Ceylin Petrikor

15. BÖLÜM : PATRON KİM?

Bölüm 15 / 22

15. BÖLÜM : PATRON KİM?

Günah herkesin kendi gölgesinde sıkıca sakladığı bir sırdır. Kimisi için bu sır karanlık bir köşede beklerken kimisi için ise her gün yüzeye çıkar. Bu nedenle altı meleğin gözetiminde, kendi günah havuzunda boğulmak üzere olan bir nergis çiçeğinin koruyucusu olmuştu tanrıçanın gözyaşları.

Seçmek istenilen hayatların kenarından dönülen virajlarda takla atardı arabalar. Seçilmek ise bahşedilen bir lütfun yanı sıra bir yalnızlığın çaresizliği gibi kırpabilirdi gözleri. Yakar kavururdu, eser savururdu.

Hey, sen.

Tanrıçanın gözyaşlarını sen de hissediyor musun? Ben hissediyorum.

Başım öne eğik, sessiz sessiz duruyorum. Onların tabiri ile uslu. Bu pis cellatlar, kalpsiz canavarlar.

Saçlarım gözümün önüne döküldüğünde gözümün önüne bir anı daha geldi. Garsonluktan bir zaman.

Sipariş fişleri önümdeydi. Mutfağın camı buğulanmıştı. İçerideki yağ kokusunu içime çekiyordum. Dönen küçük bir vantilatör dışında nefes alamıyorduk.

"Nergis," dedi Aytaç abi önündeki dönere marul eklerken. "Masa üç! Hemen!"

Ellerim titriyordu. Beş saattir hiç oturmamıştım. Sigara içememiştim.

"Tamamdır abi," dedim ve yana bıraktığı iki tabak ve içeceği tepsiye dizip mutfaktan çıktım. Yavaş ama sık adımlarla kalabalık dönercideki bir masaya vardım. "Afiyet olsun," dedim. Tam arkamı dönecekken adamın sesi ile duraksadım.

"Gel buraya sen bir," dediğinde gülümsedim ve ona döndüm. Birkaç adım attım.

"Bu ne şimdi?" diye sordu, ağzı aralanırken.

"Döner," dedim, sanki o bunu görmüyor gibi.

"Yok ya," dedi, siniri katbekat artarken. "Salak mıyım ben? Görmüyor muyum?"

"Sorun nedir beyefendi?" derken yutkundum.

"Bu et az pişmiş," dedi çatalı ile döneri iteklerken. "Git bana çok pişmiş getir. Utanmasanız hızlıca yiyip gidelim diye önümüze bütün dana koyacaksınız."

"Kuzu," dedim gülümserken. "Kuzu eti bu. Dana değil."

"Sen kim olduğunu sanıyorsun?" diye sordu, ayaklanırken. "Garson müsveddesine bak. Bana dikleniyor musun sen bu rezil halinle?"

Yutkundum. "Alayım ben onu," dedim tabağı alırken. "Yenisini getireyim."

"Zahmet olacak sana da kusura bakma," dedi gülerken. "Karının aylık maaşı benim günlük çerez param, gelmiş bir de bana ukalalık yapıyor."

Tabakla bir tekrar mutfağa girdim. Tezgaha bıraktığım sırada Aytaç abi yeni tabaklar hazırlıyordu.

"Daha pişmiş istedi," dediğimde şaşkınlıkla bana döndü.

"Kızım dalga mı geçiyorsun? Önümde bin tane sipariş varken bir de bununla mı uğraşacağım? Geri götür tabağı. Daha bunları dağıtacaksın."

"Abi bana kızıyorlar sonra," dediğimde sinirle tabağı eline aldı ve tepsiye bıraktı.

"Hadi Nergis!" diye bağırdı. "Senin şu uyuz hareketlerinden bıktım ben!"

Tepsiyi alıp tekrar içeri geçtim. Sinirden gözlerim bulandı. Bundan hep nefret ettim.

Tabağı masaya bıraktım. "Buyurun," dedim yavaşça.

"Aynısı bu?" dedi şaşkınlıkla önündeki tabağa bakarken. "Yahu sen benimle dalga mı geçiyorsun? Kimsin kızım sen? Seni satın alırım ben duydun mu? Paramla seni köpek ederim kendime."

Derin bir nefes verdim. Yavaşça öne doğru eğildim. Tabağın üzerine hızla tükürdüm. "Al," dedim doğrulurken. "Al şimdi paranı da dönerini de."

Ağzı açılırken hızla önlüğü çıkarttım ve kenara bıraktım. Çantamı alıp oradan telaşla çıktım. Sinirden bedenim yanıyordu. Ellerim titriyordu. Sigara yakıp bir parka adımladım. Hem yorgundum hem bıkkın. Çaresizdim aynı zamanda. Ağlamaya başlarken Mürekkep'i görüntülü aradım.

"Selam," dedim ağlayarak gülümserken. "Ne yapıyor benim bal bebeklerim?"

