Ceylin Petrikor

22. BÖLÜM : NEFRET (+18)

Bölüm 22 / 22

22. BÖLÜM : NEFRET (+18)

Bu bölüm, yetişkinlere yönelik açıkça betimlenmiş sahneler ve konuşmalar içermektedir. Wattpad hesabımı takibe almayı lütfen unutmayın. Instagram kanal ismimiz, "Küçük Burjuvalar" olarak değiştirilmiştir.

İyi okumalar.

Muğla'nın dar sokakları gece ağırlığındaydı. Her zamanki gibi işte. Sessiz, bir tek uzaklarda havlayan başıboş üç beş sokak köpeği. Taş evlerin arasında bir yapı vardı.

Papazın evi.

Dışarıdan baktığında sıradan bir konak, ama içeride senelerin birikimi. İnanç ve sırlarla doluydu.

Viktor arabadan inerken sigarasını yere attı. Sigaranın közü hala hafif pembeydi. Adamları sessizce onu takip ediyordu. Her birinin ayak sesi geceye karıştı.

Kapının önünde kısaca duraksadı Viktor. "Papazın evine misafir olmak," diye mırıldandı. "İlk defa kutsal amaçlar dışında geliyorum bu eve." Başını tepeye kaldırdı. Sesinde hem alaycı hem üzücü bir tını da vardı. "Tanrı ve oğlu İsa beni affetsin."

Büyük kapı gıcırtıyla açıldı. Papaz uzun boylu, yaşını göstermeyen ama yine de yüzünde derin çizgiler taşıyan bir adamdı. Bembeyaz giysiler içindeydi. Boynunda ince bir haç kolyesi asılıydı. Bakışları ise çok şey görmüş, çok şey de bilir gibi ağırlaşmıştı.

"Hoş geldin yoldaş," dedi papaz. Sesi çok yumuşaktı. Viktor'u sever sayardı.

Viktor içeri adım attı. Eski ahşap zemin gıcırdadı. Siyah uzun pardesüsünü çıkartmadı. Ayağındaki siyah Alman marka botların tabanına yapışan çamur içeriyi biraz kirletti.

İçerinin tütsü ve kitap kokusu hemen Viktor'un burnuna doluverdi. Duvara Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği bir heykel oyulmuştu. Köşede büyükçe bir kütüphane vardı. Şöminenin üzerinde yanan mumlar diziliydi. Tıpkı bir kilise gibiydi. Masanın üzerinde açık duran bir İncil, yanında bir şişe kırmızı şarap duruyordu.

Adamlar içeri girdiklerinde papazın salonundaki hava daha da ağırlaştı. Papaz Viktor'a oturması için masayı işaret etti.

Viktor masaya doğru eğildi. Yüzünde hem gülümseme hem de gölge vardı. Parmaklarını İncil'de bir süre gezindirdi. "Meltem'i bulduk papaz," dedi. Sesi düşük ama netti. "Ama sanki Meltem değil gibi. Birkaç papazdan daha akıl aldım. Hiçbiri beni tatmin etmedi."

"Sen de son çare bana geldin, öyle mi?" diye sordu papaz tam karşısında otururken. Güvenlikler oturmadı. Ayakta dikeldi.

Papazın dudaklarının kenarında belirsiz bir çizgi belirdi. "Bulduğun Meltem'in kaybettiğin Meltem'den ne farkı var, yoldaş Viktor?"

Korumalardan iri yapılı, sarı saçlı bir tanesi hafifçe gülerek lafa girdi. "Bizim yengemiz o adamın ismini duyunca bile sinirden titrerdi. Şimdi o adamla danslar edip onunla balıkçılara gidiyor. Balıkçılarda adam ona ceketini veriyor. Dün yengemiz ağladı, adam onun gözyaşlarını sildi. Saçmalık!"

"Ach verdammt!" dedi papaz Almanca, elini savururken. "Meltem ve Tufan? Akıl işi değil. Yanlışınız olmalı."

Viktor sigara yaktı. Dumanı yavaşça tavana yükseldi. Gözlerini papaza dikti. "Hani, demek istediğimi anlıyor musun? Erkeklik gururu ve aşk acımı bir yana koyuyorum sevgili papaz. Bu kadın benim hazinem gibi değil. Bir başkasının hazinesi gibi bakıyor, davranıyor."

Demir Karadağ, Hades lakabıyla anılan yalnızlığını ceza olarak gören ve kendini lanetli olduğuna inandıran zevke saplantılı bir adamdır. Değer verdiği ve sevdiği tek şe... Papaz sandalyesinde doğruldu. "Şüphe mi diyelim buna yoksa sezgi mi Viktor?"

Viktor belli belirsiz sırıttı. "Der Teufel steckt im Detail," dedi. Şeytan, ayrıntıda gizliydi.

"Kim olabilir?" diye sordu papaz. Kırmızı şarabı kadehlere doldurdu. Bir tanesini Viktor'a uzattı. "Onun bir benzeri mi bu kadın? Yoksa onu ele geçiren kötü ruhlardan mı şüpheleniyorsunuz?"

"Bir başka kadın olması imkansız. Çünkü Meltem'in aynısı. Sesine kadar," dedi ve kafasına şarabı dikti. Yutkunup dudaklarını yaladı ve devam etti. "Tabii seneler evvel kaybettiği bir ikizi varsa," Nefes verdi. "Hiç bilemiyorum papaz. İsa aşkına bana yardımcı ol."

Belli belirsiz gülüşme sonrası papazın gözleri kısıldı. "Bu konuyu epeyce araştırdın mı?"

"Evet," dedi Viktor ve büyük bedenini geriye yasladı. "Brise benden para istedi geçen. Yüz bin istedi dört bin attım. Bilerek öyle yaptım. Gitsin bankadan alsın istedim. Para attığım hesabı inceledim. Kendine Nergis diye yeni bir sahte kimlik çıkartmış. Onu kullanıyor."

"Ja," dedi bir güvenlik gülerken. "O kadar profesyonel bir sahte kimlik yapmışlar ki Sena diye sahte bir kardeş bile eklemişler bu aileye."

Papaz, Viktor'a biraz daha şarap doldururken eş zamanlı düşünüyordu. Duvara asılı guguklu saatin tik takları duyuluyordu. "Bu Tufan ne yaptı da Meltem ona gitti? Tufan ağzı iyi laf yapan bir ebe değil. Kadını ikna etmek için sağlam nedenleri vardır."

