftlikten çıkmaya başladığında onların ardından bakakaldım. Yıldızlar tepemde sabitti ama içim yerinden oynamıştı. Boğazım düğümlendi.

Polis aracına binip uzaklaştıklarında Tufan'a döndüm. Bana doğru adımlarken gülümsüyordu.

"Aferin," dedi yavaşça. "Sınavı geçtin." Bana doğru eğildi. Boynuma doğru fısıldadı. "Ama ya gerçekten polisselerdi? Ya bu defa gerçekten bir kaçış yolunu elinin tersiyle ittiysen, Nergis?" Nefesini boynumda hissettim.

"Burada kalmak benim görevim," dedim yavaşça. Zar zor nefes aldım. "Burada olmaktan dolayı mutluyum."

"Öyle mi?" dedi doğrulurken. Nefesime kokusu doluyordu yine de. "İstersen gidebilirsin."

"Asla," dedim. Başım olumsuz sallandı. "Daha sizinle bir sürü Meltem rolüne bürüneceğim."

Güvenlikler çıkan polislerin ardından kapıyı kapatmamıştı.

"Bana eşlik etmek ister misin küçük şeytan?"

Onun peşinden 1984'e adımladım. Atların yanına vardı. İlk olarak Torino'ya yöneldi. Bu sırada Helga hala korkudan kendini odasında kilitli tuttuğu için viskisini kendi aldı. Masaya bıraktı.

"Size bir şey söylemeliyim," dedim başımla onu takip ederken. Plakçalara klasik bir müzik derlemesi yerleştirip şöminenin dibindeki koltuğa oturdu. Geriye yaslandı.

"Dinliyorum."

"Helga'nın telefonundan Viktor'u aradım," dediğimde viskisini kristal bardağa döküyordu. Hiç tepki vermedi bu söylediğime.

"Ama onun haberi yok," diye ekledim. "Onun telefonundan arayıp son çağrılardan sildim. Helga'nın bilgisi yoktu. Gizlice yaptım."

"Anladım," dedi ve viskiyi eline aldı. Diğer elini sandalyeye tuttu. "Var mı böyle başka?"

"Ne gibi?" derken yanına adımladım ve karşısına, gösterdiği sandalyeye oturdum.

"Bilmediğimi sandığın ama itiraf edecek kadar cesur olduğun bir başka şey var mı?"

Ellerimi önümde birleştirip birkaç saniye onu izledim. Şöminenin kırmızısı yüzünün yarısına vuruyordu. Bana cehennemde bir zebaniyi anımsattı.

"Şey," dediğimde gözleri bana çıktı. Söylemekten vazgeçtim. Olumsuz salladım başımı. "Hayır yok."

Kaşları çatıldı. "Var gibi sanki," dedi ölüm gibi sesle. "Dinliyorum. Bak hiç kızmıyorum."

Boğazımı temizledim ve sandalyeyi biraz daha masaya doğru çektim. "Tufan Bey," dediğimde kendimi düzelttim. "Patron. Bir kere bir şey oldu."

"Ne oldu?"

"Ben size küfrettim," dediğimde anlamsızca bana baktı. "Yani şey," derken elim ayağım istemsiz oynadı. "Çetin sizin benim telefonlarımı dinlediğinizi ima etti. Montenegro'dayken. Ben de sokak ortasında telefonumdan siz duyuyormuşsunuzcasına küfrettim."

Dudakları yukarı kıvrıldı ve gözlerini viskisine indirdi. Ateşin kırmızıları yüzüne dalgalı ışık vurmaya devam ediyordu. "Ne dedin?"

"Manyak gibi bir şeydi tam hatırlamıyorum," dedim hızla. Yutkundum. "Bu kadardı. Başka sizden gizlediğim bir şey yok."

"Manyak mı?" dedi ve viskisini başına dikti. "Böyle r harfini bastırarak söylemiştin diye hatırlıyorum ben."