"Senin aramanı bekliyorduk," dedi Mürekkep. Telefonu tuvaletin aynasına dayadı. "Hazır mısın?"

Gülümsedim. Ağlayarak başımı salladım.

"Evet Nergis Tanyeli, bugünki kuaför programımızda Sena Tanyeli isimli bu güzel kızın saçlarını kısaltacağız." Mürekkep eline Şahin'in tıraş makinesini aldı.

"Kemoterapi sonrası doktorla konuştum. Saçları dökülmeye başlamadan önce bizim kesmemiz lazımmış," dedi Mürekkep makineyi açarken. Sesi çatallı çıkmıştı.

"Sena!" diye bağırdı, içeri doğru. "Gel buraya! Mür ablan seni baştan yaratacak!" Ekrana doğru eğildi gülümserken. "Avatar izlettim ona bugün. Oradaki keltoş çocuğu gösterdim. Alnına ok çizeceğiz sonra, çizgi filmdeki gibi."

Sena yavaşça tuvalete girdi. Konuşmuyordu. Mürekkep'in önüne geçti ve bana el salladı. Sonra o minik ellerini önünden birleştirip yavaşça beklemeye başladı.

"Hazır mısın güzellik?" dedi, Mürekkep.

Sena başını öne eğdi. Ağlamıyordu ama omuzları titriyordu.

"Hazırım," dedi, şirin sesiyle.

Mürekkep makineyi Sena'nın alnından yavaşça geriye doğru tuttu. Elimle ağzımı kapattım. İpek gibi saçları tuvaletin zeminine dökülmeye başladı.

Sonra bir daha. Ve bir daha. Sessizlik oldu.

Sena gözleri kapalı, hıçkırarak ağlamaya başladı. Elleriyle gözlerini ovuyor, hiç durmadan ağlıyordu.

"Ne oluyor?" dedi Mürekkep hızla duraksayıp. "Ne konuştuk seninle bebeğim?"

"İstemiyorum!" diye bağırdı. "Alma saçlarımı lütfen!"

"Ama bebeğ-"

"İstemiyorum dedim!" diye çığlık attı. "Okulda bana gülecekler! Çirkin olacağım işte! İstemiyorum! Sakın kesme artık!"

"Yapma hayatım," dedi yere çökerken. "Sana gülenleri ben döverim. Mürekkep ablanı tanımadın mı sen?"

"Hayır dedim! Kıyma saçlarıma lütfen! Allah bu saçları benim için yarattı! Şimdi kesme nolursun ablacığım nolursun!"

"Ya benim ballı turtam," dedi Mürekkep onun avuç içlerini öpüp. "Şimdi keseceğiz ama sonra daha güzel uzayacaklar. Sana yemin ederim."

"Hayır istemiyorum! Lütfen bana bunu yapma! Benim saçlarım prenses saçı! Ablam her gece örüyor benim saçlarımı! Şimdi ne örecek?"

"İyileşmen için bebeğim."

"Niye hastayım ki ben? Kötü bir çocuk olduğum için Allah bana böyle bir ceza mı yapıyor yoksa? Ben hiç yaramaz değilim ki."

"Hayır bebeğim," dedi Mürekkep telaşla. "Bu sana bir ceza değil. Bu sadece bir sınav. Allah sana bir sınav yapıyor. Onu çok seviyorsan bu sınavda hiç ağlamaman lazım."

"Nasıl yani?" dedi Sena burnunu çekerken. "Ağlamazsam sınavı geçer miyim?"

Mürekkep başını onaylar salladı gülümserken. "Evet," diyerek parmaklarının arasına Sena'nın minik burnunu alıp çeker gibi yaptı. "Bu sınavda hiç kızmazsan ve dua edersen Allah sana çok büyük bir ödül verir."

"Ne verir?" diye sordu, heyecanla. "Çikolatalar mı yoksa?"

Mür gözlerini kıstı. "Çikolata dolu bir oda hatta şehir verir. Koskoca bir dünya verir."

"Ne? Gerçekten mi?"

"Evet," dedi Mür. "Yahu ne var bu saçta? Bak," dedi ve hiç düşünmeden kendi upuzun saçlarına makineyi tuttu. Hızla geriye doğru saçını tıraşladı.

Mürekkep'in saçları çok özeldi. Simsiyah, capcanlı. Bunu yapması ile dumur oldum. "Al bak," dedi Sena'ya bakıp gülerken.

Makinenin sesi kulaklarımda çınlarken Sena'nın ağlaması durdu. Şaşkınca baktı Mür'e. "Abla," dedi merakla. "Sen hasta değilsin ki. Sen neden kesiyorsun saçını? Senin de mi sınavın var? Allah sana da mı sınav yapıyor yoksa?"

"Herkese yapıyor. Tüm insanlara. Hem sen saçın değil de canın dökülüyor sandın," dedi Mür kendi saçını hiç durmadan dökerken. Bukleler bir bir yere aktı. "Biz dökülsek de direniriz. Biz kızlar saçtan ibaret değiliz."