"Belki de onu ürkütmüştür papaz," dedi Viktor heyecanla. "Belki de Brise bana kavuşmak istiyordur ama korkuyordur."

Papaz iç çekti. "Kızla konuşmayı denerim."

Viktor derin bir nefes aldı. Sesi bu kez ümit doldu. "Tanrı seni kutsasın. Minnettarım. Brise seni çok severdi, biliyorsun. Seninle konuşmayı kabul edecektir."

"Tamam," dedi papaz ve içkisini başına dikti. "Deneyeceğim."

Viktor başını yana eğdi, gülümsedi. Aklı başka yerlere kaydı. Birden, konuyla alakası yokmuş gibi masaya eğilip papaza sordu. "Alıştın mı buralara? Berlin'in sidikli sokaklarına benzemese de iyi gibi değil mi? Göbek de yapmışsın biraz."

Adamlar yine gülüştü ama gülüşlerin içinde gerginlik vardı. Papaz şarabı başına dikti. "Her şeye zeytinyağı döküyorlar da ondan kilo aldım. Biraları da dandik. Bizdeki gibi değil."

"Kültür yaşanılan yerin ruhudur."

"Bakıyorum da, sen de doğma büyüme Muğla'lı gibi olmuşsun. Kendini iyice kaptırmışsın," dedi papaz şarabını içerken.

Viktor omuz silkti. "Ben her yerde evimdeyim. İster Berlin, ister Muğla." Elini beline attı. "Burada silahım varsa, adamlarım yanımda oturuyorsa işte benim evim orasıdır."

"Bir de Brise varsa," dedi bir koruma dayanamayarak. Viktor başını ona kaldırdı. Sessizce nefes verdi.

"Bir de Brise varsa," diye tekrarladı onu. Şarabından bir yudum daha içti. Ama mesele Brise değildi. Gözlerinin içine bakıp seneler sonra ortaya çıkan bu umut taciri kadın eğer bir düzmece ise, Viktor işte o zaman ilk kez evinden kovulmuş hissedecekti.

Ve bir Alman geleneği, evden çıkarken o evdeki her şey gerekirse sökülürdü ve yanında götürülürdü. Tüm izler süpürülürdü.

Viktor, papazdan söz almıştı. Meltem'in çok sevdiği papaz, Meltem ile bulduğu ilk fırsatta konuşacaktı. Böylesine ilim sahibi bir adamın karşısında kimse bir şey yapamazdı. Sonuçta o dinen, dokunulmazdı. Çünkü savaşlarda bile kurallar vardı.

Tüm bu rahatlık ile arabasına doğru yöneldi Viktor. Bir yandan gece karanlığında parlayan mavi yeşil gözleri ile bagaja baktı. Oraya adımladı ve arabanın bagaj kapağı açtı.

Bagajın içinde bir adam vardı. Cenin pozisyonundaydı. Ağzı bir bezle bağlanmıştı. Dişleri ile bezi ısırıyordu. Kan ter içindeydi. Ölüm ile savaşıyordu.

Viktor birkaç saniye sessizce adamı izledi. "Evet?" dedi, bıkkınlıkla. "Bana hala hazinem ile ne işin olduğunu söylememekte ısrarcı mısın? Akyaka'da yanınızda kısa saçlı bir kadın daha varken oturup hazinem ile çay içmişsiniz." Gözleri kısıldı. "Sen de kimsin?"

Ağzı bantlı adam alnından terler düşerken başını olumsuz sallamaya çalıştı. Viktor göz devirip yanındaki yoldaşa döndü. "Konuşturun şunu. O konuşana kadar işkence çektirin. Konuştuktan sonra da vurun gitsin."

"Emrin olur," dedi yoldaş hızla. Bagajın kapağı kapanırken adam da çaresizce gözlerini kapattı. Konuşmazdı. Nergis'i satmazdı. Bu, belliydi.

Çünkü ev terk edilirken, tüm izler silinirdi.

Çocukluğumun bana bıraktıklarının farkındaydım. Bunlar yüklerden ziyade sessizliklerdi. Bomboştu. Ölüm gibi. Bazen de nefesin kesildiği o ilk an gibi. Annesizlik ve babasızlık gibi.

Tüm bu çocukluğun en önemli parçası kalanlardı. Ailem dediğim insanlardı. Mür, Şahin ve Deniz. Benim geçmişim, günümün gücü.

Onlarsız atlatamazdım belki çoğu şeyi. Deniz ile ayrıldığımızdan beri erkeklere tamamen kendimi kapattım. Onlara kalbimi hiç açmadım. Denemedim bile. Biliyordum çünkü. Denesem de, yapamazdım.

Gözlerimi gölün kıyısına diktim. Su, akşam vakti berrak ve şeffaftı. Öyle dingindi ki içimde senelerin fırtınasını dahi susturabiliyordu. Sena'nın kıkırdaması ile başımı ona çevirdim. Yüzünde en az göl kadar berrak bir gülümseme vardı. Onu öyle görmek beni de gülümsetti istemeden. "Ablacığım baksana!" dedi işaret parmağı ile, gölün dibinde açmış beyaz papatyaları gösterirken.

"Çok güzeller bal kızım," dedim sakince.

"Evet," derken biraz eğildi. Eli ile papatyaları okşadı. "Bunları hiç kopartmayalım değil mi? Burada mutlular çünkü. Kopartırsak ölürler."

Sena ne dese boğazımda kabarırdı acılar. Kökünden sökülmüş papatyalar da Sena'nın damarlarından hayatı çekip alan o kansere benzedi bir an gözümde. "Çok haklısın," dedim. "Onlar nefes aldıkça güzeller."

Oturduğum banka tırmandı ve bacaklarını ileri geri sallamaya başladı. Sena'nın bazen benden daha güçlü olduğunu düşünürdüm. Ben birkaç canavarla savaşırdım sadece. Sena ise kocaman bir ölümle.

Çimler kış yağmurları nedeniyle her gün uzuyordu ama her gün de kesiliyordu. Tufan'ın çiftliğinde öyle bir düzen vardı ki bir kişi işini eksik yapsa bu hemen fark edilirdi. Her şey tam da öyle olması gerektiği gibiydi.

"Şahin abiyi özlüyor musun?" diye sordu ansızın. İçim burkulsa da belli etmedim. Gülümsedim gölü izlerken.

"Özlemez olur muyum? O, evimizin neşesi."

Sena başını olumlu salladı göle bakarken. "Hep komik şeyler söyleyip beni güldürürdü. Çocuk gibi." Bana baktı Sena. "Bence Şahin abi hiç büyümek istemedi."

