Bölüm 14 / 22
14. BÖLÜM : SESSİZLİK KRALLIĞI
İnsan bazen hayatta kalmak için çığlık atardı. Bazen de ölmemek için susardı. Sustum. Çok korktum. Böylesine büyük adamlarla oynamayı çok severdim ama sonuçlarını hiç hesap etmedim.
Belki de bu kadarını ben de düşünemedim.
Kendi dediğim lafı kendim yedim. "Kiminle oyun oynadığını bilmeyen herkes kendi oyununda boğulur."
Benim cümlemdi bu. Kandırdığım, hor gördüğüm tüm o pislik adamlar için söylerdim. Tufan da benim için böyle mi düşünüyordu, merak ettim.
"Senin hayatını sikeceğim."
Keşke edebi konuşmaya devam etseydi çünkü edebiyat yapan Tufan'ı bu Tufan'dan daha çok sevmiştim. En azından beni müşteri olarak görüyordu. Şimdi ise beni kölesi yapmaya çalışıyordu.
Bileklerim uyuşmuştu. Zincir gıcırdadı, kıpırdanmamla birlikte taş zeminde yankılandı. Nefesim serin havaya karşı hala buğulu çıktı. Ölmemiştim yani.
Tufan'ın elleri saçlarımdaydı. Bir zavallıyı acır gibi seviyordu. Parmakları saç diplerime dokunuyordu. Ağır ağır okşuyordu.
"Bana bak," dediğinde yüzlerimiz birbirine yapışıktı ama gözlerim yandaydı. Onun gözlerindeki ölümle kucaklaşmak istemiyordum. Saçlarımdaki elinin bir anda beni tutup duvara fırlatmasından korktum.
"Oldu mu? Edebiyattan uzak... oldukça açık ve şeffaf konuşacağım artık seninle. Tıpkı istediğin gibi." Fısıldadı. "Sevdin mi bu halimi, dolandırıcı?" dediğinde saçlarımı sevmeyi durdurdu. Sesi çok kısık çıksa da cümleleri tavana çarpıp bana vuruyordu. Tufan beni öfkeyle değil; ölçerek yakıyordu.
Gözlerim elimde olmadan onun zift karası gözlerine kaydığında nefesimi tuttum. Dudaklarımız bile birbirine dokunacaktı, öyle yakındık.
"Ben bunu hak ettim mi?" diye sordum, yer yer sesim titrerken. Ödüm koptu ama ona hissettirmemek için çırpındım. "Bir köpek gibi bağladınız beni. Bunu nasıl yaparsınız? Bir kadını nasıl böyle hor görürsünüz?"
"Yanıldığın bir yer var," dediğinde nefes almıyordum ama istemsiz hıçkırır gibi oluyordum. "Köpekler sadıktır. Senin aksine."
Gözleri bedenime indi. Beni saran zincirlere baktı. Sanki isterse çözebileceğini bana gösterdi. "Bunu yapmak durumunda kaldım çünkü sen hiç uslu durmuyordun, dolandırıcı."
Doğrulduğunda hızla nefes aldım. Sesli. Özgürce. İstekli. Dudaklarımı yalarken kokusunu bile dudaklarımdan tattım. Öyle sert, öyle etkili.
"Kardeşim nerede?"
Arkaya adımladı ve eğildi. Viktor'dan aldığım yüz bin doların olduğu çanta küle dönmüştü. Çevresi is olmuştu. Duvar kararmıştı. Yüz bin dolar... Cayır cayır yanmıştı.
Hemen dibinde duran çantamı aldı ve telefonumu çıkarttı. Bana doğru adımladı ve önümde durdu. Başımın hizasında siyah kumaş pantolonunun örttüğü bacakları vardı. Başımı yere indirdim.
"Viktor, seni kandırdım. Derdim paranı çalmaktı. Tufan'la mutluyum. Bir daha beni rahatsız etme," dediğinde başımı anlamsızca Tufan'a kaldırdım.
"Tam olarak anlayamadım, Tufan Bey?"
Telefonu bana uzattı. Önce hat çalma sesi geldi. Sonra benim telefonumdan aradığı kişi çağrıyı yanıtladı.
"Alo? Hazinem? Nerede kaldın?"
Gözlerim açılırken başımı Tufan'a olumsuz salladım. "Lütfen," diye fısıldadım. "Demeyeyim. Lütfen."
Bıkkın nefes verdi Tufan.