Kendi saçını kazıdıktan sonra eğilip Sena'nın saçını tıraş etmeye devam etti. "Sen de söyle bakayım, duyayım."

"Biz kızlar saçtan ibaret değiliz, Mürekkep abla."

Boğazıma koca bir taş oturdu. Gözümden yaş süzüldü. Gözümün önündeki saçları üfledim. Geçmişte bıraktım o sürekli ezilen garson kızı. Kafasından aşağı çay dökülse bile sabah koşarak işe giden Şahin'i. Mürekkep'in kendi upuzun saçlarından vazgeçtiği o günü.

Mürekkep ondan beridir saçları uzadıkça kısacık kesti.

Sena'ya hep eşlik etti.

Sena'nın ağlarken bile gülümseyen yüzünü düşündüm. Şimdi burada zincirliydim ama o gün, o banyoda, o küçük ekranda bana hayatta kalmam için gerekenden daha fazlasını vermişlerdi.

Aile, erdemlerden önce gelirdi.

Çetin'in, "Uyanma vakti," sesi ile başımı kaldırdım. Uyumuyordum zaten ama belki de iki gündür bu sessiz odada tutuluyordum. Günleri anlayamıyordum. Güneşi alamıyordum.

Islık çalarak arkama doğru adımladı. Türkü söylüyordu. Bir eliyle arkamdaki zinciri çözüp bedenimden kurtardı. Doğrulduğumda bacaklarım tutmuyor, kalçam yanıyordu. İki gündür oturuyordum. Yere düştüğümde hızla doğruldum ve telaşla çıkışa doğru adımladım.

Çetin arkamdan sakince ilerliyordu. Çıkacağım yer zaten Tufan'ın çiftliğiydi. Tepede iki keskin nişancı, kapıyı aynı anda onaylayarak açıp kapatabilen iki güvenlik ve çitlerin önü-ardında korumalar. Çıkmam pekala imkansızdı. Bundan bu kadar rahatlardı.

En üste çıkarken bacaklarım karıncalandı. Yalpalayarak merdivenleri çıktım. Kapıyı iki elimle bir iterek hızla tepeye kaldırdım ve başımı havaya tuttum. Akşam vaktiydi.

Güneşi kaçırmıştım.

Soğuk hava bir anda yüzüme vurunca gülerek toprağa sırt üstü uzandım. Gökyüzüne baktım. Sırıtıyordum. Sanırım deliriyordum.

"Nergis Hanım bacım, sen ne yapıyorsun böyle?"

"Nefes alıyorum," dedim gülümserken. Derin bir nefes aldım. Saçlarım taze kesik çimlerin arasına dökülmüştü. Rüzgar tenime üfledi. Gökyüzü sonsuzdu. Yıldızlar yeni yeni belirginleşmişti.

"Tövbeler olsun. Bu bayana ne oldu len Çeto?" diye sordu bir başka güvenlik, sanki bayıldım sanıp.

"Valla birader ben de anlamadım ki," dedi Çetin, ummalı biçimde.

"Kaldır bence. Patron görürse yanlış anlayacak," dediğinde Çetin beni kolumdan tutup bir anda ayaklandırdı. Başım çalkalanırken hafifçe öne doğru itti.

"Hadi bacım bak benim başımı belaya sokacaksın. Patron seni dövdüm falan sanacak sonra kellemi alacak," dediğinde ağır ağır içeri giriyordum. Sineye çekildiğimi fark ettim ama elimden bir şey gelmiyordu.

Asansörün orada Çetin üçüncü kata bastı ve çekildi. "Odada hazırlan. Patron gelip sana yapman gerekenleri söyleyecek."

Başımı onaylar salladım ve asansöre girdim. Üçüncü katta ilk olarak koridorun en sonundaki, Tufan'ın odasına baktım. Kapalıydı kapısı.

Bana ayrılan odaya girdim. Burada kalmak zincirlerden çok daha iyiydi. Kenarda kırmızı bir elbise vardı. Bu sefer bana üç seçenek sunulmamıştı. Uzun eteğinde derin bir yırtmaç kesiliydi. Sırtı dekolteliydi. Dibinde siyah topuklular diziliydi.

Onlara bakarken önce lavaboya gittim. Çıktığımda yatağa oturdum ve kollarımı bir süre ovmaya çalıştım. Ayaklarımı kıpırdattım. Doğrulup volta attım. Omuzlarımı salladım. Her yerim ağrıyordu.

Kapı yavaşça tıkladı. Başımı kapıya çevirdim. Tufan başını uzattı. "Geliyorum müsaitsen."

"Ne kadar da düşünceli bir adam?" diye mırıldandım kinaye dolu ama duymadı. İçeri girdi. Ellerini ceplerine attı.

"Nasılsın? Özlemiş misin yerüstünü?"

"Özlemişim," dedim yavaşça. Beni tekrar oraya sokmasından çok korkmuştum. "Cezamı yeterince çektiğime inanıyorum."

