Ceylin Petrikor

21. BÖLÜM : NIETZSCHE AĞLADIĞINDA

Bölüm 21 / 22

21. BÖLÜM : NIETZSCHE AĞLADIĞINDA

Nietzsche Ağladığında adlı kitap, "Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır," der.

Avcumdaki kaderi seçen ben olmasam da yaşamak için onu avcumda sıkıca tutmak zorunda olan bendim. Bazen ruhum kanadı, bazen etlerim zincirlendi. Ama bu uğurda, umudum hep yerini kazıkla sabitledi.

Ümit işkencemi uzattı. Kitabın da dediği gibi. Tufan'a bir ömür bile katlanırdım. Yeter ki Sena iyileşsindi.

Odasında uyuduğum bu adamın işlerine birkaç kez çomak soktum. Üç beş kez sözünden çıktım. Anlaşmaları bozdum. Yine de uslanmadım. Uslanmayacaktım.

Kendimden ne kadar az ödün verirsem kardı.

Annem yanımda olsaydı ona danışırdım. Sorardım, doğru yolda mıyım diye bana hiç işaret de yollamadı. Aslında annemle konuşmak için bazen bulutlara bakardım. Cevap alamazdım.

Bazen anneme çok kızardım. Bazen de kızdığım için çok ağlardım. Yine de burada olmasını isterdim. Sena'yla el ele savaşmaya alıştım gerçi. Onunla ilk birlikte savaşımız yetimhaneye bırakıldığımızda başladı.

Ne teyzemler ne halamlar istedi bizi. Hoş, biz de onlara meraklı değildik. Ama tüm bu yetimhane süresi boyunca aklımdaki tek korku Sena'yı bir ailenin gelip benden koparması oldu. Her gece bunun korkusu ile uyudum. Bence çocuklar korkuyla uykuya dalmamalıydı.

Bizi gelip birer vitrin mankeni gibi inceleyen aileler gördüğümde Sena'yı istemeden uykusundan bilerek uyandırırdım ki çok ağlasın. Çocuk aklı ile düşündüm bunları. İstedim ki Sena uykusunu hiç alamasın. O ağladıkça insanlar da bu çocuk yaramaz, hiç susmaz diye bizi ayırmasın.

Yıllar berisi. Yer, Muğla'da bir yetimhane. Yaşlarımız o zaman çocuk. Hoş, şimdi de pek büyüyemedik ama neyse.

Yetimhanedeki odamız eski ve soğuk, ama bizim hayallerimizle ısınırdı hep. Odanın kapısı tam kapalı değildi. Soğuk hava burnumun ucunu kızartarak içeri doluyordu. Nefesimden dökülen beyaz buhar havada asılı kalırken Sena'nın mırıldanması ile irkildim. Hızla doğruldum ve beşiği sağa sola sallamaya başladım.

"Buradayım ablacığım," dedim yavaşça. "Az kaldı bal bebeğim. Çıkacağız buradan. Biraz büyümem lazım." Diğer elim boynumda asılı annemin kolyesine gitti. O gittiğinden beri hiç çıkartmamıştım. Tenimi kızartıyordu artık. Öyle bana zimmetliydi. Metali soğuktu ama anıları sıcacıktı.

"Yemin ederim çok az kaldı," diye fısıldadım. Sena tekrar uykuya daldı. Kendi kendime bile inanmadığım bir yalanla baş başaydım. Belki de az kalmıştı gerçekten. Belki bir mucize olurdu. Belki anne ve babam şaka yaptık deyip bizi buradan alırdı.

Başımı uyuyan diğer yetim kızlara çevirdim. Hepsi ailelerinden kopmuş, koparılmıştı. Bazıları burada olduğu için mutluydu. Anneleri öyle kötüydü. Bazıları ise anneleri artık olmadığı için buradaydı. Benim gibiydi bazıları işte. Öksüzdü.

Oda loştu. Penceren içeri yıldızlar dökülüyordu. Ay ışığı odamıza pek vurmazdı, o nedenle ayrı bir karanlıktı. Köşede bir bez bebek duruyordu. Sırasıyla onunla oynardık. Başka oyuncağımız yoktu. Gözleri düğmelerdendi. Saçları saman parçalarıydı, dağılıp gitmişti. İsim arıyorduk hala ona.

Mürekkep başını kızlar odasından içeri uzattı ve, "Nergis," diye fısıldadı. Başımı hızla ona çevirdim. Görevli abla bu saatte bizi dışarıda görürse çok kızardı. Eliyle gel işareti yaparken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Uzun saçları dağınıktı, yanağında bir tebeşir izi vardı.

"Çam ağacı görmek çok istiyordun ya, Şahin duvara bir tane yapıyor. Gerçek gibi!"

"Nasıl yani?" dedim heyecanla, Sena'yı kucağıma alırken. Minik parmakları tişörtümü tuttu.

Mürekkep parmağını ağzına götürüp, "Sus," dedi. Gözleri parlıyordu. "Gel, görmen lazım."

Odadan çıktığımızda koridorun taş zemini buz gibiydi. Ayağımızın altında gıcırdayan plastik terlikler bile üşüyordu sanki. Uzaklardan sobanın cılız sesi geliyordu ama bizim bulunduğumuz tarafta sadece gece karanlığı vardı. Dışarıda bir yerlerde çocuklar annelerinden masallar dinleyip uykuya dalıyordu. Bizse duvarlardaki rutubet lekelerine bakarak hayal kuruyorduk.

Şahin yetimhanenin sonundaki yangın merdiveninin başında duruyordu. Elinde beyaz bir tebeşir, yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. "Sena da mı geliyor? Ya ağlarsa?"

"Ağlamaz merak etme," dedim fısıltıyla. "Onunla baş başa ilk yeni yılımız olacak. Çam ağacı görsün."

"Arkamdan gelin."

Onu takip ederken Sena'yı kucağıma daha sıkı bastırdım. Hafif hafif inliyordu, sanki o da biliyordu bu gecenin diğer gecelerden farklı olması gerektiğini. Şahin bizi yetimhanenin en büyük odasına götürdü. Cebinden çıkarttığı anahtar ile kilitli kapıyı açtı. Yemekhaneydi burası ama masalar çoktan kaldırılmıştı. Yarın için hazırlık vardı. Çocuklara yeni yıl kutlaması namına pek bir şey yoktu, daha çok çalışan ablalar ve abiler içindi.

Yemekhanenin sonuna kadar ilerledik. Başımı yandaki büyük, yemekhane duvarlarına çevirdim. Gözlerim parlıyordu. Kocaman bir çam ağacı çizmişti Şahin tebeşirlerle. Dallarına farklı renkle küçük yıldızlar eklemişti ama sanki gerçekten parlıyorlardı.

"İşte burada," dedi Şahin böbürlenerek. "Yeni yıl ağacımız."

Nefesim boğazımda düğümlendi. Bir an için gözlerim doldu ama gülümsemeye çalıştım. "Çok güzel olmuş."

"Daha bitmedi," diye fısıldadı Mürekkep pijama cebinden bir avuç kağıt parçası çıkararak. "Bunlar dileklerimiz için. Herkes bir şey yazacak sonra ağaca asacağız. Sabah bunu görünce ebemizi sikmesinler diye isimlerinizi yazmayın."

Sessizce güldüm. "Asacağız derken?"

Şahin elini kaldırdı, duvarın üst kısmına çakılmış bir ip parçasını gösterdi. "Buraya. Küçük kağıtlar asılacak. Gerçek gibi olacak."

Mürekkep bana bir kağıt uzattı. "Al hadi Nergis! Yaz ne istiyorsan!"

Kağıda baktım. Parmaklarım titredi. Annem geri gelsin yazmak istedim ilk. Sonra babam saçlarımı sevsin yazmayı düşündüm. Boğazım düğümlendi. Mürekkep Sena'yı kucağımdan aldığında kağıda tebeşirle yazdım.

"Sel olsun her yer. Bir daha hiçbir şey yanmasın böylece."

Kağıdı Şahin'e uzattım asması için. Mürekkep kıkırdayarak kendi kağıdını astı. Büyük harflerle yazmıştı.

"Sonsuz para."

Şahin dilekleri astıktan sonra ağacın tepesine heyecanla baktı. "Boyum oraya yetmediği için bir yıldız çizemedim. Ama siz ağacımızın tepesinde bir yıldız var gibi hayal edin," dedi heyecanla. "Bize ait. Dördümüze."