"Brise? Bahsettiğin Kral Mezarlığı'ndayım. Hani geldin mi yoksa?" diye sordu, hattın diğer ucundan.
Tufan bu sırada diğer elini beline götürdü. Belini saran siyah kemere sıkıştırdığı silahı çıkarttı ve alnıma namluyu dayadı.
"Viktor!" diye bağırdım, alnımda metalik bir buz varken. "Ben seni kandırdım! Çok üzgünüm!"
"Neler diyorsun Meltem?" diye sordu, şaşkınlıkla. "Neyden bahsediyorsun sen Tanrı aşkına?"
"Param bitmişti ve senden aldım!" dedim, ama ağlamaktan sesim çatallaştı. "Affet nolur! Ben Tufan'la kalacağım! Onu seviyorum!"
"Ama Brise-" Duraksadı. Karşıdan bir feryat sesi. Bağırdı. Öyle öfkeli bağırdı ki telefonumun hoparlörü bozulacak sandım. "Dalga mı geçiyorsun lan sen benimle!" Haykırdı. "Ne demek bu şimdi! Benimle nasıl oynarsın sen! Kocanla! Seni de yanındaki adamı da öldüreceğim duydun mu! Seni küçük oros-"
Tufan telefonu onun yüzüne kapattı.
"Bırakın beni nolur," dedim bedenim egale olmuş şekilde. Alnımdaki namlu tüm bedenimi ele geçirmişti sanki. Zincirler bedenimi hareket ettiremeyişime sebepti. Tufan ölmek isteyişime, Sena nefes alma arzuma sebepti.
"Bu herife karşı benim yanımda ol diye seni tuttum, sen benim yanımdan ayrılmak için bu heriften para aldın," dedi. Silahı biraz daha bastırdı etime. "Senin bu yaptığına ne denir, Nergis?"
"Tufan Bey ben-" derken yere çöktü. Yüzlerimiz aynı hizaya geldi.
"Patron," dedi yavaşça. Gözleri yüzümde gezdi. "Tufan Bey yok artık. Bana patron diyeceksin. Sen," dedi ve biraz daha yakınlaştı. Alnımdaki silahı daha da bastırdı. Her an vuracak gibi.
Nefesi tenime çarptı. "Sen bu saatten sonra bana çalışacaksın."
Cevap vermedim. Veremedim.
"Duyamadım?" diye, sordu. Sesi kan gibi aktı. Başını hafif yana attı. Ağzı aralıktı. "Duyamıyorum seni?"
"Tamam," dedim, sessizce.
"Tamam ne?"
"Tamam, patron."
"Güzel," dedi ayaklanırken. Silahı tekrar belindeki kemere sıkıştırdığı sırada hızla nefes verdim. "Şimdi bir süre burada kendinle baş başa kal. Yaptığın tüm aptallıkları düşün. Yarın akşam evde davet var." Bana döndü. "Yarın, çok kısa bir süreliğine zincirlerini açacağım. Üst katta tefecilerle oturacaksın. Meltem gibi. Eğer uslu durursan yarın akşam sana güzel bir yemek veririm."
"Kardeşim nerede?" diye sordum, arkasından bağırarak. "Bana köpek muamelesi yapma!" diye çığlık attım.
"Tekrar ediyorum," dedi kapıdan çıkarken. "Köpekler sadıktır."
"Allah senin belanı versin!" diye çığlık attım. "Şerefsiz!"
Kapının eşiğinde adımladı durdu. Birkaç saniye sırtını izledim. Sonra bana döndü. Bir adım attı, gülümsüyordu. Gülümserken bile gözlerinin içi bedenimi öldürüyordu.
"Dua et," dedi hırs dolu ama çok sakin. "Dua et bana canlı lazımsın. Dua et ki o orospu karıya benziyorsun." Sonra yavaş yavaş dibime girdi. Susmuştum. Korkmuştum.
Eğildi. Gözleri kısıldı, başı hafif aşağı kaydı. Dudaklarıma baktı siyah zift gözleri. "Ama bir daha bana haddini aşacak kelimeler kullanırsan," dedi ve parmağını dudağıma götürdü. Bir tüy gibi hafif, dudaklarıma parmağını sürttü. Titremekten nefes alamadım. "Dilini ısırarak koparırım senin."
Eli saçlarıma gitti. Saçlarıma bakıyordu. Ağzı aralık, ifadesi solgundu.