"Dur bakalım," dedi ve sağa sola baktı. "Bu akşam göreceğiz." Bıkkın nefes verip bir elini cebinden çıkarttı ve kumaş ceketinin iç cebinden bir kremi alıp bana uzattı. "Doktor bunu sürsün, demiş. Omzun için."

Kremi ondan alıp birkaç saniye inceledim ve başımı Tufan'a kaldırdım. "Helga nerede?"

"Sana gereksiz bilgiler sunduğu için çenesi kırılmış," dediğinde gözlerim açıldı. Onun da açıldı.

"Sikeyim," diye mırıldandı. "Şaka yaptım. Onu dövmeyeyim diye odaya kilitlemiş kendini. Yarın çıkar meydana."

"Onu dövüyor musunuz?"

"Hayır," dedi odadan çıkarken. "Ona bir kere vursam ölür muhtemelen. O nedenle dayak atmıyorum. Yarım saate aşağıda ol."

"Şerefsiz," diye mırıldandım, kapıyı kapattığı sırada. Elbiseyi çekip aldım ve üzerime tuttum. Kıyafetlerimi çıkartıp elbiseyi giydim ve topukluları ayaklarıma geçirip lavaboya yöneldim. Saçlarımın kurumasını beklerken gözlerimin altına, pakette duran malzemelerden birini açıp sürdüm.

Kahve bir allık ve bu kadarı yeterli geldi. Fazlasına gerek yoktu. Aslında buna da yoktu ama Tufan'ın yanında kokona Meltem gibi görünmek için mecburdum.

Odadan çıktım ve asansöre adımladım. Üçüncü kattan zemin kata indim. Diğer iki katta ne vardı hep merak etmiştim.

Alt kata indiğimde Tufan'ın geniş ama loş salonuna girdim. Masada her şey hazırdı. Bir ziyafet vardı. Tek sandalyesi olan masaya yeni koltuklar eklenmişti. Fonda kısık bir caz çalıyordu.

Boğazımı temizlediğimde bana döndü. Televizyon izliyordu. Masada duran uzun tülleri alıp bana doğru adımladı. "Sana ne sorarlarsa ben cevaplarım," dedi ve elini ver anlamında bana uzattı. Elimi elinin üzerine koydum.

"Meltem çok konuşurdu, kafa sikerdi," dedi ve elindeki tülü biraz uzattı. Elime yavaşça geçirdi. Dantelli, simsiyah bir eldivendi. "Senin de gevezelikte ondan pek farkın yok ama," dediğinde dirseğimin biraz üzerine kadar ince eldiveni giydirmişti.

"Unutma, onlar seni Meltem biliyor. Ama ben seni tanıyorum. O yüzden hata yaparsan düzeltirim," dedi ve diğer eldiveni de yavaşça diğer elime geçirdi. "Yeter ki kontrolü kaybettiğinde eline almaya kalkma. Bana bırak."

Başımı olumlu salladım. Birkaç adım geriye atıp bedenimi inceledi. "İyi oldu iyi," dedi ve nefes verdi. "Kollarındaki dövmeleri sorarlarsa sildirdim dersin."

"Tamam."

"Tamam ne?"

"Tamam, patron."

İki kodoman sonunda geldi. Bir bir içeri adımladılar. Onlarla tokalaştım. Çok konuşmuyorlardı ama bana yargılayıcı gözlerle bakıyorlardı.

Tufan'a ev hediyesi bir tablo gelmişti. Tufan zaten tablo meraklısıydı. Bunu evinden ve gece kulübünün üst katındaki ofisinden anlamıştım.

"Orijinal eser," dedi Kayseri böbürlenerek. "Senin için müzeden çaldırttım."

"Eyvallah," dedi Tufan, önündeki tabloya bakarken. İçten gülümsedi. Gerçekten hissettim. Samimiydi. Başını Kayseri'ye kaldırdı. "Sağ olasın."

Seçilmiş Kişi tablosu.

Kimi zaman ellerindeki çiçeklerle dualar eden meleklerin huzurunu anımsatırdı. İnsan huzursuzlukların içinde huzurla kucaklaşırdı. Ortadaki çıplak oğlan çocuğu masumluğun simgesiydi. Onu çevreleyen altı meleğin onu koruduğu, onun için dualar edildiği düşünülürdü. Masumiyet nergis çiçeği ile taçlandırıldı zihinlerde. O halde bu melekler Tufan Yeli'nin savurduğu birkaç günah olmalıydı.

Şeytan, Allah'a başkaldırarak kovulmuştu. Sonrasında kini ve öfkesiyle dokunduğu bedenleri günahlarla yakmıştı. Nergis çiçeklerinin bu yel eşliğinde alev alma nedeni belki de buydu.

Tüm sular bir bir yutulduğunda yeller ateşlere dönüşmüştü. İnsanların arta kalan ömürleri yavaş yavaş sonraki hayat için düzenlenmeye başladı. Şeytan insanlara üflediği sıcak nefesle yavaşça cehennemi genişletti.

Altı meleğin altısı da onlara dualar ederdi, ortadaki masumiyet ise kahkahalar eşliğinde gülerek bu ikilinin günahlarını savurmaya yeltenirdi.