Sena mırıldanırken Mürekkep yavaşça onun başından öptü. "Acaba biz de Sena'nın okula başladığı yılları görecek miyiz?"

"Ona kokulu silgiler alacağım," dedi Şahin çocuk yaşına bakmadan konuştuğu büyük cümlelerle. Abi gibi oldu hep zaten o zamanlarda da.

Mürekkep gülerek yere oturdu, başını duvara dayadı. Kucağında Sena hala uyukluyordu. "Ben büyüyünce bir hayvan barınağı açacağım," dedi. "Sokaktaki tüm kedi köpeklere bakacağım."

Şahin yanına oturdu. Bacaklarını yukarı çekip kollarını birbirine bağladı. "Ben araba alacağım. Kırmızı. Sizi gezdireceğim."

"Bana araba kullanmayı öğretir misin?" dedim hafifçe gülerek.

"Öğreteceğim tabii ki. Kendim bir öğreneyim, ilk size öğreteceğim," dedi Şahin gözlerini bana dikerek.

"Benim size bir şey söylemem lazım," dediğinde aynı anda Mür'e döndük. Başı yere eğikti. "Bugün Zahide Abla benimle görüşmek istediğini söyledi. Gittim." Başını bize kaldırdı. "Galiba bir aile beni evlat edinmek istiyormuş."

Bir an sessizlik oldu. Ne yapacağımı bilemedim. Hızla yere, Mür'ün dibine oturdum. Şahin ise şaşkın şaşkın ona bakıyordu.

"Ne?" diye fısıldadım. "Bizden ayrılacak mısın?"

"Galiba," dedi ve derin nefes verdi. "Ben sizden ayrılmak istemiyorum." Sonra hızla gözlerini ovdu. Sena bu sırada biraz huysuzlandı.

"Yeni bir ailen olacak," dedim ama buğudan onu seçemedim. "Biz de seni ziyarete geliriz."

"Ama sizi bırakmak istemiyorum," dedi tekrar. Bu sefer alt dudağı büzüldü. Şahin ise bomboş yere bakıyordu.

"Senin için en iyisi bu olacak," dedi yere bakarken. "Bizi unutmazsın değil mi?"

"Of!" dedi Mür, biraz daha sesli hıçkırırken. Ellerinin tersi ile gözlerini ovdu. "Bizim burada birlikte hayallerimiz var. Birlikte on sekiz olduğumuzda Sena'yı da alıp çıkacağız buradan. Şimdi beni neden almak istiyorlar bilmiyorum. Kim ki? İyi bir aile mi? Sizi çok özleyeceğim."

Şahin birden ayağa kalktı. "Tamam," dedi. Konuyu değiştirmek ister gibi. Gözlerinde yaramaz bir ışık. "Bir şey daha yapacağız."

Mürekkep başını kaldırdı merakla. "Ne?"

"Yıldızları göreceğiz."

"Yıldızlar mı?"

Şahin dudaklarının kenarını kıvırdı, kafasıyla tavana işaret etti. "Çatıya çıkacağız."

Ben hemen itiraz ettim. "Delirdin mi? Gece yarısı. Hem görürlerse-"

"Kim görecek?" diye kesti sözümü. Sesi alçaktı ama içinde öyle bir özgüven vardı ki insan kendini onun planına kaptırmadan edemiyordu. "Gelmeyecekler. Hepsi odalarında. Biz de bir saatliğine gökyüzüne bakacağız."

Mürekkep coşkuyla ayağa fırladı. "Harika bir fikir!" dedi. Sanki dünyanın en büyük mucizesi olmuş gibi.

Şahin bana baktı. "Sen de geliyorsun. Sena'yı da al. Sen yetimhaneye yeni geldin ama biz senelerdir buradayız ve sana yemin ederim ki yıldızları izlemek çok kolay değil burada. O yüzden şimdiden bol bol yıldız görsün çocuk."

Mür'ün kucağından Sena'yı aldım. İstediğimden değil, korkuyordum sadece ama Sena'nın ufacık elinin parmağımı tutuşu sanki bana gidelim diyordu. Belki o da görmek istiyordu.

Merdivenlerden usulca çıktık. Basamaklar gıcırdıyordu. Nefesimizi tuttuk. Şahin önde biz arkada. Kapkaranlık bir tavan arasına geldik. Orada küçük bir pencere vardı ama dışarıya çıkmak için yeterli değildi. Şahin pencereyi açtı, soğuk hava yüzümüze çarptı.

"Hazır mısınız?" dedi bir kahraman edasıyla.

"Şahin düşersek-"

"Düşmeyeceğiz." Gülümsedi. Sonra kendini attı dışarı. Gerçekten attı. Kalbim duracak sandım ama bir ses gelmedi. Biraz sonra alttan fısıltıyla konuştu. "Hadi tutunun."

Mürekkep ilk atladı. Sonra ben. Sena'yı dikkatle göğsüme bastırarak çıktım. Sonunda çatının en düz yerine doğru adımladık.

"Ay düşeceğim şimdi," dedi Mür ve bir anda çatıdaki oğlanı görüp, "Bismillah!" diye bağırdı.

O bağırınca istemsiz ben de inledim. Çocuk da korktu. Şahin düşecek gibi oldu. "Sessiz olun!" dedi fısıltıyla. Bir çocuk çatıda tek başına oturuyordu. Bu çocuğu tanıyordum ama ismini bilmiyordum. Elinde bir kitap vardı.

"Lan sen ne yapıyorsun bu saatte burada deli?" dedi Şahin hızla onun yanına otururken. Çocuk ise kitabın kapağını kapatıp bize döndü.

"Ben de aynısını size soracaktım," dedi bize bakarken.

"Biz yıldızları izlemeye geldik," dedi ve elindeki kitaba baktı. "Kitap okumak için başka yer mi yok?"

"Yıldızlardan güzel ışık mı var? Üstelik bunun için senden icazet alacağımı bilmiyordum Şahin," dedi çocuk gözleri ile bize bakarken. "Selam. Deniz ben. Yeni geldin değil mi?"

"Selam," dedim kucağımda Sena ile zar zor diplerine varıp bağdaş kurarken. "Evet. Kardeşimle geldik. Sen?"

"Ben ilk günden beri buradayım," dedi sırıtarak. Tekrar kitabına döndü. "Bu ikili ile çok takılma bence. Başını belaya sokarlar."

"Bize mi dedi len bu?" dedi Mür şaşkınlıkla Şahin'e bakarken. "Muğla'nın manyağı çatıya çıkmış bir de kitap okuyor, gelmiş bize bela diyor." Zar zor dengede durup yanımıza oturdu ve derin bir nefes alıp yıldızlara baktı. "Allah'ım ne güzel yaratmışsın şu yıldızları be?"

"Uzanalım hadi," dedi Şahin kıkırdarken. Durup bir an Deniz'e döndü. "Kardeşim aile toplantısı yapıyoruz. Biraz ötede okur musun kitabını?"

"O da katılsın," dediğimde Deniz anlamsızca bize bakıyordu.

"Aman iyi katılsın," dedi Şahin ve Mür'e döndü. "Sence ben mi daha yakışıklıyım yoksa bu Deniz denen davar mı?"

"Sen!" dedi Mür gülerken.

"İyi," dedi Şahin ve sırıtarak Deniz'e döndü. "Kapat lan kitabı. Gel. Kızlara yıldız saymayı öğreteceğiz."

"Size iyi eğlenceler," dedi Deniz ayaklanırken. Gideceği sırada arkasından baktım.

"Dursana sen de bizimle. Hep tek görüyorum seni. Yemek yerken de, bahçede otururken de. Korkma aşağı atmayız seni," diye kıkırdadığımda durup bana döndü.

"Pekala," dedi tekrar yanıma otururken. "Nergis, değil mi?"

"Evet!" dedim elini sıkarken. "Bu da Sena. Kız kardeşim."

"Hiç benzemiyor sana," dedi Sena'ya bakarken.

"Bebek olduğu için olmasın kardeşim?" dedi Şahin sinirle.

Deniz gözlerini kıstı. "Evlatlık olmasın?"

"Annem Sena'yı doğururken yanındaydım," dedim kıkırdarken.

"O zaman sen evlatlıksındır belki," dedi ve kitabı yana koyup sırtını yasladı. Uzandı.

"Yetimhanede konuştuğunuz sohbete bak mallar," dedi Şahin de uzanırken. "Birbirlerini buldular iki mal."