"Büyümeyi kim ister ki?"

"Ben," dedi hızla. "Ben çocuk olmayı hiç ama hiç sevmiyorum. Bir an önce büyümek istiyorum."

Gözlerimi gölden ayırıp Sena'ya baktım. Dudaklarının kenarında incecik bir gülümseme vardı ama gözleri ıslanıyordu. Başından öptüm. "Şahin büyümek istemezdi. Çünkü büyümek biraz kaybetmek demek ablacığım."

"Neyi kaybetmek demek?" diye sordu merakla.

Omuz silktim. Alt dudağım büzüldü. "Bilmem," dedim gözüm dalmış bir şekilde. "Renkleri kaybetmek demek. Hayatı sadece hayat olduğu için sevmeyi kaybetmek. Özgürlüğü kaybetmek demek."

Sessizlik oldu. Sadece kuşların sesi. "Peki ya Mürekkep abla?" dedi sonra, gözleri parladı. "O da mı çocuk olmayı seviyordu?"

Gülümsedim. "Evet. Dünyayı boyayabileceğini sanırdı." Çünkü çocuklar dünyayı siyaha bile boyasa yıldızların parlatacağına inanırdı.

Sena kıkırdadı. "Çok güzelmiş," dedi. Ama Mür ve Şahin'den uzak kalmak onu yaralıyordu. Bunun farkındaydım.

"Abla?" dedi merakla, ayaklarını sallandırırken. Tepemizde kargalar uçuyordu. Gölün ardındaki uçsuz bucaksız ormanlık alandaki ağaçlar uğulduyordu. "Deniz abi nasıldı küçükken?"

Deniz içimdeki bir kapının gıcırdayarak açılması demekti. Deniz'in gülüşü, bakışları, ciddi hali ve ardında yatan eğlencesi. Sonra düşündüm. Ardından gelen kırıkları vardı Deniz'in.

"Deniz..." dedim yutkunarak. "Deniz çocukken de dalga gibiydi. Bazen seni gökyüzüne çıkarırdı. Çok zeki ve bilgiliydi. Ama bazen de seni yere çarpardı." Bir an gözlerim dalmış sırıttım. "Güzel biriydi ama aynı zamanda yorucuydu."

Sena başını eğdi. "Sana çok zarar verdi mi?"

Nefes verdim. "Evet ablacığım ama aynı zamanda bana hayatı da hissettirdi. Ne garip değil mi? Yaralarken yaşattı beni."

"Onunla ayrılmana çok üzülüyorum," derken alt dudağını büzdü. "Şahin abimi nasıl kıskandı ki? Bence çok ayıp yaptı. Şahin abi senin kardeşin sonuçta. Ama yine de Deniz abimi çok özlüyorum."

"Neyse," dedim gölü izlerken. "Bu konular seni aşar bal kız."

Sena gözlerini göle dikti. Uzun süre bir şey söylemedi. Sonra çok sessiz bir sesle fısıldadı. "Peki ablacığım, annemiz? Sesi nasıldı? Kokusu nasıldı?"

Kalbim duracak sandım. Gözlerim doldu bir anda. Tek korkum buydu. Sena bu soruları bana sorsun hiç istemedim çünkü annemin sesini aklımda tutabilsem bile ona anlatacak cesareti kendimde hiç göremedim.

"Sesi çok yumuşacıktı, kadife gibi," dedim boğazım düğümlenerek. "Bazen şarkı söylerdi. Ninni gibi değildi ama. Sanki kelimeleriyle sarardı bizi. Kokusu," derken duraksadım. "Sıcacıktı ablacığım. Ev gibiydi."

Sena gözlerini kapadı. Sanki o kokuyu hayal etmeye çalışıyordu. Küçük omuzları titredi.

O an arkamdan ayak sesleri duydum. Sert değil, yumuşak adımlar. Döndüğümde Helga'yı gördüm. Normal bir elbise giymişti. Sade, kapalı. Dudakları tamamen iyileşmişti. Dudaklarının o korkunç halini unutamıyordum ama şimdi yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.

Gözlerim büyüdü. Şaşkınlıktan bir an konuşamadım. Kısaca onu baştan aşağı süzdüm. Helga'yı böyle görmeyi hiç beklemiyordum.

"İyi akşamlar canım hanımefendi!" dedi heyecanla. "Ben rahatsızlık vermek için gelmedi." Sena'ya döndü. Sena'yı ilk gördüğünde yüzünde bir şaşkınlık ifadesi oldu. Saçları, kirpikleri, kaşları olmayan bir çocuk. Hemen toparladı ama. Sena bu ifadeyi anlamadı ama ben fark ettim. Sena'yı ilk kez gören insanların anlık yaptığı bir ifadeydi bu çünkü. Artık ezberlemiştim.

Sena banktan aşağı inip ona doğru adımladı. Ellerini önünde birleştirdi. "Selam," dedi yavaşça. "Senin adın ne?"

"Merhaba güzellik," dedi Helga ve ona doğru eğildi. "Ben Helga. Çok memnun oldu ben."

"Senin Türkçe konuşurken neden sesin garip?" dedi Sena ona elini uzatırken. "Çirkin değil ama! Çok güzel." Biraz utandı.

"Teşekkür ederim," dedi Helga ve onunla tokalaşıp doğruldu. Ben ise hala şok içindeydim. Dudakları tamamen iyileşmişti. O çirkin yaralardan eser yoktu. Üstü başı tamamen normal bir hizmetli gibiydi.

Helga bana dönüp gülümsedi. "Kayseri Bey de burada. Poligonda atış yapıyor. Sizi de görmek istiyor."

Sena heyecanla elimi çekiştirdi. "Poligon ne? Biz de gidelim lütfen!"

Sena'nın dibine eğildim hızla. "Ablacığım. Senin uyku saatin geldi. Gel ben sana masal okuyayım odanda."

"Ama ne vardı ki sizinle otursam?" dedi bana çatık kaşlarla bakarken. "Neden ben diğer herkesle birlikte vakit geçiremiyorum ki!"

"Ama odanda dinlenmen daha iyi değil mi?" dedim sesimi yumuşatarak. "Poligona sadece büyükler girebilir. Hem çok yorgun görünüyorsun. Saat de çok geç oldu Sena."