Bir Nergis Tufanı'nda alev alan iki beden.

Böyle hissettirdi tablo bana. Bu sırada Tufan çoktan tabloyu salonda bir yere astırdı. Yemek masasına oturduğumda tabağın ortasındaki et salyalarımı akıttı. Açlığım midemi oymaktan vazgeçmiş, yerine beynime tırmanmıştı. Ellerim titriyordu.

"Ne iyi oldu böyle yakinen, değil mi ama? Uzun süredir seninle karşılıklı rakı içmek istiyordum evlat," dedi Kayseri, bastonunu yana bırakıp. "Hem şu çarpık ilişkili olayı da duymak isterim."

Benden bahsediyordu ama benim gözüm o etteydi. Yanına konmuş tereyağlı pilav bile cennetten düşmüş gibi parlıyordu.

Tufan'ın sessiz bakışı sırtımda bir tabanca gibi duruyordu. Onun masasında onun kurallarına göre oturuyordum. Ağzımı açmak değil çatalı kaldırmak bile riskti.

"Duyulacak pek bir şey yok," dedi Tufan, geriye yaslanırken. Gözlerim açık, ona bakıyordum. Çatalını eline bir türlü almıyordu. "Meltem, o sarı taşak Viktor'dan sıkılmış, bana gelmiş. Bizde de gelene git denmez."

Sonra bana baktı. Benim ona yalvarır gibi baktığımı fark edip kaş çattı.

"Olağandışı geliyor," dedi Kayseri heyecanla. "Bu kız Viktor denen o herife tapardı." Durup gözlerini kıstı. "Evlat? Bunlar bir plan peşinde olmasınlar?"

"Ne planı yapacaklar ki?" diye sordu Tufan, bana bakarken hala. "Meltem doğu ata oynadı sadece. Zeki görünmezdi pek ama bak, akıllı kadınmış."

"Ummadık taş baş yarar, değil mi?" dedi Kayseri ağır ağır gülerken. "Haklısın evlat. Gelene git denmez bizde. Viktor'un haberi olmuştur elbet."

"Sivas söylemiş," dedi Tufan, ama hala bana bakıyordu. Benim ona neden böyle baktığımı anlamaya çalışıyordu. "Sivas demişken, bu eleman Sivas'ın boşalan koltuğu için mi burada?"

"Konuş, söylediklerimi, ezberlettiklerimi söyle," diye fısıldadı Kayseri. Yanında oturan adam hızla boğazını temizledi.

"Namınızı çok duydum Tufan Bey," dedi adam başını onaylar sallarken. "Bendeniz Hasan... Hasan Baltacı. Doğma büyüme Sivas Gemerek'liyim. Çevrem çoktur. İsmim de bilinir."

Tufan hala bana bakıyordu. Bu durum Kayseri'nin bile dikkatini çekmiş olacak ki bana bakıp tekrar Tufan'a dönüyordu.

"Adam yol bilir, yordam bilir. Orada işlerimizi büyütmek istiyorsak bu herif lazım bize," diye girdi araya Kayseri. "Diğer salak yok piyasada. Kaçmış herhalde. Onun koltuğuna Hasan'ı oturtmak istiyorum. Ben kefilim bu çocuğa. Rahmetli babası çok yakın dostumdu."

Tufan sonunda gözlerini adama çevirdi. Eline çatalını aldı. Ben ise hala yemek ve yememek arasındaydım.

"Adım ne demiştin?"

"Hasan," dedi hızla. "Hasan Baltacı."

Tufan, "Afiyet olsun," dediğinde hızla diğer elime bıçağı aldım. Heyecandan kafayı yiyecektim. Eti kestiğim sırada Hasan devam etti.

"Tufan Abi... Dediğim gibi, ben oldukça saygın biriyim orada. Babamdan dolayı da pek sevilirdim. Hem girişte iki kangal gördüm. Benim de köyde var. Altı yedi tane."

"Baban olmasa ne bok olurdun peki bu hayatta?"

Hasan şaşkınlıkla duraksadığında ağzımdaki lokma ile onları izliyordum.

"O ne demek abi?"

"Diyorum ki," dedi ve mırıldandı. "Bıktım kendimi açıklamaktan amına koyayım. Şu hayatta ben bir şeyi demeden anlayacak bir siktiğimin kulu yok mu?"

Bize baktığında şaşkınlıkla onu izliyorduk. Gülümsedi. Hasan'a döndü. "Başarıların baban tarafından önüne sunulmuş. Baban olmasa ne boktun, onu soruyorum."

"Yani, bilemedim," dedi korkuyla Kayseri'ye dönerken. Yardım ister gibi.

Kayseri konuyu değiştirmek için kaşları ile beni gösterdi. "Meltem kızım da maşallah, pek acıkmış. Günlerdir aç gibi yiyor."

Hızla lokmamı yuttum ve gülümseyerek önümdeki bardağı elime aldım. Kocaman bir yudum su içtim.