"Niye öyle diyorsun?" dedi Mür sinirle uzanırken.

"Grubun tek erkeği olarak çok havalıydım. Şimdi bu kitap kurdu piç geldi tüm havam sönecek."

"Sen bizim minnoşumuzsun," dedi Mür onun yanağını sıkarken.

Sena kucağımdayken uzandım. Ay oradaydı. Bütün Muğla karanlığının ortasında, gökyüzü pırıl pırıl yıldızlarla doluydu. Nefesim kesildi. Hayatımda hiç bu kadar çok yıldız görmemiştim.

"İşte," dedi Şahin. Uzandığı yerden başını bana çevirirken. "Yılbaşı ağacımızın yıldızı da burada Nergis Çiçeğim."

Rüzgar saçlarımızı okşuyordu. Sena minik sesler çıkarıyordu sanki o da hayran kalmışçasına.

"Bir dilek daha tutalım," dedi Mürekkep, ellerini gökyüzüne uzatırken. "Büyük bir dilek olsun."

"Yakalanırsak tüm suç Deniz'e kalsın veleddalin amin," dedi Şahin hızla. Güldüğümüz sırada Deniz'e baktım göz ucu ile. O da sırıtıyordu yıldızlara bakarken. Başını kısaca bana çevirdi. Hızla gökyüzüne baktım.

"Ben de Mürekkep'in yeni ailesinde çok mutlu olmasını ve bizi hiç unutmamasını diliyorum," dedim içtenlikle.

"Ağlatacaksın beni illa," dedi Mür hızla. Gözlerini ovdu. "Ben de yeni bir aileye gitmek istemiyorum. Buradaki ailemle kalmak istiyorum." Gözleri parladı. "Bir dilek daha! Büyüdüğümüzde ve yetimhaneden çıktığımızda, Şahin'e ailesinden kalan evde beraber yaşayalım istiyorum. Hepimiz olalım o evde. Gerçek bir çam ağacımız olsun. Sena okula gitsin."

"Deniz olmasın," dedi Şahin homurdanarak. Sonra Deniz'e döndü. "Yanlış anlamıyorsun değil mi kral? Takılıyorum öyle."

"Anlamıyorum," dedi Deniz sırıtırken.

"Sen ne dilersin?" dediğimde Deniz bana döndü. Birkaç saniye gözlerimiz birbirinde dinlendi.

"Aile."

Bir kelime insanın içini delebilirdi. Bana da bundan oldu. Tam kalbimin ortasına. Keşke mümkün olsaydı. Keşke hepimizin birer ailesi olsaydı.

Şahin kollarını başının altına koydu. "Ulan Deniz hadi seni de seveyim azıcık," dedi sanki Deniz'in o lafından sonra ona karşı sempati duymaya başlamış gibi. "Bir gün buradan çıkacağız. Kendi hayatımız olacak. Babamlardan kalan evde hep beraber yaşayacağız. Size söz veriyorum." Sözleri bir yemin gibi havada asılı kaldı. "Deniz sen de kalabilirsin benim evde büyüdüğümüz zaman."

"Eksik olma Şahin," dedi Deniz sırıtırken. Şahin ise başını ona çevirdi.

"Adamsın," dedi ve tekrar yıldızlara baktı. "Ama yine de senden yakışıklıyım."

Sena kıkırdadı. Biz güldük. Sonra herkes sustu. Sadece yıldızlar konuştu. O an anladım. Belki hiçbirimiz istediğimiz şeylere sahip olamayacaktık. Belki yarın yine aç uyanacaktık ama bu gece yıldızlar bizimdi.

Ruhsuz odada gözlerimi araladım. Rüyamda geçmişi görmenin verdiği ivedilikle sırıtıyordum.

Tufan'ın odasının sessizliği boşluk gibi değil de içine çekmeyi bekleyen bir duruluk gibiydi. Gözlerim bir süre tavandaki camdan yıldızlı gökyüzünde dolandı. Gece yarısıydı hala. Tufan'ın nefesi yanımda yoktu. Ne ağırlığı ne kokusu.

Doğrulup bir süre yatağın kenarına oturdum. Ayaklarım parkeye dokunduğunda sıcacık hissettim. Yerden tatlı bir sıcaklık odayı da ısıtıyordu. Pencereden içeri sızan ay ışığı loş bir çizgi halinde karşıdaki duvara vuruyordu. Odadan çıkmak için ayaklandım ve kapıyı açmaya yeltendim. Kilitliydi.

Başımı çevirip odaya göz gezdirdiğimde fark ettim. Kalın çerçeveli, koyu renklerdeki manzara resimli tablo. Ortası belli belirsiz ayrılmıştı sanki oraya ait değilmiş gibi.

Bir süre baktım. Sanki bir şey beni o tabloya çekti. Ellerim düşünmeden tablonun yağlı boyasına uzandı. Hafifçe bastırdım. Ve çıt diye bir ses. Neredeyse duyulmayacak kadar ince bir sesle kapak aralandı.

Başımı yavaşça uzattım. Burnuma ağır kütüphane kokusu doldu. Bir de Tufan'ın parfümü karışmıştı bu kokuya. Adımlarım çıplaktı. Ses çıkarmamaya çalıştım ama ahşap döşemeler fısıldıyordu.

İçeri adım attığımda gördüğüm şeyle kuruyan boğazımı yutkunup ıslattım. Tufan koltuktaydı. Ay arkadan ona dokunduğu için yüzü kapkaranlıktı. Bacakları aralık duruyordu. Başı hafif öne eğikti. Tek eliyle sıkıca tuttuğu, yarısı açık kalmış bir kitap vardı. Ona doğru biraz daha adımladığımda ağzının hafif aralık, gözlerinin kapalı olduğunu fark ettim. Nefesi en derinlerden çıkıyordu. Siyah gömleğini gerecek şekilde göğsü ağır ağır inip kalkıyordu. Saçlarının bir kısmı alnına düşmüştü.

Bir süre durdum. Nefes bile almadım. Tufan'ı böylesine savunmasız bir halde ilk kez gördüğümü fark ettim. Yüzünde gevşek bir yorgunluk vardı. Şu an onu bir mermi ile öldürsem ruhu bile uyanmazdı.

Ona doğru bir adım daha atarken kolundaki saat titredi. Bu bana kaş çattırdı. Bir adım daha attım. Bir adım daha titredi. Sanki ayak sesime cevap verir gibi. Titremeyle birlikte o an Tufan'ın kaşları oynadı. Başı yavaşça kalktı. Siyah gözleri uykunun bulanıklığıyla açıldı, beni buldu.

Birkaç saniye sadece baktı. Uykulu da olsa keskin ve kontrol ediciydi hala.

"Ne var?" dedi, ama sesi uykudan uyandığından mıdır bilinmez cehennemin dibinden gelir gibi boğuk geldi.

Gözlerimi kaçırmadım ama hareket algılayarak kolunu titreten saat beni şok etmişti. "Uyuyamadım."

Sanki yanına oturayım ister gibi oturuşunu biraz toparladı. Ya da ben öyle anladım. Elindeki kitabı dizine bıraktı ve geriye yaslandı. Dudaklarını yaladı. "Beni mi izliyordun?"

"Hayır," dedim fısıltıyla. Sesim biraz titredi. Boğazımı kısaca temizledim. "Sadece ne yaptığınızı merak ettim."

Başı kitaba indi. Kapattı ve elini kitabın kapağında gezindirdi. Gözlerim kapağa kaydı. Karanlıkta göremedim. "Ne okuyordunuz?"

"Sana ne ki Nergis?"

Boğazımda yanma oldu. Ondan öylesine nefret ettiğimi fark ettim ki bir daha onunla asla konuşmama kararı aldım. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm ve tekrar yatağa girdim. Gözlerimi sinirle kapattım.

Bu kadardı. Bundan sonra onunla asla konuşmayacaktım. Zaten onunla neden konuşma ihtiyacı duyduğumu anlamadım. Belki de böylesine duygusuz bir adama karşı merak, belki de kardeşimi kurtaracağı için minnet, belki de beni zincirlediği için nefret.

Sinirle nefes verip yastığa sarıldım. Bedenim kaşınıyordu. Yatağın diğer kısmı biraz çökünce hızla gözlerimi açtım. Bir an doğrulup arkaya döndüm. Yatağa gelmişti. Elinde hala kitap vardı.

"Pardon?" dedim, şaşkınlıkla. "Ne yapıyorsunuz?"