Gözleri sinirden doldu. Hızla ellerinin tersi ile gözlerini ovdu. "Hep böyle yapıyorsun," dedi sinirle. O bağırdıkça boğazları acıyacak diye korktum. Küçük dudakları büküldü, boğazındaki yumruyu saklamaya çalıştı ama başaramadı. "Beni hep herkesten uzaklaştırıyorsun. Ben farkındayım. Sen benden utanıyorsun. Tipimden ve saçlarım olmadığından çok utanıyorsun işte!"

"Sena!" diye bağırdım ama dinlemedi. Hızla arkasını döndü ve eve doğru gitmeye başladı. Öyle içli ağlıyordu ki arkasından sadece ilerleyebildim.

"Bana bak!" dedim çaresizce. "Ne utanması? Sana diyorum! Sena!"

"Hep!" dedi ağlarken. "Benden utanıyor işte! Beni hiç diğer insanlarla tanıştırmıyor!"

"Ya Kayseri ile tanışıp ne yapacaksın Allah aşkına!" dedim ama dinlemedi.

Sinirden gözümden akan yaşı bile silemedim. Sessizce onu takip etmeye başladım. Sena'nın adımlarında öfke değil daha çok kırgınlık vardı.

Onun küçücük sırtının titreyerek uzaklaşmasını izlerken göğsümde koca bir taş oturdu.

Tam o sırada karşı yoldaki Çetin'i gördüm. Havuzun yanındaki geniş yoldan ağır adımlarla geliyordu. Islık çalarak türkü mırıldanıyordu. Sena'yı görür görmez duraksadı. "Ah!" diye bağırdı. "Uğur böcek elbiseli prenses!"

Sena şaşkınlıkla durup ona baktı. "Selam," dedi hıçkırırken.

"Selam," dedi Çetin. Bir an kaş çattı. "Ne oldu küçük hanım?" Ona doğru iyice yaklaştı ve eğildi. Sena'nın yanağındaki yaşları kısaca sildi. "Kim üzdü seni? Söyle ben döveyim hepsini."

Sena burnunu çekti. Ellerini iki yana açtı. "Ablam benden utanıyor. Beni hep diğer insanlardan uzaklaştırıyor."

Çetin'in gözlerinde bir parıltı belirdi. Yüzünde kocaman, biraz beceriksiz ama samimi bir gülümseme açtı. "Bak şimdi benden de utanacak. Hazır mısın?"

Bir anda yere çöktü. Dizlerinin üzerine. Girişte duran büyük kangallara doğru havlamaya başladı. Ağzım şaşkınlıkla aralanırken Sena elleriyle ağzını kapattı. Gülmeye başladı.

"Hav lan!" dedi Çetin, resmen bağırırken. Kangallar bunun üzerine bir anda delirmiş gibi ayaklandı. Bize doğru adım atacak cesaretleri yoktu ama sinirden gözleri kızardı.

"Gelin lan! Hav!" dedi Çetin. Ben ise öylesine şaşırmıştım ki Helga'ya baktım. Helga bu sahnelere alışık gibi sadece başını olumsuz salladı ve yanımızdan çekip gitti.

Sena gözyaşlarının arasından kıkırdadı. "Ne yapıyorsun abiciğim!" dedi kahkaha atarken. "Çok komik duruyorsun!"

"Hah şöyle gül anasını sattığımın dünyasında be," dedi Çetin doğrulurken. Pantolonu elinin tersi ile silkti. Kangallar ise susmuştu ama bize bakıyorlardı.

Sena ona ellerini uzattı. Kucak ister gibi. Çetin hiç tereddüt etmeden Sena'yı kucağına aldı. "Gel ben seni gezdiririm şimdi. Ben tanıştırırım seni herkesle. Senin ablan çok kötü ama patron ve ben çok iyi insanlarız. Bunu sakın unutma tamam mı prenses? Biz asla ablan gibi senden utanmayız."

"Hey!" dedim şaşkınlıkla. Çetin durup bana döndü. Başını ne var manasında salladı. "Ne diyorsun sen ya?"

"Bak cadı bizi dövecek! Kaç!" dedi Çetin ve kucağında Sena ile birden koşmaya başladı. Sena kıkırdıyordu. Bir yandan bana el sallıyordu.

"Ablacığım çok hızlı koşuyoruz!" dedi gülerken.

Hayretler içinde geriden onlara bakıyordum. Kalbime bir ağrı çöktü. Çetin onu sımsıkı taşıyarak koşuyordu.

Arkalarından ilerliyordum. Normalde insanların çığlıklar atıp sinirle bağırması gereken zamanlar vardı. Bu da onlardan biriydi. Ama hiç sesim çıkmadı. Bazen böyle anlar da olurdu. İnsan, sesi çıkması gereken yerlerde sus pus olurdu. Acı bir gerçekti, ama gerçekleşen bir olguydu.

Çiftliğin arka tarafına doğru yürüdüğüm sırada havada keskin bir barut kokusu vardı. Sena Çetin'e sıkıca sarılmışken bana doğru bakıp tekrar el salladı. Bense yavaşça gülümsedim. Sinirden Çetin'in kafasına yerdeki taşlardan birini geçirmek istedim.

Sesler duymaya başladım yaklaştıkça. Sert ama kısık patlamalar, yankılı çınlamalar. Adımlarım ağırlaştı. Sanki her patlama kalbime çarpıyordu. Sena başını Çetin'e çevirdi.

"Abiciğim," dedi korkuyla. "Bu ne sesi?"

"Bir çeşit oyun gibi düşün. Silahlarla hedefe atış yapıyorlar. Sana da vurduracağım şimdi bir iki. Silah tutmayı öğretecek Çetin abin sana."

"Çetin," dedim hızla onlarla bir adımlarken. "Ben Sena'yı alıp odasına çıkartayım."

"Dur yahu yenge bacısı," dedi sırıtırken. "Kız merak etmiş. Görsün bir içeriyi."

Sena'nın gözleri büyüdü. "Silah mı?" derken sesi ince bir çığlığa benzedi. Başını hızla salladı. "Ben görmek istemiyorum. Korkuyorum."

"Korkacak bir şey yok," dedi Çetin ciddiyetle. "Madem bu kadar heveslisin bize, göreceksin."

"Çetin," derken artık onun kolunu tuttum. "Bırak. İstemiyor işte."

"La la la! Küçük Sena!" dedi Çetin sırıtarak ilerlerken. "Su tabancaları ile Şahin vuracak!"