"Benim için senin ya da babanın adının ne olduğu önemli değil," dedi Tufan. "Senin ne kadar doğru konuştuğun önemli. Kaç kişiye para verdin? Kaçı geri getiremedi? Kaç kişiyi gömdün? Ve kaç kişiyi öylece bıraktın?"

Hasan gülümsedi. "Eyvallah abi," dedi mertçe. "Ben anladım seni. Sen hiç merak etme. Ben gerektiğinde mezar kazmasını da bilirim, dua etmesini de. Sana ne lazımsa o olurum."

Kayseri tekrar bana döndü. "Meltem sen ne diyorsun bu işe? Sivas'ta olsan, bu herifin yanında korkar mıydın?"

"Meltem yengede tam benden para alıp kaçacak cesaret var gibi duruyor," dedi Hasan gülerek. Sonra aç bir köpek gibi önündeki ete yumuldu.

"O nereden çıktı?" diye sordu Kayseri şaşkınlıkla. "O kadın senden zengin."

"Latife ettim," dedi boğazını temizlerken. "Çok duydum isminizi. Erkeklere önünüzde diz çöktürüp iltifat ettirirmişsiniz."

İçtiğim su boğazımda kaldığında hızla bardağı masaya sertçe bıraktım ve Tufan'a döndüm. Gülümsedim yutkunurken.

"Hak ediyorlar bazıları," dedim ne diyeceğimi bilemeyip. "İyi oluyor öyle. Erkekleri bazen köpek etmek lazım."

Tufan hemen, "Tamam," diye mırıldandı. Devam etmemi istemiyordu. Geriye yaslandı. "Kayseri benim babam sayılır. Onu kıramam elbet."

"Çok teşekkürler abi," dedi Hasan, başıyla onaylayıp.

"Sana ayda on müşteri yollarım. Her bir müşteri geri ödemenden yüzde otuz alırım."

"Tamam abi."

"Bir müşteriye bir aydan fazla müsamaha göstermeyeceksin."

"Anlaşıldı abi."

"Benim adamlarımı bilgilendirmeden dışarıdan birine borç verirsen koltuğunu senle bir ateşe veririm."

"Yok abi, olur mu öyle şey?"

Tufan gülümsedi. "Hoş geldin ailemize."

Hasan hızla ona elini uzattı ve tokalaştılar. Bir mezarı kazarken kendi çukurunu da kazdığını bilmeyen bir Hasan. Yazık ona.

"Harika!" dedi Kayseri ellerini kısaca birbirine vurup. "Bu güzel anlaşmaya! Şerefe beyler... Ve güzel patroniçe!"

Elindeki rakıyı kaldırıp ortamıza tuttu. Kendi rakımı alıp onlara eşlik ettiğim sırada önümdeki yemeği çoktan bitirmiştim. Gözlerim canlandı sanki.

Rakıdan küçük bir yudum içip masaya bıraktım. Tadını severdim. Ama böyle bir ortamda içince çok acı gibi gelmişti. Bir an için gözüm Tufan'a takıldı. Bir süre bana baktı ama hiçbir şey demedi. Kibarca etini kesti.

Onu tanımak hala imkansızdı. Beni neden bu kadar rahat susturdu? Neden her seferinde bir tek bakışıyla içimdeki fırtınayı bastırırdı?

Ama bu gece başka bir geceydi. Dilimin ucundaki zincir kırılmıştı bir kere.

Rakıyı başıma dikip geriye yaslandığımda Tufan'ın gözü etine indi ve gülümsedi. "Sakin ol," dedi.

Dudaklarımı yalayıp şişeye uzandım ama bir başka hizmetli benden önce davranıp hızla rakıyı bardağıma ekledi.

Masadaki her şey biraz buğulu görünüyordu. Rakı, bir kadeh... Bir kadeh daha. Burnumun ucundan sızan anılarla birleşiyordu. Karnım saatlerdir boştu ama masadaki dolmalar, ezmeler, etler. Hepsi başka birinin sofrası gibiydi.

Ben orada yalnızca figürandım. Rolüm, Meltem. Maskem suskun bir kadın.

Ama içtikçe bir şey çözülmeye başladı. Çözülmem gereken zincir değildi bu sefer. Dilimdi.

Kayseri kafasını geriye atıp bir yudum daha aldı. Şişenin yarısı gitmişti ama sanki adam hala ayıktı. Göz ucuyla bana baktı, sonra Tufan'a döndü.

"Bir şey soracağım evlat. Siz nasıl..." Çatalı ile bizi gösterdi. "...bu kıvama geldiniz?"

İçtim biraz daha. O ise devam etti.

"Yani, sen Viktor'un kızını öldürmek istiyormuşsun gibi anlatılıyordu. Ama şimdi bakıyorum da, karşısındasın. Bayağı karşısında. Sen de öyle Meltem. Aşkından öldüğün Viktor'la savaşan herifin yanındasın."