"İzninle kendime ait şahsi yatağımda uyuyacağım," dedi ve kitabı bana uzattı. "O tarafa bırak."

Şaşkınlıkla kitabı elinden aldım. Yan tarafa, yere bırakacağım sırada durup kapağa baktım. Nietzsche Ağladığında.

"Şu yatağın yanına bir iki komodin mi alsanız? Çok pahalı olmuyorlar," dedim söylenerek. Yatağının yanlarında eşya koymak için dahi komodin yoktu. Bu, çok tuhaftı. Tufan'a ait çoğu şey zaten çok tuhaftı.

Kitabı yere bıraktım ve tekrar yastığa sarıldım. Ona döndüm tamamen. Sırt üstü uzandı. Ellerini başının arkasında birleştirdi. Gözleri tavandaki camdan gökyüzüne daldı.

"Gitti mi merakın?"

"Ne?" dedim ve bir an ifademi dondurdum. Kitabı görmüştüm neticede. "Evet, gördüm okuduğunuz kitabı. Tefeciler felsefeyle ilgilenir miydi?"

Tavana bakarken kaşları çatıldı. Gözleri belli belirsiz kıvılcımlaştı. "Sen insanları meslek gruplarına göre yargılıyor musun?"

Boğazımda bir yanma kırıntısı oldu. "Hayır tabii ki Tufan Bey. Sadece siz felsefeyle uğraşan bir tip gibi değilsiniz."

Hala tepeye bakıyordu ama aklı söylediklerimdeydi. "Nasıl şeylerle uğraşan bir tip gibiyim?"

"Bilmem," dedim yastığa biraz daha sokulurken. Bedenim ona dönüktü ama yatakta aramızda oldukça mesafe vardı. "Sizin herhangi bir şeye herhangi bir ilgi duyuyor olmanız bana garip geliyor. Duyguları elinden alınmış bir ruh gibisiniz." Bir an kıkırdadım. "Doktor Breuer, kitapta Nietzsche'ye psikanaliz yapıyordu ya... Aynı ona benzedik şimdi."

Başı kısaca bana çevrildi. "Okudun mu sen de bu kitabı?"

"Evet," dedim gülümsemeye devam ederken. Gözleri ürkütmedi o an nedense. "Nietzsche hasta olduğunu inkar edip psikoanaliz desteğini reddediyordu. Size sorsam siz de reddedersiniz. O da ruhsal açıdan gayet iyi olduğunu söylüyordu, siz de söylersiniz."

Tekrar yıldızlara çevirdi başını. Belli belirsiz sırıttı. "Dolandırıcılar felsefeyle ilgilenir miydi?"

Bir an sessizlik oldu. Gülümsemem kaldı, içimde küçük bir öfke kıvılcımı çaktı ama belli etmedim. Yastığı biraz daha çekiştirdim.

"Ben insanları dolandırmıyorum," dedim kısık bir sesle. "Sadece kardeşim için üç beş adamdan para aldım."

"Böyle düşünerek vicdan mastürbasyonu mu yapıyorsun?" dediğinde gözlerim kocaman açıldı. Birkaç saniye şaşkın şaşkın yüzüne baktım.

"Ne yani? Siz yapmıyor musunuz?"

Bakışları tavandan çekilmedi. Yüzünün yan profili keskindi. Kirli sakalları biraz uzamıştı. Kısa kirpikleri simsiyahtı.

"Ben neysem oyum, küçük şeytan."

Gözlerimi kapatmak istedim ama bir yandan da yanımda uzanan bu bedene karşı içgüdüsel bir dürtü ile uyuyamadım. "Vay be... Edebiyat yapmadan konuştunuz. Çok nettiniz. Şaşırdım doğrusu."

"Bende derinlik arayıp durma," dedi bana dönerken. Tınısı ağırdı. "Boğulursun."

Kalbim tuhaf çarpıyordu. Onunla sürekli dalaştığım için kendime kızıyordum ama istemsiz oluyordu her seferinde. Onu elimden geldiğince sinirlendirmek istiyordum.

"Niye bu kadar soğuk birisiniz? En son neye içtenlikle güldünüz mesela? Ya da neye ağladınız?"

"Çocukluğuma da inelim mi?" dedi alayla. Belli belirsiz sırıttı. Gözleri yavaşça kapandı.

"Ben yarın birkaç saat Mür ve Şahin ile buluşacağım."

Cevap vermedi. "Tamam mı?" dediğimde yine cevap vermedi.

Sabır diledim. "Buz gibisiniz," dediğimde gözleri kapalı gülümsedi. Sanırım uyuyacaktı. Onun benden önce uyumasını istedim.

"Buz erirse ne olur?"

Birkaç saniye bekledim. "Su?"

"Cık," dedi sırıtırken hala. "Birilerini boğar."

Gözlerimi kırptım. "Siz hiç boğuldunuz mu?"

"Herkes birbirini boğar," dedi yavaşça. Gözlerini hala hiç açmadı. "Tufan selleri bile bazen boğulur."

Tufan benimle konuşmayı hiç istemiyordu, belli. Ama bunun bana özel olmadığını biliyordum. O genel olarak insanlarla konuşmaktan rahatsız olurdu. O yanımdayken sustuğumda zihnim gürültüden parçalanıyordu, konuşmayı bu kadar çok isteme nedenim belki de buydu.

"Kitapta bir cümle vardı beni çok etkilemişti," dedim fısıltıyla. "Tabii ki acı çekeceksin, görmenin bedeli budur. Tabii için korkuyla dolacak, yaşamak tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur."

Gözlerini açtı. Bir süre tavana baktı. "Bu iki oldu," dedi.

"Ne iki oldu Tufan Bey?"

"Okuduğum kitaplarla ilgili alıntı yapıyorsun," derken bana çevirdi başını. "İki oldu. Üçüncüde affetmem."

"Ne gibi?" derken gözlerim biraz açıldı. "Ben kötü bir şey mi yaptım? Bu kitaplar size özel mi? Sadece siz mi okuyabilirsiniz?"

"Cık," dedi yavaşça. Bana doğru biraz yaklaştı yatakta. Nefesimi tutarken ellerimi ne yapacağımı bilemedim. "Senin ne yapmaya çalıştığının," dedi fısıltıyla. "Farkındayım."

"Ne?" dedim ama sesim çıkmadı.

"Beni etkilemeye çalışıyorsun."

"Aklımdan bile geçmedi bu," dedim ama sesim çıkmadı. Yüzlerimiz çok yakındı. Kokusu ile nefes almak zorlaştı.

"Farkındayım," diye fısıldadı. Sesi ok gibi kalbime battı.

Korkudan yutkunduğum sırada zehir gözleri dudaklarıma indi. "Kadınlar bana hep ilgi duydu. Senden farkları buydu işte küçük şeytan," dedi. Dudaklarıma baktığı için istemsiz yaladım onları. "Çünkü sen bana ilgi duymuyorsun. Benim sana ilgi duymamı istiyorsun."

Ağzımı bile aralayamadım. Burnu neredeyse burnuma dokundu. Gözleri dudaklarımı yaktı geçti. "Dolandırdığın adamlara da böyle yaptığının farkındayım. Benimle ilgili aklında her ne şeytanlık varsa, olmasın. Bu okuduğum kitaplardan alıntı yaptığın ikinciydi, üç olmasın," dedi ve geri çekildi. Tekrar başını yastığa koydu.

Ne bir şey diyebildim ne de bedenimi hareket ettirebildim. Dudaklarında yarım bir gülümseme vardı. Belli ki benimle eğlenmişti. Göğsü ağır ağır kalkıyordu.

Bir süre sadece ne demek istediğini düşündüm. O da hep sustu artık. Gözleri yavaş yavaş kapandı. O sustukça gözlerim kapandı. Bir şey daha söylemek istiyordum ama dudaklarım ağırlaştı. Uykunun ince bir perdesi üzerime serildi. Belki hala kısık sesle fısıldadım. "Doktor Breuer haklıydı. Siz hastasınız."

Sonrası yoktu. Nefesim onun derin nefeslerine karışırken yattığım yerde uyuya kaldım. Son gördüğüm şey, cama vuran yıldızların Tufan'ın yüzüne dokunmasıydı.

Gözümü açtığımda odanın tavanında sabahın bulanık aydınlığı vardı. Bir an nerede olduğumu anlamadım. Başım yastığa gömülüydü. Kollarım yattığım yastığa sarılmaktan uyuşmuş, bedenim yorgundu. Dudaklarımın kenarında garip bir kuruluk hissettim, sanki gece boyu sessizce bir şeyleri düşünmekten ağzım kurumuştu.