Birkaç adım sonra genişçe bir alan açıldı karşımıza. Toprak zemine beyaz tebeşirle daireler çizilmişti, kenarlarda tahtadan hedefler vardı. Tam ortada Kayseri duruyordu. Elinde bir silah tutuyor, hedefe doğru bir gözü kısılı bakıyordu. Her kısık ama tiz patlamada hedeflerin tahtası parçalanıyor, havaya talaş kokusu yayılıyordu.

Tufan'ı gördüm. Elleri ceplerinde, sakince Kayseri'yi izliyordu. Gürültü ve yüksek ses sevmeyen bu adam nedense silah sesinden hiç rahatsız durmuyordu.

Kayseri hırslıydı. Kaşları çatılmış, her isabet edemeyişinde dudaklarını ısırıyordu. Tufan ona kısa cümlelerle bir şeyler söylüyor, Kayseri başını sallıyordu. Aralarındaki uyum ürkütücüydü.

Sena odadaki patlamaları duydukça gözlerini kapatıyor, sonra Çetin'in omzuna gömülüyordu. Sonunda dayanamadı, ağlamaya başladı. "Abla! ben istemiyorum, odama gitmek istiyorum!"

Hemen yanlarına koştum. Sena'yı kollarıma aldım. "Tamam," dedim, gözyaşlarını silerken. "Hemen odana çıkıyoruz. Hiçbir şey yok, korkma."

Çetin arkamızdan sırıtarak el sallarken ben telaşla Sena'yı kucaklayıp eve çıkarttım. Asansöre bindiğimizden beri sessizce yeri izliyordu.

Odaya döndüğümüzde hala titriyordu. Onu yatağına yatırdım, üzerini örttüm. Alnına küçük bir öpücük kondurdum. "Ben senden utanmıyorum. Ben sadece hangi durumlarda seni nasıl koruyabileceğimi hesaplıyorum. Bir daha benim sözümden çıkma tamam mı bal kızım?"

Başını onaylar sallarken gözlerini kapattı. "Özür dilerim ablacığım. Sadece merak etmiştim."

Sena gözlerini kapatınca derin bir nefes aldım. Ona masal okudum ve uyuduğundan emin olup dışarı çıktım.

Çok merak etmiştim. O nedenle aşağı indim. Poligona döndüğümde Kayseri hala atış yapıyordu. Çetin de aralarına katılmıştı. Toprakta kovanlar birikmişti. Ayak sesimi duyunca Kayseri bana döndü.

"Heh!" dedi tekrar nişan aldığı yere dönerken. "Gel Meltem kızım. Ben hamlamışım. Sen devral."

"Yok," dedim yutkunurken. "Ben almayayım. Teşekkür ederim."

"Meltem ve ateş etmeyi reddetmek?" dedi Çetin alayla sırıtırken. "Korkmasana kız!"

Tufan ise öylece bana bakıyordu. Bir anlık tereddüt yaşadım. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama Kayseri'nin gözlerindeki sorgulayıcı bakışa karşı geri adım atmak istemedim. Adımlarım beni istemsizce Tufan'ın yanına götürdü.

Tufan silahı bana uzattı. "Tut bakalım," dedi basitçe.

Soğuk metal parmaklarımda ağırlaştı. Kalbim neredeyse boğazımdaydı. Birkaç adım ilerledim ve Kayseri'nin hemen yanındaki diğer ateş etme kısmında durdum. Nişan almaya çalıştım ama ellerim titriyordu. Hedefe doğrulttum, yine de parmağım tetiğe gitmedi. İçimde büyük bir korku kabardı.

"Yapamayacağım," dedim fısıltıyla. Tufan'a baktım. Yardım dilenir gibi.

Bıkkın nefes verip sağa sola baktı ve bana doğru adımlamaya başladı. Kayseri bu sırada hiç durmadan kendi önündeki hedefleri vuruyordu.

"Hadi abim!" diye kükredi Çetin. "Vur aslan abim! Kayseri'nin gururu abim!" Merakla onu izliyordu.

Tufan'ın adımlarının toprağı ezme sesi bile ağırdı. Tam arkamda durdu. Sırtım yanıp kavruldu. Arkadan bana doğru eğildi ve ellerini öne doğru uzattı. Elimdeki silahı tuttu. Beni kollarının arasına aldı. "Kilidi bile açmamışsın ki," diye fısıldadı. Silahı tutup bir anda üstteki sürmeyi kendine doğru çekti.

"Kusura bakmayın Tufan Bey her gün silah kilidi açmıyorum," diye bağırdım sinirle ama çok sessiz.

Bir eli benim elimin üzerini kapladı. Buz gibi eli yanmama hiç engel olmadı. "Sen niye geri geldin ki?" diye fısıldadı kulağıma doğru. Silahı doğrulttu.

"Ne demek niye geldin?" dedim sesim titrerken. Kayseri durup bize baktı ateş sesi ile. Gülerek önüne döndü.

"Bak bak," dedi ve Çetin'e kaş göz yaptı. "Romantikliğe bak şunlardaki."

"Ne diye Sena'yı uyutup tekrar yanımıza geldin?" dedi Tufan, tekrar ikimizin de tuttuğu silahı doğrultmuş, hedefe nişan alırken. "Nefesini dinle. Elin titremesin. Hedefe bak, sadece oraya. Sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi kilitle gözlerini."

Gözlerimi hiç kırpmadan hedefe baktığım için gözlerim doldu. Sanki sadece bir silahı değil, hayatımı da bana tutturuyordu. Parmağım tetiğe yaklaştı. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Tufan kulağıma doğru tekrar fısıldadı. "Korkma. Korkarsan kaybedersin."

Yutkundum. Parmağım tetiği çekti.

Patlama kulağımda yankılandı. Gözlerimi açtığımda hedefin ortasında koca bir delik gördüm. İlk denememde tam isabet ettirmiştim. Hoş, oraya vurmam gerektiğini Tufan ayarladı ama sonuçta tetiğe ben basmıştım. Elimden silah düşecek gibiydi.

Kayseri ve Çetin aynı anda bize baktılar o ses sonrası. "İşte bu be," dedi Kayseri ve kahkaha atarak önüne döndü. "Meltem her zamanki gibi haşin! Tekte vurdu amına koyayım."

"Tebrikler. Başardın," dedi Tufan. Sesi garip şekilde yumuşak çıktı. "Hayret. İlk defa bir şeyi tekte anlayıp yaptın."

Kayseri, "Tufan oğlum," dediğinde Tufan arkamdan çekilmedi. Kokusu yüzünden ne hareket edebildim ne de nefes alabildim.