Gözlerim açıldı ve ağzım aralandı. "Hayır," dedim hızla. "R harfini bastırarak söylemedim. Öyle bir küfür bilmiyorum bile."

"Anladım," dedi gülümserken. Nefes verip geriye yaslandı. "Biliyor musun? Annem gerçekten de üzerine basarak söylediğin o küfürdeki gibi kötü bir kadındı."

"Nasıl yani?" diye sordum yavaşça.

"Babamı aldattı," dedi gözleri boş viski kadehine dalmış bir şekilde. "Amcam dediğim adamla hem de."

Ne diyeceğimi bilemedim. Viski şişesini alıp tekrar doldurdu. "Bizi sevmezdi pek. Bizi çocukları gibi değil, köleleri gibi büyüttü." Sırıttı kendi kendine. "Şimdi bakıyorum da," dedi bardağı atlara doğru kaldırarak. "Belki de biz de onun aynasıydık. O nefretten doğmuş iki gölge."

Birkaç saniye sessizlik oldu. İçim ağırlaştı hissettim.

Tufan başını hafifçe yana eğdi. Gülümsedi. "Ama mesele bu da değil," dedi. "Mesele Viktor." Gözleri simsiyah oldu yine. Kadehi dizinin üzerine koydu ama içmedi.

Sesi sakindi ama tonunda başka bir şey vardı. İlk defa bir yara açık açık konuşuyordu sanki.

"O videoyu," dedi duraksayarak, "Kurula gönderen oydu."

Ona öyle dikkatli bakıyordum ki bana baktığı an hızla başımı atlara çevirdim.

"Sadece ailemi mahvetmedi. Babamı mahvetti. Adam bunu izledikten sonra," Kelime boğazında düğümlendi. Elini havada hafifçe savurdu. "O silahı şakağına dayadı. Tetiğe bastı." Güldüğünde tekrar ona döndüm. "En komiği ne biliyor musun küçük şeytan?" Fısıldadı. "Annemi yanında götürmeye kıyamadı."

Hiçbir şey söyleyemedim. Nefes alırken göğsüm daraldı. Sanki onun acısı kendi bedenimde yankılanıyordu.

"Bu intikam," diye devam etti. "Kanla ilgili değil. Onurumla ilgili de değil. Bu, şeytanla aynı masada oturmak zorunda bırakıldığım o güne ait." Sesi çatladı. "O videoyu izlerken babamın gözlerinde hem ihanet hem de utanç vardı. Benden yardım istedi ve hiçbir şey yapamadım."

"Sizin suçunuz değildi," dedim. Hemen sonra nefesimi tuttum.

Elini yavaşça göğsüne götürdü. "O gün buramda bir delik açıldı. Kapanmadı," dedi kan gibi sesiyle.

"Biliyor musun? Her gece gelip benden yemek bekleyen karga bile bıraktı beni."

"Üzülmeyin. Belki yemek bulmuştur ondan gelmiyordur."

"Yok yok," dedi başını olumsuz sallarken. Gözleri doldu. "Karga bile istemiyor artık beni."

"Tufan Bey yapmayın böyle lütfen," dedim telaşla. "Sizin bir sürü hayvanınız var. Bekir var, akrepler var, kangallarınız var, atlarınız var, Torino var."

Gözlerini ovdu. İlk kez bu kadar insandı. İlk kez bu kadar çıplak.

Sonra başını bana çevirdi ve öyle bir ifadeyle baktı ki içindeki bütün savaşları, kayıpları ve hatta pişmanlıkları gördüm. "Nergis," dedi yavaşça, "Seninle ne yapacağımı bilmiyorum."

İçim ürperdi. Siyah gözlerini yere indirdi.

"Ben... Bilmiyorum," dedi tekrar. "Seninle ne yapacağımı bilmiyorum."