Gözlerimi kısıp yatağın diğer tarafına baktım. Boştu. Çoktan kalkmıştı. Sanki hiç burada yatmamış gibi düzenliydi yastığı. Ya sabahın köründe uyanmıştı ya da zaten benim uyuyakaldığım anda gitmişti.

Doğrulup esnediğim sırada kapının tıklaması ile kaşlarımı çattım. Doğrulup kapıya yöneldim. Açıldı. Kilitli değildi. Tufan muhtemelen odadan giderken kilidi açmıştı.

"Nergis Hanım," dedi hemşire telaşla.

Bir anda kalbimi tuttum. Öleceğimi düşünerek hızla kapının eşiğinden bir adım geri gittim. "Ne?" dedim ama sesimden kan aktı.

"Sena çok ağlıyor," dediğinde hızla yanından geçtim ve alt kata doğru inmeye başladım. Telaştan sürekli derin derin nefes alıyordum.

Alt kata kadar koşar adımlarla indim ve kapının girişinde duraksadım. Kalabalıktı. Sena hiç durmadan bağırıyordu. Yatağın kenarına geçmişti. Dizlerini karnına çekmiş, gözleri boncuk boncuk olmuştu ağlamaktan. Yanakları kıpkırmızıydı. Burnu akıyordu.

"Neden arkadaşlarım Roza gibi değil!" diye bağırdı. Hızla yanlarından geçip içeri adımladım ve Sena'ya sarıldım. Başından öptüm. Bağırması durmadı. "Neden benim arkadaşlarım hala bana kendimi öldürmemi söylüyor!" diye bağırdı. "Dün çok güzel olduğumu düşünüp bir fotoğraf koydum ama şimdi Periliçe bana hala ölmedin mi sen diye mesaj attı!" diye çığlık attı. Geri çekildim ve hızla onun gözlerini sildim. Kirpikleri de yoktu. Yaşları hemen düşüyordu.

"Tamam ablacığım," dedim tekrar ona sarılırken.

"Neden Roza benimle artık arkadaş değil!" diye bağırdı ağlarken. Öyle çok bağırıyordu ki hemşireler bile merakla kapının ucundan başlarını uzatıyordu.

"Boğazların acıyacak," dedim o hıçkırırken. "Tamam bebeğim. Yapma böyle."

"Beni neden kimse sevmiyor?" dedi içli içli ağlarken. "Fotoğrafıma çirkin dese bile bir şey demezdim ablacığım ama o ölmemi istiyor!"

"Tamam," dedim tekrar. "Ben halledeceğim tamam mı?"

"Ne oluyor?" sesi ile girişe baktım. Üzerinde sabahın o soğukluğunu taşıyan siyah bir gömlek vardı, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Gözleri kısık, sabırsız ve sinirliydi. Çocuklardan nefret eden bir adamın yüzü nasıl olurdu, işte öyleydi.

Bana bakmadan içeri girdi. Hemşireler dahil herkes birkaç adım geri çekildi. Sena da biraz susmuştu. "Ne var sabah sabah bu kadar bağıra çağıra ev duvarlarını kirletecek?"

Sena başını kaldırdı. Gözleri yaş içinde parladı. "Roza'yla barışmak istiyorum!" diye bağırdı sesi çatlayarak.

Dibimize kadar geldi ama hiç eğilmedi. Tepede bir gölge gibi dikildi. "Hayatta her istediğin olmaz. Böyle cıyaklayarak bir yere varamazsın."

"Roza'yı istiyorum!" Sena'nın sesi çığlığa döndü. "Onu istiyorum, getir bana!"

Tufan yavaşça eğildi. Gözleri alev aldı. "Bana bak çocuk," dedi yavaşça. "Benim asabımı sakın bozma."

"Bozulursa ne olurmuş söyle bakalım!" diye bağırdı Sena. "Ne yapacaksın ki! Senden korkmam!" Korkuyla Sena'nın ağzını kapattım ve Tufan'a döndüm.

O da şaşırmıştı. Ne yapacağını bilemedi. Doğruldu. "Roza bir daha seninle asla arkadaş olmayacak. Bir daha seni görmek istemiyor. Şimdi sesini kes."

Sena başını salladı. Ağlaması daha da arttı. Ben dayanamayıp araya girdim. "Kriz yönetimi böyle olmaz," dedim sinirle ona bakarken. "Bırakın ben hallederim."

Gözlerini bana çevirdi. Soğuk, keskin. "Sustur şunu," dedi ağır ağır. "Bu evin bir düzeni var."

"Ya bu çocuk. Elbette arada ağlayacak," dedim Sena'ya daha da sarılırken. "Siz gidin. Ben hallediyorum."

"Şuna bak," dedi arkasını dönerken. "Kendi evimde kendi odamdan kovuluyorum."

"Ne yapmak istersin ablacığım?" dedim hızla Sena'yı öperken. "Biraz daha gezelim mi? Dün nasıl eğlenmiştik, değil mi?"

"Tamam," dedi burnunu çekerken. Yataktan inmeye çalıştı. Gözleri ile çıkan Tufan'ın arkasından baktı. "Tufan abinin atlarını sevmek istiyorum. Hem de ondan izin almadan seveceğim işte."

"Sena!" dedim sinirle ama o gözlerini kısmış bir şekilde Tufan'a bakıyordu. Tufan ise duraksadı. Bize dönerken gülüyordu. Mimikleri öylesine gelip gitti ki bir an Sena'yı öldüreceğini bile düşündüm.

"Gel bakalım," dedi Tufan. "Gel ben gezdireyim sana atları."

"Peki," dedi Sena hızla onun peşinden ilerlerken.

Arkalarından ilerlediğim sırada Tufan ile ikisi çoktan asansöre binmişti. Kapı kapanmadan hızla içeri geçtim. Sena yere bakıyordu. Tufan ise bana.

"Ne bakıyorsun Nergis?" diye sordu. "Çocuğa bir şey yapacak halim yok. Git sen nereye gideceksen."

"Gerçekten gideyim mi?" dedim ama hiç o ikisini yalnız bırakmak istemedim. Sena bazen neyi nasıl dediğini bilmiyordu. Kemoterapiler yüzünden duyguları çok dengesizdi. Bazen gereğinden çok çocuk, bazen gereğinden fazla sinirleniyordu.

"Ne demek bu?" dedi Tufan kapı açılırken. Sena bizden önce atıldı ve çıktı.

"Yani emin misiniz?" dedim ama Tufan kısaca bana baktı ve tekrar önüne döndü. İlerlemeye başladı.

Geniş avluda Sena kocaman bir nefes aldı. Etrafa, ahıra doğru bakındı. "İçeride bir sürü at var değil mi?" dedi heyecanla. "Burası çok harika!"

Tufan cevap vermedi. Ellerini ceplerine soktu, ağır ağır yürüdü. Sena onun arkasından yorgun ama koşar adımlarla ilerliyordu. Bense kollarımı göğsümün altında birleştirmiş, yavaşça peşlerine takılmıştım.

"Şimdi içerideki atlar kimin tam olarak?"

"Benim."

Sena'nın gözleri parladı koştururken. Nefesi yoruldu. "Hepsi mi? Sen at sürmeyi biliyor musun?"

"Evet."

"Gerçekten mi? Çok şanslısın!" derken Tufan'ın adımlarına yetişti.

"Öyle miyim sence?"

"Tabii ki!" dedi Sena başını ona kaldırırken. "Ben böyle bir yerde yaşasam sabaha kadar atlarla konuşurdum."

Tufan başını yana, Sena'ya doğru indirdi. "Atlarla konuşulmaz."

Sena kıkırdadı. Ellerini önünde birleştirip bedenini hafif sağa sola salladı. "Sen hiç çocuk olmamışsın bence."

Bir an duraksadı Tufan. Gözlerindeki karanlığı ölüme benzettim. Üç beş adım geriden gördüm o bakışı, yine de hemen tanıdım. Sena'yı izledi birkaç saniye. Soğuk ama derinleri alevli sanki.

"Hayır," dedi sonunda. "Hiç çocuk olmadım."

Sena güldü. "Belli," dedi. Tufan'a doğru elini uzattı. Tufan bir an ne yapacağını bilemedi ama hemen sonra kumaş pantolonunun cebindeki elini çıkarttı. Sena, onun elini sıkıca tuttu.