"Söyle," dedi burnu yavaşça saçlarımın dibine dokunurken. "Ne?"

"Birkaç saate Orhan düğün davetiyesi bırakmaya buraya gelecekmiş. Biliyorsun, herif evleniyor."

Çetin'in, "Amına koyduğumun salağı. Durduk yere dertsiz başını yakıyor," demesini duydum bu arada.

Kayseri devam etti. "Beni de görmek istiyordu. Sende olduğumu haber verdiğimde pek memnun oldu. Çiftliğe gelmesinde müsaade var mı?"

"Bilmem," dedi Tufan. Burnunun ucu hala saçlarımın arasındaydı. "Var mı?" diye fısıldadı.

Başım öne eğikti. Ne yaptığını anlamadım. Onu iteklemeye çalıştım ama bedenim tamamen ona dayandı.

"Sizdeki bu libido," dedi Kayseri kahkaha atarken. "Bunu evet sayıyorum."

Kalbim yeniden sıkıştı. Bu sefer hedef tahtası değil, hayatımın kendisi önümdeydi. Daha doğrusu arkamdaydı. Ne yapacağımı bilemeden onu iteklemeye çalıştım. Arkamdan çekildiğinde hızla boğazımı tutup ona döndüm.

"Ben uyuyorum, herkese iyi geceler."

Koşarak poligondan çıktığımda arkamdan anlamsızca bana baktıklarını hissettim. Bir Tufan sırıtıyordu belki. Ya da içinden gülüyordu. Çünkü o dışarıdan pek sırıtmazdı. Genelde hiç sırıtmazdı.

Hızla Sena'yı kontrol ettim. Uyumaya devam ediyordu. Üst kata, kendi odama çıktım. Kayseri günlerdir bizimle kaldığı için sürekli Tufan ile yatıyordum ama bu sefer kendi odama geçtim. Onun kokusu mu yoksa poligondaki bedeni mi beni tetikledi bilmiyordum.

Ama ben de tetiklendim. Bir kadın olarak. Bir insan olarak.

Canım çekti.

O ana özel bir şehvet sadece. Tutku ya da. Adı her ne sikimse. Ses tonu ile içim hoplamıştı. Arkamdaki bedeni ile belki.

Karanlık odada sessizce uzandım. Gözlerimi kapattım. Ses tonu aklıma geldi, bedenim tekrardan hopladı. Oram zonkladı. Derin bir nefes aldım ve yutkundum.

Burnum yavaşça tişörtümün yakasına gitti. Kokusu sinmişti. Burnumu yakama sürtüp derin bir nefes aldım. Gözümün önünde adeta vücudu belirdi. Ellerim uyuştu.

Elimi yavaşça aşağı indirdim ve eteğimin altından orama dokundum. Sırılsıklamdım. Korkuyla doğrulup yatağın çarşafına baktım. Çarşaf ıslanmamıştı ama kilotumun rengi ıslaklıktan koyulaşmıştı. Uzanıp yorganı tekrardan üzerime çektim.

Oramı okşamaya başladım. Gözlerimi sıkıca kapattım. Burnumu tişörtümün yakasına dokundurup kokluyordum. Sonra biraz daha hızlı okşadım. Biraz daha. Kendime dokunmaktan keyif aldım. Keyif aldıkça daha hızlı dokunmaya başladım.

Okşadıkça sıcaklığı artıyordu. Diğer elimi tişörtümün üzerinden göğsüme götürdüm ve göğsümü sıktım. Hafifçe inledim sesini hatırlayınca. Büyük bedeni üzerimdeymiş gibi düşündüm bir an.

Hızla durup doğruldum. Nefes nefese sağa sola baktım. Genelde mastürbasyon sırasında bir şeyler düşünürdüm, bu doğruydu. Ama bunun o olması beni de dehşete düşürdü. Tekrar uzandım. Devam ettim. Onu düşünmemeye çalıştım.

Engel olamadım.

Sıcak bastıkça yorganı yavaş yavaş üzerimden atıyordum. Karanlık odada bir şeyleri hayal etmek kolaylaşıyordu. Parmaklarımla oramı okşamam hızlandıkça yüzümü ağlamaklı bir şekilde tavana kaldırdım.

Kendimi gördüm tavandaki aynada. Kendime dokunurken kendimden bile haz aldım. Öyle çok azdım.

Ağzım hafif aralık, bedenim alev alevdi. Göğsümdeki elimi çekip yatağın çarşafından sıkıca tutup çarşafı avuçladım. Onun ellerini ve kollarını düşünürken istemeden azıcık salya akıttım. Beni kucağında zıplattığını düşündüm. Ağlamaklı bir sesle inledim. Nefesim düzensizleşti, bedenim zevkle bana teşekkür etti.

O kadar çok hızlandım ki, kulağıma doğru sesinin geldiğini hayal ederken tekrardan inledim. Çarşafı bırakıp elimi göğsüme götürdüm ve hızla göğsümü sıktım. Yetmedi. Parmaklarımdan birini içeri soktum. Gözüm seğirdi.

"Of," dedim ağzım aralık kalırken. Sokup çıkarttım. Delirdim. Biraz doğruldum ve kendime baktım. Parmağımı tekrar sokup çıkarttım. Ve tekrar. Daha hiddetli. Daha şehvetli.

Başımı tekrar yastığa koyup tavandaki aynaya doğru gözlerimi kaldırdım. Kendimi parmaklarken gözümden yaş aktı.

Kendimi izlediğim sırada bir anda kapı sertçe açıldı. Kapının ardındaki ışık ile gözlerimi kıstım ve bacaklarımı birbirine bastırıp hızla elimi oramdan çektim. Nefes nefese bir şekilde eteğimi aşağı doğru çekiştirdim.

"Ne oluyor be?" dedim ama nefesim yetmedi. Hızla yutkundum. "Ne hakla giriyorsun?" demeye çalıştım. Diyemedim. Zangır zangır alevliydim.

Tufan elleri ceplerinde, birkaç saniye bana baktı. Arkadaki ışık yüzünü simsiyah yapıyordu.

"Ne yapıyorsun sen?"

"Sana ne?" derken hala kendime gelemedim. Elim ayağım birbirine dolandı. "Ne diye girdin öyle dan diye odaya?"

Yanıma doğru yaklaştı ve iki elini yatağa yumruk kaparak bedenimi kollarının arasına aldı. Kolları bana dokunmasa da vücudunun beni sardığını hissetmişti bedenim.