İçimden bir çatırtı duyuldu. Tufan hiçbir şey demedi. Sadece rakı bardağını tepeden kavradı. Benim rakı kadehime sessizce tokuşturdu. Sus der gibi yaptı bunu. Ben ise refleks olarak kadehimi içtim.

Sonra kelimeler dilimin ucuna dizilmeye başladı.

"Tufan'da yanan bir nergis çiçeği gibiydim, üfledi sönüverdim," dedim.

Bir anlık sessizlik. Kayseri kaşlarını kaldırdı. Tufan başını çevirdi ama bir şey demedi. Hep böyleydi. Bazen onun susuşları bütün kelimelerin yerine geçerdi.

"Sen Viktor'un yanındayken daha neşeliydin sanki," dedi Kayseri sigarasını yakarken. "Gülüyordun, konuşuyordun. Cilveler yapardın. Şimdi sus pus olmuşsun."

Gülümsedim ama Kayseri'nin gözünü artık seçemiyordum. "Af buyurun Kayseri amcacığım ama Viktor gibi şen şakrak adamdan sonra bu öküzün yanına geldim. Herhalde ona ayak uyduracağım değil mi?"

Kayseri kahkaha atarken Tufan yutkundu. Tüm bu buğuda onun oynayan adem elmasını seçebildim.

Yüzümü ekşittim. "Aha böyle," dedim kaş çatıp. "Suratsız meymenetsiz. Ketum herif."

Bardaktan kalan son yudumu da içtim. Tufan, "Yeter," diye mırıldandı ama yetmezdi. Hizmetliden önce davranıp bir daha doldurdum.

"Biliyor musun Kayseri amca?" dedim bardağa baka baka. "Viktor'un yanında oynadığım rol daha kolaydı. Ama bu adam," Başımı Tufan'a çevirdim. "Bu adamın yanında hiçbir rol işlemiyor." Gülümsedim. "Çünkü hiçbir şey kalmıyor. Ne maske ne ben. Puf olup gidiyor."

"Valla kızı kendine benzetmişsin," dedi Kayseri ağzı açık kalırken. "Ne dediğini anlamıyorum. Edebiyat mı yapıyor felsefe mi, çözemedim."

"Sus artık," dedi Tufan bıkkınlıkla. "Çok içtin. Bomboş konuşuyorsun."

Ama susmadım. Sanki içtikçe çözülüyordum. Her kelime içimden akıyordu artık.

"Meltem'den ibaret değilim ben. Hiç olmadım," dedim. "Senin bu kurduğun sofrada ben yokum aslında. Yerim burası da değil benim."

"O ne demek evladım?" diye sordu Kayseri, şaşkınlıkla.

Durdum. Boğazım yandı. Devam ettim.

"Ben," dedim ellerimi göğsüme vurarak. "Tufan'a da mecbur kaldım ama kimse anlamıyor. Anlamıyorsunuz. Çünkü bu adam bana zincir değil. Ama özgürlük de değil. Bir tür..." Durakladım. "...tutsaklık biçimi."

Kayseri gözlerini kısmıştı. "Bu nasıl bir aşk lan?" dedi, hayretle.

"Aşk mı?" dedim ve kahkaha attım. Gülerek Tufan'a döndüm. "Bu dediklerime aşk dedi. İnanabiliyor musun Tufan?"

"Ya ya," dedi Tufan ve nefes verip başını Kayseri'ye kaldırdı. "Viktor'a bu güzel sohbetlerimizden bahsedersin diye düşünüyorum."

"Ederim tabii," dedi başını onaylar sallarken. "Mesaj alındı evlat. Kuşlar haber yollar ona. Hatta dur," dedi ve kumaş pantolonunun ceplerini kontrol etti. "Bizim şu Tefeci sohbet grubuna bir resim çekin de atın. Ona gider o görsel zaten."

"Ben çekeyim!" dedim hızla ayaklanırken. Kalkınca başım döndü ama hiç umursamadan Kayseri'nin telefonunu elime aldım ve masadan birkaç adım ileri gittim. Ön kamerayı açıp kocaman gülümsedim. "Herkes baksın! Mutlu güzel aile tablomuz!"

Fotoğrafı çektiğim sırada bir şarkı dönmeye başladı plakta. Bir tango şarkısı. Heyecanla ellerimi çırpıp Kayseri'nin telefonunu masaya bıraktım. "Meltem yani ben çok güzel tango yaparım! Kayseri sen bizi Tufan'la çeker misin? Viktor'uma gönder videoyu tamam mı?"

"Otur şuraya," dedi Tufan bıkkınlıkla. "Oturma hatta. Git yat sen artık."

"Hadi ya!" dedim onu daha da sinir etmek için. "Hadi! Viktor benimle çok güzel dans ederdi!"

"Kırmasana kızı," dedi Kayseri kaşları ile. "Bak deli dolu. Eşlik et. Bayanların enerjisi çoktur maalesef ama ayak uydurmak gerekir."

"Abi ne enerjisi kızın kafa pilot oldu amına koyayım," dedi Tufan bıkkınlıkla.