"Ne bu?" dedi Tufan anlam veremeyerek. "Beni baban yerine falan koyma sakın. Üzülürsün sonra."

Sena omuz silkti ve onun elini tutarak yavaşça ahıra doğru adımladı. "Üzülmem," dedi fısıltıya yakın bir tonla. "Ben zaten her gün ölüme alışıyorum."

Bu dediği kalbimi ağlattı. İçimde bir yerlerde deprem oldu. Yangın çıktı. Seller ruhumu bastı. Tufan ahırın kapısını açtığında Sena'nın elini bıraktı. Sena heyecanla içeri girip atlara doğru adımlarken Tufan bir anda bana döndü. Gözlerimiz kavuşunca hopladım. "İyice alıştır onu Nergis," dedi yavaşça. "Ölen değil, kalan öğrenmeli bu duyguyu. Sabretmeyi, ölüme alışması gerektiğini bilmeli."

Zar zor yanından geçip Sena'nın yanına doğru ilerlediğim sırada Tufan'ın sesi ile duraksadım.

"İyice alıştır onu. Ne de olsa o, senden önce öğrenecek bu duyguyu."

Nefes almak zorlaştı. Sena'nın dibine çöktüm ve yavaşça başından öptüm. "Ben birkaç saat gidip geleceğim. Sen Tufan'ın sözünden sakın çıkma, tamam mı?"

"Tamam," dedi atlara bakarken. "Gelirken bana şeker alır mısın?"

"Alırım," dedim doğrulurken. Bacaklarım titriyordu. Tufan'ın söylediği hala bedenimi kemiriyordu.

Yanından hızla geçtim ve gittim. Son kez durup onlara baktığımda Tufan köşesine oturmuştu. Önüne hızla bir kahve geldi. Hizmetliler Sena'dan dolayı fantezi elbiseleri yerine gayet normal, iş kıyafetleri giymişlerdi.

Oradan ayrılırken Sena bir hizmetli ile atlara doğru elini uzatmıştı. Tufan ise kahvesini içerken kısaca bana baktı. Hızla arkamı döndüm ve üst kata çıktım. Üzerimi değiştirdim. Askıda yeni, sadece günlük kıyafetler vardı. Her gün bu odaya o güne ait kıyafet konulması ve odada başka bir şeylerin olmaması bana çok tuhaf geliyordu.

Aşağı indiğimde çıkışa doğru adımladım. Periliçe'nin annesini aradım. Cevap vermedi. Mesaj attım.

Nergis : Hanımefendi kızınız sürekli kız kardeşime kendini öldür mesajları atıyor. Sizinle bu konuda daha kaç kere konuşacağız?

Dip boyası gelmiş kaltak Nejla : Öncelikle merhaba demeyi öğrenmediğiniz için merhaba demiyorum. Ama tabii bu bir insanlık sonuçta. Bu yaşta size bunu öğretemem Nergis Hanım. Sonrasında bana sürekli aynı şeyi söyleyip durmayın. Kızım kardeşinizden korkuyor. Empati kurun. Çocuğum için sıradışı bir durum. Çocuk onlar. Abartmayın onlar aralarında şakalaşıyorlar. Sizden ricam kardeşiniz sosyal medyaya foto atmasın çünkü çocuklarımız etkilenebiliyor ve bize bu ne diyorlar bu yaşta onlara kanser gibi şeyleri öğretmek istemiyoruz kalıcı travma kalıyormuş çocuklarda. Kardeşinizin elinden telefonu alırsanız çok seviniriz. Sevgiler.

Nergis : Nejla çocuğun bir daha kardeşime öyle mesajlar atarsa gelip senin ananı sikerim ve ailende kalıcı bir travma bırakırım

Dip boyası gelmiş kaltak Nejla : Sen ki saygısız ve aile terbiyesi almamış bir insansın. Mesajın cimere iletildi. Seni mahkemeye veriyorum. Üstelik eşimle görüşeceğim.

Nergis : Ben de annenle görüşücem senin orospu karı

Engellendiniz.

Çetin bu sırada peşime takıldı. "Günaydın bacım," dedi kapı açılırken. "Mürekkep hanımla bir görüşmeniz olacakmış. Ben bırakacağım sizi."

"Elbette sen bırakacaksın," diye mırıldandım. Arabaya bindiğimde kemerimi taktım. Çetin yolda bir türkü kanalı açtı ve geriye yaslandı.

"Kayseri nerede?" diye sordum.

Bir an kaşları çatıldı. "Nasıl?"

"Dün gece burada kalacaktı ya," dedim. Dışarı çevirdim başımı. "Sabah Sena dolanıyordu etrafta. Görmesin adam. Kim bu diye sorar sonra."

"Kayseri gitti bacım çoktan," dedi şaşkınlıkla. "Niye bizim evde kalsın ki?"

"Ben niye dün Tufan ile uyudum?" derken Çetin ağzını araladı ve hızla bana döndü.

"Kız siz dün birlikte mi yattınız!" diye bağırdı. Kahkaha atarak geriye yaslandı ve dudaklarını yaladı. "Vay anam babam. Hem borç al, hem ödeme. Hem evlen, hem de yatağına kon."

Ona şaşkın şaşkın baktığım sırada durup bana döndü. "Şaka yapıyorum Nergis Hanım. Kayseri amcacığım horul horul uyuyor hala misafir odasında. Öğleden önce kalkmaz o. Görürse Sena birinin yeğeni der geçeriz."

"Anladım," dedim anlamsızca. Başımı cama yasladım. Çetin'in kahkahasından sonra içimde bir şeyler kıpırdandı. Öfke miydi utanç mıydı bilmiyordum.

Yolun kenarından geçen zeytin ağaçlarına baktım. Dalları rüzgarla eğilip kalkıyordu. İçimdeki fırtınanın aksine dışarısı sakindi.

"Bacım şakama kızdın mı?" dedi Çetin, sesinde garip bir merak vardı. Beni yoklar gibi çıktı ses tonu.

Gözümü bile kırpmadım, dışarıya bakmaya devam ettim. "Hayır."

"Hayır dediğine göre kesin kızgınsın," dedi. Direksiyon başında gülümsediğini hissettim.

Onunla konuşmak istemiyordum. Bir an önce Mürekkep ve Şahin'le buluşmayı bekliyordum. Boğazımda düğümlenen cümleler vardı ama hepsini geri ittirdim. Tufan'ın dün gece söyledikleri beynimin içinde dönüp duruyordu.

Çetin türküyü kısıp bana yan gözle baktı. "Söyle hadi," dedi. "Var içinde bir sancı. Görüyorum."

"Bu adam hiçbir kadınla aşk yaşamadı mı?"

Çetin geriye yaslıydı. Direksiyonu tutan elindeki dövmelere gözüm çarptı. Kaşlarını hafif çattı. "Bu adam dediğin patron mu?"

"Yok Kayseri," dedim hızla. Bana döndüğünde kahkaha atıp yola baktı.

"Valla matrak karısın he bacı," dedi sırıtırken. "Benim gibisin. Piçsin biraz."

"Tufan'ı diyorum," dedim direterek. "Gerçekten bir kadınla bir ilişki yaşamadı mı? Yani hiç mi mutlu olduğu bir an yok?"

"Valla ben kendisini uzun senelerdir tanırım," dedi. Dikiz aynasından geriye taralı saçlarına baktı. Birkaç teli düzeltti. "Öyle uzun süreli bir hanımefendi bayanı olmadı. Maksimum birkaç saat bizim çiftliğe gelip giderler hep."

"Sence bu normal mi?" dedim ağzım aralık kalırken. "Bu yaşa kadar gelmiş bir adamın hiçbir ilişki yapmamış olmasını normal buluyor musun?"

Omuz silkti. "Tercih meselesi."

Camdan baktım ama yüzüm biraz ekşidi.

"Bence sen yine de böyle laflar etme bacım."

Bakışlarımı ona çevirdim, gözlerimin içine bakmaya cesaret edemedi. Yolun çizgilerine odaklandı. "Niye? Fikrimi belirtemez miyim?" diye sordum.

"Tufan'ın dünyasını kendi dünyanla bir tutma. O bambaşka bir yerlerden bakıyor dünyaya."

Gözlerimi tekrar yola diktim. "Sanki ben bunu bilmiyorum, farkında değilim. Sanki her şeyin ortasında ben değilmişim gibi konuşuyorsun," dedim ama duymadı.