"Sessiz," diye fısıldadığında başımı utanarak yana çevirdim. Nefesim düzelmemişti. Yüz ifadesindeki şehvete bakarken bile boşalabilirdim. Sertçe yutkundum.

"Sesin duyuluyor," diye mırıldandı.

Yutkundum. "Çık hemen. Derhal."

"Yanlış anlama. Yaramazlık yapma demiyorum," dedi yavaşça. "Sessiz ol."

Ses tonundaki hırsı duyduğumda elimi tekrardan orama götürmemek için adeta kolumu yatağa doğru bastırdım. Bedenini üzerimden çektiği an büyük bir boşluğa düştüm. Hızla iki elimle kolundan tuttum. Elimin ıslaklığı koluna bulaşmıştı.

"Bir daha sakın," dedim nefesim düzensizken. "Sakın kapıyı çalmadan içeri girme."

Gözündeki hırs ateşini görmek cayır cayır yanan bedenime sönmemesi için közler atıyordu adeta. Bana doğru eğildi tekrardan. Heyecandan kafayı yemek üzereydim.

"Girmeme gerek mi var küçük şeytan?" dedi kısık sesle. Sesinin ağırlığı bedenimi eziyordu. Bana bakarken köşe yukarıyı gösterdi. "Odalar kameralı. Bilmen gerekirdi bunu."

Geri çekildiğinde gözlerim kocamandı. Odadan çıktığı sırada ona bakarak derin bir nefes aldım ve başımı yastığa gömdüm. Sertçe yutkundum.

Kapıyı kapattığı gibi oda tekrardan karanlığa büründü. Elim tekrar oraya gitti. Beklemediğim bir şey oldu. Parmaklarım oramla buluştuğu an tir tir titremeye başladım ve hızla boşalmaya başladım. O kadar çok titredim ki inlerken hızla diğer elimle ağzımı kapattım. Bacaklarım kasıldı, ayaklarım karıncalandı.

Ağzım aralık bir şekilde başımı yastığa koydum ve hızla nefesimi düzenlemeye çalıştım. Karanlığın içinde alnımdan yanağıma doğru akan terleri hissediyordum. Bedenim rahatlamanın verdiği huzurla mayışırken, komodine uzandım. Suyu alıp yavaşça içtim ve tekrardan yatağa yayılıp yorganı üzerime çektim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Birkaç süre öylece tepeden kendime baktım.

Sinirle komodine uzandım ve telefonumu elime aldım. Öylesine ne yapacağımı bilemiyordum ki bir süre telefona bakıp gruba mesaj attım.

Küçük Burjuvalar

Nergis : Siz birini mast sırasında yakalasanız ne hissederdiniz

Mürekkep : Utanırdım

Nergis : Çok mu

Mürekkep : Ne yaptın amk Tufanı kendini avuçlarken mi yakaladın o adamın vardır özel escortları kendine dokunmaya bile üşenir

Nergis : Şahin nerde

Mürekkep : Yok sabahtan beri meydanda. Muhtemelen bi kız buldu. İki üç güne çıkar ortaya

Nergis : Tamam bye

Ve bir süre daha telefona baktım. Öylesine sinir olmuştum ki ne yapacağımı bilemiyordum. Kalbim sürekli çarpıyordu. Dayanamadım. Ona mesaj attım.

Nergis : Selam

Gördü. Bir süre cevap yazmadı. Ekranı kapatıp uzandığımda telefonum titredi. Uçarak telefonu elime aldım.

Tufan Ali Uluhan : Ne var

Nergis : Sen ne hakla kapımı çalmıyorsun Tufan Bey?

Bir süre baktı. Sonra cevap yazmadan mesajdan çıktı. Öyle sinir oldum ki tekrar mesaj attım.

Nergis : Sana diyorum?

Nergis : Bir kızın odasına böyle ÖKÜZ gibi dalınır mı?

Tufan Ali Uluhan : İnliyordun.

Nergis : PARDON??????????

Nergis : Siz atış yapmıyor muydunuz???????

Tufan Ali Uluhan : Hayır yatak odanın yanındaki çalışma odasındaydım.

Nergis : Siz sapık gibi beni mi dinliyorsunuz?

Tufan Ali Uluhan : Dediğimi uygulamaya başlamışsın ama.

Tufan Ali Uluhan : Aferin.

Nergis : Derken?

Tufan Ali Uluhan : Kendine en son ne zaman dokundun demiştim ya

Tufan Ali Uluhan : Nasıl şaka

Nergis : YARRRRAK gibi şaka

Nergis : Bir daha odama izinsiz girerseniz sizi polise veririm sapık diye

Başımı kaldırıp kameraya doğru baktım. Tepede duruyordu ama simsiyahtı. Onu fark etmem imkansızdı. Oraya doğru nah işareti yaptım.

Nergis : Al bak bu da benden sana PATRON

Tufan Ali Uluhan : Sen çok şımardın.

Tufan Ali Uluhan : Bekle geliyorum.

Nergis : GELME

Tufan Ali Uluhan : Bekle.

Korkudan hızla ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilemedim. "Hayır ben de ihtiyaçları olan bir kadınım. Ne istersem yaparım. Sen kimsin de benim odamı basıyorsun?" dedim sinirle.

Dayanamadım. Üzerimdekileri düzelttim. Yalın ayak aşağı inmeye başladım.

"Ben göstereceğim sana," dedim sinirle merdivenleri inerken. "Kapı çalmamak neymiş göreceksin sen. Madem gerçekler ayyuka çıktı, ben şimdi seni insanların içinde azarlayayım da sen gör gününü."

Merdivenlerin ortasında o da bana doğru çıkıyordu. Hızla durup arkamı döndüm ve koşarak üst kata doğru çıkmaya başladım.

"Gel buraya gel," dediğini duydum ama korkuyla Sena'nın odasına girip kapıyı kapattım. Geri geri adımlarken kapıyı hızla açtı.

Elini uzattı. "Gel buraya," dedi. Başım olumsuz sallanırken Sena'yı gösterdim.

"Uyanacak şimdi. Sessiz olun nolur."

"Çık," dedi kapı aralık beklerken. Gözleri çok sakindi ama çok korkuttu beni. "Çık beni getirme oraya."

Yavaşça birkaç adım dışarı çıktım ve koşmaya başladım. Bir anda aşağı kata doğru ilerledim. Kayseri'nin yanına gitmeyi düşündüm. Salona doğru koştuğum sırada Tufan sakince aşağı doğru iniyordu. Peşimdeydi.