Ve o an içim parçalandı. Çünkü bu kadar güçlü, bu kadar kontrol manyağı bir adamın çaresizliği her şeyden daha gerçekti.

Başımı olumsuz salladım. "Nolur üzülmeyin Tufan Bey," dedim sesim çatlarken. "Çok zor şeyler yaşamışsınız. Sizi anlayabiliyorum. Her şeyin üstesinden gelebilirsiniz."

Yanında durmak istedim. Çünkü onun yalnızlığına belki de ilk defa saygı duydum.

"Teşekkür ederim," dedi buruk gülümserken. Durduğunda atların homurtusunu dinledim. Sessizce başını yere eğdi. Yeni doldurduğu içkiyi de fondip ile bitirdi.

Parmakları arasında o boş kadehi çevirip durdu.

"Tek derdim babamın kanı yerde kalmasın," dedi gözlerini silerken. "Seni bu yüzden burada tutmak istedim." Başını bana kaldırdı. "Sen burada kalmak istiyor musun?"

Düşünmeden başımı olumlu salladım. "Elbette patron."

"Hayır," dedi gülümseyerek. "Sırf elemanım olduğun için değil, gerçekten kalmak istediğin için kalmalısın bu çiftlikte."

Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim. Burada kalmayı elbette istemiyordum.

"Burada seni tutsak etmek istemiyorum. Söyle ben daha ne yapayım? Kardeşini hala tedavi ettiriyorum. Dostlarına zararım dokunmadı. Ben daha ne yapayım?"

"Merak etmeyin sizin yanınızdayım."

"Olmak zorunda değilsin."

"Olurum," dedim hızla. "Viktor'dan intikam almanızda sizin yanınızda olacağım."

"Seni mecbur bırakmak istemem."

Gözlerim büyüdü. Kalbim bir an durdu sanki. O sırada bana bakmıyordu. Sadece konuşuyordu.

"İstersen gidebilirsin."

Sesi çok netti. Çok naifti. Bu kadar merhamet dolu olmasına alışkın değildim.

"Kapılar açık. Arabalar da. Kimsenin seni durdurmasına izin vermem."

"Yo-" Duraksadım. Hatta varla yok arası sırıttığında gözlerim dehşetle açıldı.

Kulaklarıma yeraltında söylediği cümle geldi. "Manipüle nasıl yapılır, sana göstereyim mi küçük şeytan?"

Tufan... Seni manipülatif orospu çocuğu...

Kendini az daha bana acındırdı.

Öyle üzüldüm ki ona, her şeyi unutup onunla bile isteye bu intikamda var olmayı bile kabul edecek gibi oldum. Ama hayır. Onun istediğini ona vermedim.

"Ne bu?" dedim şaşkınlıkla. "Kendinizi acındırıp yanınızda kalmamı mı sağlayacaktınız?"

Gülmeye başladı. Gülerken kendine yeni bir içki doldurdu. "İtiraf et küçük şeytan, az daha bana acıyacaktın."

"Siz gerçekten kötü birisiniz. Size inanamıyorum."

Pis bir oyunla dahi olsa bana ilk defa gerçekten bir yol açtı. Ve ben tek bir saniye bile düşünmedim. Ayağa fırladım. O şaşırmadı.

"Gidiyorum o zaman," dedim hızla.

"Gidemezsin," diye mırıldandı.

"Giderim."

"Gidemezsin."

"Kaçarım."

"Bulurum."

"Kimsenin beni durdurmasına izin vermeyeceğinizi söylediniz. Azıcık lafınızın arkasında durur musunuz?"

Gülerek viskisini eline aldı. "Dururum."

"Sadece istersem burada kalmam gerektiğini söylediniz. Kalmak istemiyorum. Gidiyorum."

"Git bakalım."

Atların kişnediği arka taraftan hızla yürüdüm. Ayak seslerim taş zemine çarpıyordu. Her adımda içimde bir bağ kopuyordu.