Araba Akyaka'ya girerken denizin mavisi çarptı gözüme. Ferahlık beklerken daha çok sıkıştım. Ölüm Virajı denilen o mide bulandırıcı yola vardık. Bu yola öyle denme nedeni genelde hızını iyi ayarlayamayanların, freni tutturamayanların uçurumdan düşerek ölmesinden kaynaklanıyordu.

İstemsiz geriye yaslandım ve kemerime sıkıca tutundum. "Kız korktun mu?" dedi sırıtırken. "Korkma bacım. Ben günde elli kere geçiyorum bu yolu."

"Çetin senden bir şey isteyebilir miyim?" dediğimde ilk defa çok ciddileşti. Yola bakan gözleri bile yüklenen bir misyonla anlamlandı.

"Ne isterseniz, Nergis Hanım," dedi. Sesi tanıştığımız zamanlardaki düzlüğe döndü.

"Sena'yı rahatsız eden çocukların velileri ile bir türlü anlaşamıyorum. Defalarca kardeşime mesaj atmamaları konusunda çocuklarını uyarmalarını söyledim ama bir şey yapmıyorlar bu konuda. Sena çok üzülüyor. Acaba onlarla bir kere de sen görüşür müsün?" dediğimde başı hiç düşünmeden onaylar sallandı.

"Eyvallah," dedi buz gibi. "Ben döverim onların babalarını."

"Numaralarını vereyim mi?"

"Hallederim ben."

"Pekala. Teşekkürler," dedim. Başımı yana çevirdim. Akyaka'ya varmıştık. Arabayı park etti ve aynadan tekrar saçlarına baktı.

"Parfüm de sıkayım. Mürekkep hanım geçen sefer beğenmediği için başka parfüme geçtim. Bakalım buna ne yorum yapacak?" dediğinde arabadan inmeden durup ona döndüm.

"Aslında ben onlarla baş başa otursam daha iyi," dediğimde üzerine hiç durmadan parfüm sıkıyordu.

"Selam vereceğim bacım," dedi öksürürken. "Allah kahretsin arabanın içi metan gazına döndü amına koyayım. Çık bacım çık!" diye bağırdı.

Arabadan çıkıp içecek dükkanlarına doğru adımlamaya başladım. Uzakta Mürekkep ve Şahin'i gördüm. Mürekkep iskelenin ucundaydı. Elinde bir torba vardı, içinden ördeklere ekmek atıyordu. Kısa dağınık saçları rüzgarda savruluyordu. Şahin ise bir banka yayılmış telefonuyla uğraşıyordu.

Taşlı yoldan iskelenin ucuna yürürken Mürekkep başını kaldırdı. Göz göze geldik. Torbayı kenara koydu, yanıma doğru yürüdü. Kocaman sırıttı. O sırıtınca Şahin de bana döndü.

"Nergis'im geldi!" dedi heyecanla. Ellerini bana açtığı için ona doğru adımlarken ben de ellerimi açtım. Gülümsedim.

"Çok özledim sizi," dedim sıkıca Mür'e sarılırken. Gözlerimi kapattım. "Rüyamda yetimhanedeyken çatıda yıldızları izlediğimiz geceyi gördüm. Çok özledim."

"Ertesi gün yakalanmıştık değil mi?" dedi Mür bana sıkıca sarılırken. Şahin hemen arkadan bize katıldı ve sıkıca kollarını ikimize birden sardı.

"Bunun yüzünden hep!" dedi Şahin, sesi boğuk çıkarken. "Deniz de bizimle yıldızları izlesin diye tutturmuştu. Çocuk çatıda uzanırken bok çuvalı gibi aşağı düşmüştü amına koyayım."

"Ay harbi nasıl düşmüştü ya?" dedi Mürekkep gülerken. "Geri zekalı. Allah'tan bir yerine bir şey olmamıştı."

"Ben de geleyim mi aile sarılmasına?" sesi ile hızla birbirimizden ayrıldık. Çetin gözleri dolu dolu bize bakıyordu. Elleri önden birleşik, alt dudağını ısırıyordu. "Çok duygusal bir an... Ben hiç abime böyle sarılamadım. Size sarılayım?"

Mürekkep bana döndü. "Şurada çay içelim mi?"

"Olur," dedim Şahin'in koluna girerken. "Size anlatacağım çok fazla şey var."

Çetin ise sırıtarak arkamızdan ilerliyordu. "Mür Hanım bayanı!" dediğinde Mür durup ona döndü.

"Ne dedin sen bana?"

Çetin'in adımları duraksadı. Şaşkınlıkla sağa sola baktı. "Ben mi? Mür Hanım bayanı dedim."

Mür gözlerini kıstı ve ona bir adım attı. "Bir daha sakın bana bayan deme."

"Ne diyeyim?" dedi Çetin merakla ona eğilirken. Gözlerini kıstı. "Karım diyeyim mi?"

"Hadsizleşme," dedi Mür yavaşça. "Senin hiç yüzüne tükürüldü mü?"

Çetin ağzını açıp dilini çıkarttı. "Buraya tükürebilirsin. Zevkle," dediğinde Mür geri çekilip yüzünü ekşitti.

"Pis herif, Allah'ın belası," dedi peşimizden ilerlerken.

"Parfüm değiştirdim kızım o kadar! İnsan bir yorum yapar! Alo? Facebok var mı sende? Ekleyeyim seni! Mür!"

"Facebok diyor bok çuvalı," dedi Mür sinirle. Hemen arkamızdan çay bahçesine girdi.

Tahta masalardan birine oturduk. Mürekkep sandalyeye oturur oturmaz bana döndü ve çay siparişi verdi. Gözlerini bana çevirdi.

"Anlat bakalım küçük burjuva," dedi çenesini avuçlarına dayayarak. Merak ve ölçüp biçme isteği aynı anda. "Neler yapıyorsun? Sena nasıl?"

Şahin de oturunca Çetin dibimizde bir güvenlik edası ile dikilmeye başladı. Birkaç saniye ona baktım. "Bizi biraz yalnız bırakır mısın?"

"Tabii tabii. Ben arabadayım Nergis yenge bacım," dedi ve başıyla selam verip arkasını döndü. Dönerken Şahin'e eliyle silah işareti yapıp bir anda vuruyor gibi havaya tuttu elini. Sırıtarak arabaya doğru ilerledi.

"Yenge mi?" dediğinde Şahin'e döndüm. Elimi kaldırdım.

"O kadınlara hitapları tam tutturamıyor. Bacım, yenge, hanım, bayan... Bunları henüz öğrenemedi ama yavaş yavaş."

"Anladım," dedi Şahin başı olumlu sallanırken. "Sen söyle bakayım. Ne oldu ne bitti?"

"Hazır mısınız?" dedim ve nefesimi tuttum. Yutkundum. Sırasıyla karşımdaki gözlere baktım. "Sena'ya donör bulundu!"

Aynı anda ağızları aralandı. Birbirlerine baktılar. Bu, pekala bir zaferin başlangıcıydı. Bir madalyonun parlak yüzüydü. Duaların sonuydu.

Ölümü yenmek gibiydi.

Hızla gözlerimi sildim. "Bitti," dedim sesim titrerken. "Başardık. Sizin desteğinizle. Sizin bana verdiğiniz güvenle. Sena'yı kurtarıyoruz."

Şahin'in gözleri kızardı. Hızla bir eliyle sakallarını ovdu ve geriye yaslanıp güldü. Gülerken gözlerini ovdu. "Minik kuş sonunda iyileşecek mi yani?" Mür ise elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce ağlıyordu. Şahin'in kahkahası sessizliği yararken ben hala ellerimi dizlerimde sıkıca kenetlemiş oturuyordum. "Lan benim kardeşim iyileşiyor mu amına koyayım! Kanseri yeniyor muyuz lan!" diye bağırdı Şahin gülerken.

Gözlerimden yaşlar durmadan akarken bir bir onlara bakıyordum. Bir süre Mürekkep'in titreyen elleriyle yüzünü kapatışını izledim. Omuzları öyle bir sarsılıyordu ki içindeki her şeyin bir anda dışarı taştığını gördüm.

"Şükürler olsun," dedi Mürekkep, sesi parçalanmıştı. Ellerini yavaşça yüzünden çektiğinde gözleri kıpkırmızıydı. Bana baktı. Öyle bir baktı ki, sanki yıllardır içinde biriktirdiği çaresizlik, umutsuzluk ve sabırsızlık eriyordu. Ansızın ayağa kalktı. O kalkınca ben de kalktım. Bana bir daha sarıldı.