"Anlaşıldı mı?"
Cevap vermedim. Gözlerim buğudan onu seçemedi.
"Anlaşıldı mı?"
"Evet," dedim, ama kendi sesimi duyamadım.
"Evet ne?"
"Evet patron."
"Aferin," dedi ve yavaşça saçlarımı son kez tepeden sevdi. Bir köpeğin başını sever gibi. Doğruldu. "Bu dilden anlıyorsun. Ne acı?" diye söylenerek çıktı.
Başımı yere eğdim. İnliyordum. Sinirden titriyordum. "Sena'nın ilaçlarını içmesi lazım!" diye çığlık attım. "Küçücük bir çocuğu karıştırmayın aramızdaki meseleye! Tufan Bey!"
Sustum. Kalbim kırgındı. Bedenimi ileri geri sallayarak zincirlerden arınmaya çalıştım. Bu, pekala imkansızdı. Kendimi o kadar çok ileri geri salladım ki sandalyeyle birlikte yana doğru sertçe düştüm. Düştüğümde yerdeki tozlar havalandı. Omzum yandı. Acıdan mütevellit daha da histerik bir çığlık attım.
Yerde cebelleştiğim sırada kapı açıldı. Helga şaşkınlıkla elindeki tepsiyle birlikte bana bakıyordu. "Eyvah! Hanımefendi!" diye bağırdı korkuyla. "Çetin Bey! Koşun! Hanımefendi düşmüş!"
Helga tepsiyi koltuğa bırakıp bana adımladığı sırada ben öylece inliyordum. Dibime diz çöktü ve beni tutmaya kalktı. "İyi misiniz? Lütfen sakin olun," dedi, ben titreyerek bağırırken. "Tamam... Lütfen... Hanımefendi... Ağlatacaksınız beni."
"Çıkartın beni!" diye çığlık attım. Burnum aktı. Tükürüğüm saçıldı. "Çıkartın dedim beni! Beni burada tutamazsınız! Bana bu muameleyi yapamazsınız!"
"Lütfen," dedi, Helga. Sesi titredi. "Yalvarırım hanımefendi. Güçlü durun." Mahvolmuştu o da. Belki de bu eve ilk geldiğinde kendi yaşadıklarını hatırladı, bilmiyorum. Ama bu evde beni en iyi anlayacak insan oydu.
"Bırakın lütfen!" diye bağırdım. "Benim kardeşim nerede!" Haykırdım. Gözlerim kapantı. Başımı yere koydum. "Benim kardeşim tedavi oluyordu! Küçücük benim kardeşim! Bırakın ona gideyim lütfen!"
"Ne oluyor?" sesi geldi, Çetin'den.
Şaşkınlıkla bana baktı ve hızla dibime vardı.
"Bacım sen de iki dakika götünün üzerinde duramadın mı?" dedi ve tek eliyle sandalyenin tepesinden tutup bir anda beni tekrar kaldırdı. Oturur pozisyona geldim.
"Var mı bir şeyin?" dedi elleri dizlerinde, bana doğru eğilmiş bir şekilde. Gözleri kısık, ağzı aralıktı. Beni inceliyordu. "Helga, yürü doktoru çağır."
Helga koşarak odadan çıktığında Çetin'e yalvaran gözlerle bakıyordum. Katarsist bitmişti ama hala yer yer titriyordum. "Çetin Bey kardeşim nerede?" diye sordum, dilenir gibi. "Söyle lütfen. Allah rızası için. Birazcık Allah korkun varsa bana bunu yaşatma. Sadece nerede olduğunu söyle."
Çetin doğruldu ve ellerini ceplerine koydu. "Çenen yerinde maşallah, iyisin iyisin bir sıkıntın yok," dedi. Sonra etrafa baktı. "Neden Viktor'a gittin ki bacım? Ben salak mıyım sence? Arka bahçeden atlıyorsun, yerlerde yuvarlanıyorsun o çitlerden tırmanacağım diye. Görmedim mi sence ben onları?"
"Bak o daha on bir yaşında," dedim, hızla. Gitmesini istemiyordum. Beni yalnız bırakmalarından çok korkmuştum. Bilgi almam gerekiyordu. "Bana sadece Sena'nın nerede olduğunu söyle bir daha asla ağzımı açmayacağım."