Ama durmadım.

Koşar adımlarla eve girdim. Asansöre binmeden bir görevliyi buldum ve Helga'nın odasını öğrendim. Birinci kattaydı. Merdivenleri çabucak çıkarak onun odasını buldum ve kapısını tıklattım.

"Helga benim," dedim nefes nefese. "Açar mısın?"

Kapı birkaç saniye sonra şaşkınlıkla açıldı. Üzerinde beyaz bir saten elbise vardı. Saçları tepeden topluydu. Makyajsız duru güzelliği bile çok dikkat çekiciydi.

"Beni dinle," diye fısıldadım. "Ben gidiyorum. Tufan gitmeme izin verdi." Kulağına eğildim ve elimle ağzımı kapattım. "Çocuğunun kreşini hatırlıyorum. Oraya mektup yollayacağım. Gerekirse konsolosluğa gideceğim. Annene para yollayıp seni de kurtaracağım tamam mı?"

"Hanımefendi ne diyorsun?" dedi korkuyla. "Patron gitmene nasıl izin verdi benim kafa çok karıştı!"

"Verdi işte," dedim sırıtırken. "Salak. Cin olmadan adam çarpacaktı. Beni ayaküstü ağlama numaraları ile kandırabileceğini sandı ama yemezler," derken kendimle gurur duydum. "Şimdi ağzından çıktı o laf. Geri adım da atamaz. Gidiyorum. Çocuğunu da kurtaracağım seni de. Sana yemin ederim."

"Yapma! O asla böyle bir şeye izin vermez!"

"Verdi," dedim gülerken. "Sen bana güvenmiyor musun?"

"Hayır çıkma. Seni test ediyor," dedi telaşla. "Canım hanımefendi bu bir test eminim. Lütfen çıkma."

"Bana ne?" dedim omuz silkerek. "Kardeşim zaten Montenegro'da. Şahin de beni arayıp polislere kadar gitmiş. Herkes yerinde. Viktor'dan korkacağımı sanıyorsa yanılıyor. Viktor Meltem'i arıyor, Nergis'i değil."

Sıkıca ona sarıldım. "Kurtaracağım sizi. Söz veriyorum."

Hızla asansöre binip birinci kattan üçüncü kata çıktım. Helga arkamdan korkuyla baktı kaldı.

Odadan çantamı alıp telaşla aşağı indim. Tufan bu sırada bahçenin ortasında, Çetin ile sohbet ediyordu. Sırıtıyorlardı. Beni gördüğünde el salladı.

Başımla selam verdim ve yanlarından çekip gittim.

"Gerçekten kendi rızanla bu evde kalmanı isterdim."

Durup ona döndüm. "Bu pek mümkün değil gibi Tufan Bey."

"Anladım," dedi gülümserken. "Senin canın sağ olsun, Nergis. Ben kalman için elimden geleni yaptım. Tercih senindi. Dikkat et kendine."

Uzaklaştığı sırada birkaç adım attım. Durup arkamı döndüm. Dış kapılar hala açıktı. Güvenlikler kangalların oraya gitmiş, onlarla oyun oynuyorlardı. Tekrar Tufan'a baktığımda yürümeye devam ediyordu.

"Çıkarsan," dedi ilerlerken. Durup bana döndü. "Bu çiftliğe adım atmak için ayaklarıma kapanmayı kabul ediyor musun?"

"Nasıl?" dedim şaşkınlıkla.

"Çıkabilirsin elbette," dedi kaşları ile açık kapıyı gösterirken. "Dediğinde haklısın. Laf ağzımdan çıktı artık. Sadece kendi isteğinle bu evde kalabilirsin. Ama tek şartım, geri gelmek istersen ayaklarıma kapanıp yalvaracaksın."

"Neden geri gelmek isteyeyim ki?" derken boğazımı temizledim. "Siz hiç merak etmeyin. Sizin manipülasyonunuza gelmem ben. Bu eve de bir daha asla dönmek istemem."