Şahin ise kalkmış, bize çay getiren abiye dahi bağırıyordu. "Lan benim kız kardeşim kanseri yeniyor! Donör bulunmuş abi lan!" dedi heyecanla. Adam ise gülerek halimize sevinirken çayları masaya bıraktı.

Çetin uzaktan öylece masamızı kontrol ediyordu. Arada bir sağa sola bakıyordu.

Sarıldım Mür'e. Sıkıca, bütün gücümle. "Benim hep yanımda olduğunuz için teşekkür ederim. Sizi istemeden kırdıysam özür dilerim."

"Hayır kırmadın," dedi hızla. "Biz seni kırdıysak özür dileriz asıl." Şahin sandalyesinden kalktı, dakikalar öncesindeki gibi kollarını ikimize birden sardı. O kocaman elleriyle omuzlarımızı kavradı. Başını ikimizin arasında eğdi. "Yavrular," dedi boğuk bir sesle. "Biz var ya efsane bir Küçük Burjuvalar ekibiyiz."

Kollarımızda birbirimize sarılmış üç kişi denizin uğultusuna karışan sessizlikle orada bir süre kaldık. Rüzgar saçlarımızı savurdu ama hiçbirimiz ayrılmadık. Gözyaşlarımız tuzla karıştı, o an hepimiz aynı duyguyu paylaşıyorduk.

Bir süre sonra Mürekkep geri çekildi ve gözlerini sildi. Derin bir nefes aldı. "Sena? Sena ne yaptı? Biliyor mu?"

Başımı iki yana salladım burnumu silerken. "Hayır. Henüz söylemedim. Ameliyat için birkaç hafta daha bedenini kuvvetlendireceklermiş. Şu an ameliyat için bedeni tam hazır değilmiş. Güçlenmesini bekliyor doktor."

"Ama ameliyat olacak değil mi?" dedi Mür hızla.

"Evet evet," dedim gülümserken. Çok mutluydum. "Sadece narkoz için bir müddet daha ek takviye veriyorlar."

Şahin hemen heyecanla atıldı. "Lan bir arayayım ben o bıdığı!" dedi heyecanla. "Nerede o şimdi?"

Elim cebimdeki telefona gitti. Parmaklarım titriyordu. "Çiftlikte," dedim sesim titrerken. Rehberden Sena'nın numarasını buldum. Arama tuşuna bastım. Çaldı. Her bir sinyal tonu kalbime vuruyordu.

Tabletinden çağrıyı onayladı. Odasındaydı. "Abla?" dedi sesi incecik çıkarken. Yorgun ama mutluydu. "Atlara baktık. Çok eğlendim." Bir an duraksadı. "Sen neden ağlıyorsun?"

"Ağlamıyorum bal kızım," dedim ve gülerek telefonu Şahin'e uzattım. "Bak seni özleyen birileri var."

"Abiciğim!" dedi Sena heyecanla. "Sen de mi ağladın? Neden herkes ağlıyor? Mutsuz musunuz? Ne oldu?"

"Çok iyiyiz," dedi Mür telefona başını uzatıp. "Hayatımızda hiç bu kadar mutlu olmamıştık biliyor musun?"

"Neden?" dedi çocukça bir merakla. "Siz neden bensiz buluştunuz! Beni de alır mısınız?"

"Alacağız," dedi Şahin kocaman sırıtırken. "Ulen yerim senin masumluğunu. Canım benim. Sen iyileşince alacağız seni oradan. Tamam mı abisinin lokumu?"

"Benim vegan makarnamı özledin mi?" dedi Mür el sallarken.

"Vegan dediği de salçalı makarna he," dedi Şahin ona dönerken. Gözlerini kıstı.

"Sen önce tango ne demek onu öğren," dedi Mür aynı şekilde.

"Ya çok özledim!" dedi Sena heyecanla. "İyileştiğimde beni almaya geleceksiniz ya, biraz sizinle Tufan Abi'nin atlarını ve tavşanlarını dolaşalım tamam mı Mür ablacığım?"

"Tamam aşkım," dedi Mür heyecanla. "Ablan sana kurban olsun."

"Çekil be Bülent Ersoy gibi laflar," dedi Şahin ve ona kocaman öpücük attı. "Seni çok seviyoruz Sena! Az kaldı kavuşacağız tamam mı?"

"Tamam! Beni hep arayın! Ablam gelirken şeker alsın. Bay bay!"

Ekranı kapatınca gözlerimi sildim. "Bu bir başlangıç," dedi Mürekkep kararlı bir sesle.

Şahin derin bir nefes aldı, gökyüzüne baktı. "Evet. Bizim için yeni bir hayat başlıyor."

O an gerçekten hissettim. Ölüm artık bizim hikayemizde yer bulamayacaktı.

Onlarla vedalaştığımdan beridir öylece Akyaka'da bir bankta oturuyordum. Çetin ise gelmemi beklemek için arabasına gitmişti. Saatlerce tek başıma oturdum. Bir pamuk şekerciden Sena için şeker aldım ve onu da yanıma bıraktım.

Hava kararıyordu. Öylece oturdum. Öylece durdum. Şimdiye kadar yaptıklarımı, yapacaklarımı ve yaşattıklarımı düşündüm.

Gözlerimi sildim. Ağlamayı hiç kesemedim. Eski günlerimize dönebilme ihtimali beni çok heyecanlandırdı. Sena'nın saçlarını örme ihtimali, Şahin'le birlikte normal işlerde çalıştığımız, Mürekkep'in canı sıkıldıkça kendine dövmeler yaptığı o evren... Tufan'sız bir evren.

Yanımdaki banka biri oturduğunda hiç bakmadım. Gözlerimi sildim ve gerisini umursamadım. Derin bir nefes aldım.

Duraksadım. Koku tanıdık geldi. Niye geldi ki şimdi? Çetin zaten buralardaydı.

"Duygusal anlar mı?" dediğinde hızla ona baktım. Akyaka'nın mavi suyuna bakıyordu. Ağlamaya devam ederken başımı olumlu salladım.

"Ben hep onun için yaptım her şeyi Tufan Bey," dedim hiç durmadan sessizce ağlarken. "Hep," derken üst dudağımı emdim. "Her şeyi onun için yaptım. Biliyorsunuz."

"Biliyorum," dedi. Bana döndü. Gözlerimiz dokununca kaşları çatıldı. "Sabahtan beri ağlıyor musun yoksa gözlerin yumruk yedi de mi kapandı?"

Ellerimle gözlerimi ovdum. "Ağlıyorum," dedim hızla. "Sanırım artık Sena için ablalık görevlerimi yerine getirebiliyor olmanın mutluluğu." Denize baktım. "Annemler gitmeseydi belki daha kolay olurdu bu süreç ama Allah'a hiç isyan etmiyorum."

Bir an durup gülümsedim. "Yetimhanede kutladığım ilk yeni yılda dilediğim şey oldu sanırım," dedim yavaşça. Rüzgar saçlarımı öpüyordu.

Tufan bir şey demedi. Ben yine de devam ettim. "Sel olsun her yer istemiştim. Bir daha hiçbir şey yanmazdı böylece."

Ona baktığımda siyah gözleri koyu göldeydi. Yakamoza doğru baktım ben de. Bakışlarımız orada kesişti. Hızla gözlerimdeki yaşları sildim. "Sanırım insan ne dilediğine dikkat etmeli. İstemeden sizi dilemişim."

Tekrar baktım ona. Hala aynı şekilde izliyordu. Ruhsuz. "Sel anlamına geliyor ya isminiz."

"İsmimin anlamını biliyorum Nergis."

Başımı olumlu salladım ama görmedi. Bakmıyordu çünkü. Tekrar gözlerimi sildim ve onun baktığı yere baktım. Gözlerimiz gölde aynı noktada kesişti.

"Onu sulayan göller erkenden kurumuş bir nergis çiçeği gibiyim," dedim. İç çektim. "Anne babası ölünce susuz kalmış, solup gitmişim."

Bana çevirdi başını. Gözleri yanağıma kaydı. Elinin tersi ile çok kibar, çok yavaşça yanağıma akan damlayı yana doğru sildi. Buz gibiydi parmakları. Ölüm gibi. Sel gibi. Kendi gibi.

"Sonra?" diye fısıldadı.

"Sonra da bir tufan selinde boğulup gitmişim."