"Bıktım!" dedim sinirle koşarken. "Bıktım ben! Bıktım buradan! Ölmek istiyorum!"

"Hayat dediğin küçük şeytan," dedi arkamdan gelirken. Bilerek, pisliğine benimle edebi konuşmaya başladı. "Ölmekten ibarettir. Kalan tüm zaman ise bu cehennemden diğer cehenneme gideceğin günü beklemektir."

Delirmem için yapıyordu. Bense salona vardığımda nefes nefese bir şekilde etrafa baktım. Kimse yoktu. "Hani nerede Kayseri?" dedim ona dönerken. "Nerede o düğün davetiyesi getirecek adam?"

Bana doğru adımlarken salon kapısını üzerimize kapattı. "Seni şimdi ne yapacağım biliyor musun?" diye sordu.

Bir adım daha attı. Bense bir adım geri gittim. "Ne?"

"Döveceğim."

Gözlerim öyle döndü ki o bana doğru adımlarken ben ona doğru koşturdum. Sinirle ona sertçe vurdum. "Bıktım!" diye çığlık attım. "Bıktım senden!"

Ellerimi sertçe tuttu ve bir anda diğer eliyle yanaklarımı sıktı. "Ben de senden bıktım," dedi yavaşça. "Sana vuramamaktan bıktım. Bir kere vursam ölüp gideceksin diye seni dövememekten bıktım."

Sinirle başım ona kalkmış bir şekilde kafamı sağa sola salladım. Elini çekti yanaklarımdan. Gözlerim alev aldı. Dişlerimin arasından nefret tükürdüm. "Bıktım! Senin her istediğini almandan, bunca güce sahip olman beni delirtiyor!"

"Kes sesini," dedi yavaşça. Bakışları donuk olsa da bir insan bedenini yakıp küle çevirebilirdi.

"Hak ediyor musun?" dedim gözlerim daha da büyürken. "Sen tüm bu zenginliği hak ediyor musun?" Bileklerimi tuttuğu eli sıkılaştı ama umursamadım. "Hak etmiyorsun işte," dedim nefes nefese. "Sendeki her şeyi istiyorum Tufan. Paranı da gücünü de."

"Ne bedeller verebilirsin bu uğurda?" derken bana doğru iyice eğildi. Artık ölü buz bakışları küllüydü. Ölüydü ama hırslıydı. "Söyle lan!" diye bağırdığında hızla sıçradım. İlk kez bağırdığını duydum. Sesi yeraltındaki bir haykırış gibi ürküttü beni. Tüm bedenime dalgalandı tınısındaki koyu ve pis kan. "Nelerini kaybetmeye hazırsın bendekileri almak için? Konuş lan amına koyduğumun nankörü konuş!"

"Senin neyin vardı ki önceden!" diye bağırdım göğsüm parçalanır gibi. "Neye sahiptin sen? Nasıl bir adamsın ya sen?" diye çığlık attım.

Bileklerimi bırakmadı ama ellerimi yukarı kaldırmama müsaade etti. Sertçe göğsüne doğru iki elimle birden vurdum. Bir kez, iki kez. Tufan, kımıldamadı bile.

"Kızım sen benim başıma bela mısın amına koyayım?" dedi sinirle. "Ben sana ses çıkartmadıkça sen benim tepeme mi bineceksin böyle?" Gözleri alevliydi. "Kırarım o bacaklarını. Binemezsin tepelere duydun mu beni?"

Sanki benim öfkem onu besliyordu. Gözleri daha da koyulaştı. "Ya sen kimsin be! Parasını verip yanında tuttuğun köpeklerinle geçirdiğin bu hayat öncesi neyin vardı! Aşağılık herif!" diye çığlık attım. "İnsanların zihinlerini oynamak dışında neyin vardı senin? Paran var diye mi bu kadar kendinden eminsin sen! Paran yoksa bu hayatta neyin vardı senin!"

"Bana bak senin gelmişini geçmişini sikerim duydun mu beni?" dedi sinirle. Nefesi yüzümü yaktı. "Öldürürüm kızım seni. Yemin ederim boynunu kopartırım senin."

Sonunda bileklerimi tutan eli beni öyle bir durdurdu ki kemiklerim kırıldı sandım. Acıyla inledim ama pes etmedim. "Öldür o zaman!" diye çığlık attım cebelleşirken. "Öldür! Kurtulayım! Sen de kurtul! Madem normal bir adamsın babanın intikamı için git Viktor'u öldür de bitsin bu iş!" diye çığlık attım. Salon sesimle hopladı.

Ellerimden beri hafifçe geri doğru itti ama ben öyle sağa sola çırpınıyordum ki geri geri dengemi kaybettim ve sertçe yere düştüm. Dışarıdan gelen uğultu ile Tufan nefes nefese bir şekilde kapıya baktı. Hemen sonra bana. Beni bir anda kolumdan tutup havaya savurduğunda saçlarım yüzüme döküldü.

Nefesi yüzüme çarptı. Sıcak, ağır, öfkeli. Dudaklarımız birbirine değecek kadar yakındı. Bakışlarımız kenetlendiğinde ruhum kırıldı.

"Bana bak küçük şeytan," dedi yavaşça bana doğru eğilirken. Bu sırada şaşkınlıkla Kayseri ve bir adam daha salon kapısından bize doğru baktı.

"Hayrola evlat?" dedi Kayseri şaşkınlıkla. "Sesiniz akreplerin oradan bile duyuluyor."

"Bu yapacağımdan sakın bir anlam çıkartma. Duydun mu beni?"

Ne olduğunu idrak edememiş bir şekilde nefes nefese ona bakıyordum. Bir anda sertçe dudaklarıma yapıştı.

Ne bir öpücük ne de şehvet. Nefretin öfkeyle buluşması gibi. Nefesimi çaldı benden. Dudakları öylesine soğuktu ki tenimi dondurdu. İçim eşzamanlı yandı. Bileklerim hala onun bir pençesindeydi ama yavaşça bıraktı.

Dudakları yavaş yavaş dudaklarımı öpmeye başladı. Ellerimi bıraktığı gibi ensesinden tuttum. Karşılık vermeye çalıştığım anda geri çekildi. Aniden. Bıçak hızı gibi. Nefesim boğazıma saplandı. Gözlerim büyük, dudaklarım yangın.

Tufan benden nefesimi çaldı. Nefretle aşk sundu. Sahte bir aşk. Onda olmayan merhamet gibi gerçek. Ölüm gibi. Nefret gibi.