"Hadi kalk. Kız doğru diyor. Çekerim sizi öyle dans ederken, atarım gruba." Kaş göz yaptı. "Anladın sen. Gider mesaj gerekli yerlere."

"Gelmezsen gelme!" dedim ve kendi kendime salonun ortasında mırıldanmaya başladım. Şarkıya ayağımdaki topuklularla bir ritim tutuyordum.

Salonun ortasında kendi kendime dönüyordum. Ellerimle sağı solu gösteriyordum. Hıçkırarak ağlamak istedim. Sena nerede diye sormak istedim.

Işık bile çok geldi yüzüme. Elimle yüzümü parlatan ışığı kesmek adına kaşlarıma doğru elimi götürüp dans etmeye devam ettim.

Bir anda. Tufan bileğimden tutarak beni kavradı ve kendine çevirdi. Çok ani. Ters düz oldum. Yüzü ışığın altında görkemli bir rüzgar gibiydi. "Ne yapıyorsun sen?"

Vücutlarımız birbirine yapıştığında eli belimden sıkıca kavradı ve başını hafif yana atarak eğildi. "Bu kirpiklerin, her bir saç telin, soluduğunuz nefes..." dedi ve zift siyahı gözlerini birkaç saniye yüzümde gezindirdi. "...Her bir zerren kime ait gibi yapacaktın?"

"Sana," dedim nefes nefese. Elim omzuna gittiğinde diğer ellerimiz yanda birleştiler. "Sana ait gibi yapacaktım."

Uzun ve şaşalı bedenine ayak uydurmaya çalışıyordum. "Sana ne?"

"Sana, patron."

Onunla eş zamanlı iki adım geriye doğru atarken müziğin ritmini duyamayacak kadar çok sarhoştum. "O halde neden ağzından Viktor kelimesi çıkıyor?" diye sordu hırslı ifadeyle.

Bedenlerimizi birkaç adım ileriye götürürken gözlerimizin arasına lavlar karıştırdı. Kemanla piyanonun kucaklaşarak akıttığı melodiler Tufan'ın vücuduyla birleşmişti. "Planım onun intiharını izlemekti ama sen bana o herifi öldürteceksin."

Elimi havaya kaldırdı ve birkaç kez beni döndürdü. Büyük eliyle belimi sıkıca tutarak üst bedenimi geriye doğru yatırdı. Eteğimin uçları uçuşmuştu. Saçlarım yerle öpüşecekken bana doğru eğdiği başıyla, koyu gülüşüyle sırıttı.

Boynuma doğru ürpertici nefesini üfledi. "Patronun kim senin?"

"Sensin."

Eli yırtmacımdan açılan bacağıma gitti. Çıplak bacağımı sertçe tutarak beline kadar çıkarttı ve sıcak nefesini boynuma tekrardan verdi. "Kime çalışıyorsun sen?"

"Sana, patron."

Beni doğrulttuğunda sarhoş bedenim adeta uyuşmuştu. Ellerim hızla omuzlarından tutundu. Düşmemek için çırpınıyordum. Belimden sıkıca kavradı ve bacaklarımı kendi bacağının arasına dolayarak beni tekrardan aşağı doğru eğdi.

Büyük eli bu sefer ensemden, diğeri ise bacağımdan sıkıca tutmuştu. "Haklısın dediğinde, küçük şeytan. Sen benim köpeğim değilsin."

Doğrulduğumuzda bir elimden tutarak iki adım ileri attı. Yalpalıyordum. Sarhoştum. Ölüyordum. Sert kokusu ile nefes alamıyordum. "Ama ben?"

Beni yana doğru savurdu. Kollarımız havada birbirlerine uzandılar. Elimden sıkıca tuttu. Ona doğru zar zor ilerlediğimde belimden kavradı ve bedenini aşağı doğru eğdi.

"Ben bir intikam uğruna seni şuracıkta öldüremeyecek kadar çaresizim."

Doğrulduğumuzda hızla arkama yapıştı. Soluk soluğa bir şekilde kalakaldığımda arkamdaki kocaman bedeni ile gözlerimi sıkıca kapattım. Müzik bir anda kesilince gözlerimi açtım. Işıklar kesilmiş, tüm salon karanlığı öpüyordu.

Nefes nefese bir şekilde öylece ensemi onun göğsüne yaslamıştım "Şimdi iyi izle, küçük şeytan. Bu güzel tabloya ayak uyduracağız seninle," diye fısıldadı. Koyu sesindeki hırıltı bedenimi hapsetti.

Işıklar bir anda salonun büyük camından dışarıya doğru parladığında sessizce inledim. Alman olduğunu ve Viktor'un çok sevdiğini tahmin ettiğim dört takım elbiseli adam vardı. Üst kattaki camdan sarkıyorlardı. Boyunlarından halatla asılmışlardı.

Kayseri büyülenmiş bir şekilde fotoğrafımızı çekerken Hasan denilen herif korkudan yerinden kalkamadı.

Tufan son kez konuştu. "Patron benim. Ve sen küçük şeytan, benden ibaretsin."