"Pekala. Keyfin bilir," dedi tekrar dönerken. "Defol git hadi. Meraklısın da dış dünyaya. Ben şimdiden uyarayım."

Birkaç adım geri attım. Bahçede güvenlikler ve ben kaldık. Başımı tepeye kaldırdım. Keskin nişancılar yerlerinde değildi.

Kapıya baktım. Gidersem neden geri dönecektim ki? Viktor'dan korunmak için Tufan'a mı sığınacaktım? Viktor bana en fazla ne yapabilirdi ki?

Şahin de beni çok merak etmişti. Mürekkep kim bilir ne haldeydi? Yavaş yavaş çıkışa doğru adımlarken durup tekrar Tufan'a baktım. Akreplerin oraya doğru gidiyordu hala. Duraksadı ve bana döndü.

Duraksayıp gülümsedim. Ona el salladım.

"Almam içeri bir daha." Kaşları ile ayaklarını gösterdi. "Yalvaracaksın. Yürü git kavuş bakalım özgürlüğüne."

"Gelmem ki zaten!" dedim ama duymadı. Sonra topuklu ayakkabılarımı çıkartıp bir anda çıkışa doğru koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki güvenlikler başları ile beni takip ediyordu.

"Çıkıyorum," dedim nefesimi tutmuş şekilde. "Viktor'u hallederim ki! Viktor'dan korkup sana mı geleceğim sanki! Aptal herif!"

Koşarak çıkışa vardığımda durup içeri döndüm. Tepeye de baktım, beni öldürmek isteyen keskin nişancılar hala yoktu.

Özgürdüm. Çıktım işte. Kendi bıraktı beni. Manipüle etmeye kalktı ama ben laf ebeliği ile onu altüst ettim.

Geri de dönmem, arkama da bakmam.

"Sizi ağırlamak bir şerefti Nergis Hanım," dedi Çetin girişe adımlarken. "Ancak kendi isteğinizle geri döneceğiniz ana kadar sizleri uğurlamaktan onur duyuyoruz."

"Dönmeyeceğim ki," dedim başımı onaylar sallarken. "Kafanızda ne var bilmiyorum ama Viktor'dan korkup size sığınacağımı sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz."

"Estağfurullah," dedi sırıtırken. İki güvenlik aynı anda kendi önlerindeki farklı tuşlara bastı. Kapı kapanmaya başladı.

"Biz ikinci adımı düşünmeden ilk adımı atmayız."

"Abla!" sesi ile şaşkınlıkla duraksadım. Başımı çiftliğin ikinci katına çıkarttım.

Sena...

En başından beri buradaydı. İkinci katta tutuyorlardı. Tufan, Sena'nın doktorunu da alıp buraya getirtmişti.

Sena, benim hapsolduğum evde tedavi oluyordu. Ben yerin altında onun adını sayıklarken o üst katta Montenegro'dan gelen doktor ile tedaviye devam ediyordu.

Gülerek bana pencereden el salladı. "Geldin mi sonunda?" diye bağırdı heyecanla. "Gel! Burası çok güzel! Seni çok özledim!"

İçeri doğru bir adım attım ama kapı çoktan kapandı. Geri geri gittim. Başımı kaldırdım. "Sena!" diye çığlık attım.

Başımı güvenliklere indirdim. Hızla kapıya adımladım. "Açın nolur," dedim çaresizce. "Açın kapıyı. Lütfen."

Nefes nefese geri adımladım. "Tufan!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. "Taşak mı geçiyorsun sen benimle manipülatif şeytan!" diye çığlık attım.

Klasik koşullanma. Muhtaçlık ve itaat. Kendimi Pavlov'un zavallı köpeklerinden biri gibi hissettim.

Artık benim de zincirlerim yoktu ama belki de onlar benden çok daha özgürdü.