Helga bir adamla tekrar içeri adımladığında Çetin arkasını döndü ve uzaklaştı. Çıkmak üzereydi. "Çetin lütfen! Mürekkep nerede? Hepsi aynı yerde mi? Sena çok korkar! Yalvarırım söyle! Ya siz nasıl insanlarsınız be! Vicdansız köpekler!" diye haykırdım. Ses tellerim çatladı. Öyle bir direniş, öyle bir acı.
"Nergis bacım?" dedi Çetin, durup bana dönerken.
Doktor ilk önce zincirlere bağlı halimle bir anlık afalladı ama sonra hızla kıyafetimin yakasından yana çekiştirip omzumu açtı. Kontrol etmeye başladı.
"Sen istediğin her şeyi yapacaksın," dedi Çetin, elleri hala ceplerinde. Kocaman bedenini hafif ileri geri oynattı. Ağır ağır konuştu. "Bizi koparmaya çalışacaksın. Ülkeden kaçacaksın. Sonra geri döneceksin, düşmanımızdan para alacaksın ama Allah'tan korkması gereken, vicdansız olan biz olacağız." Cıkcıkladı sırıtırken. Odadan çıktı.
"Zedelenmiş ancak kırık çıkık yok," dedi doktor, gözlüklerini çıkartıp. Doğruldu. Helga'ya döndü. "Düşerken çarpmanın etkisi ile biraz teni aşınmış. Vereceğim kremi sürün, geçer. Geçmiş olsun."
"Tamam doktor," dedi Helga, telaşla. Doktor odadan çıkarken arkasından mırıldandı. "Teşekkürler."
"Helga," dedim, yavaşça. "Lütfen bana söyler misin? Sen biliyor musun yerlerini?"
"Ben yemin ederim bir şey bilmiyorum," dedi ve tepsiyi aldı. Bir sandalyeyi ayağı ile itip tam karşıma oturdu. Tepsiyi kucağına bıraktı. "Ben şimdi size yemek verecek. Yarın akşam eğer patron izin verirse size et de getireceğim tamam mı?"
"Beni besleyecek misin?" diye sordum, ağlarken gülmeye başlayıp. "Ben bu muameleyi hak ettim mi gerçekten? Bir kadın olarak söyle, bunlar nasıl canavarlar?"
"Ama bu sizin iyilik için," dedi ve kaşığı çorbaya daldırdı. "Size yedirmem lazım. Güçlü olmalısınız canım hanımefendi."
"Viktor çok şerefsiz, değil mi?" diye sordum. Kalması için bir yudum içtim onun elinden.
"Evet," dedi ve kaşığı tekrar çorbaya daldırdı. "Tufan Bey'in babasına yaptıkları çok korkunç. Çok ahlaksızca. Etik dışı."
"Bence de," dedim. Bir yudum daha içtim. "Tufan Bey kendini suçluyor mu?"
"Suçlamaz mı?" dedi, sorar gibi. "Babasına kızgın onu terk ettiği için. Ben öyle hissediyorum."
"Babası Tufan Bey'i terk etti yani? E annesi?" dediğimde hiçbir şey bilmediğimi fark etti ve bön bön bana baktı.
"Hanımefendi siz benden laf mı alıyorsunuz?"
"Helga, benim zincirlerimi çözersen sana dört yüz bin dolar veririm," dedim bana kaşığı uzattığında. Başımı geriye kaçırdım. "Dört yüz bin dolar," dedim yavaşça. "Veririm. Kaçar gidersin Rusya'ya."
"Ben asla böyle bir şey duymadım siz de bana böyle bir teklif yapmadınız," dedi korkarak kaşığı bana uzatırken. "Yemeniz lazım. Yoksa bitkin düşersiniz."
"Kaçar gidersin ülkene. Bulamazlar seni. Sadece zincirlerimi çöz."
"Üzgünüm," dedi ve kaşığı tabağa bıraktı. "Siz yemek istemiyorsanız ben sonra gelirim tekrar." Ayaklandı, çıplak bacaklarındaki tepsi ile bir.
"Hayır gitme!" diye bağırdım arkasından. "Senin ailen var mı? Dün kullanmam için telefonunu verdiğinde arka plan fotoğrafında gördüm. Küçük sarışın bir kız vardı. Çocuğun mu? Hani nerede? Tufan mı bakıyor ona da? Kim o çocuk?"
Tepsiyi götürdüğü sırada durup bana döndü ve gülümsedi. "Evet o benim kızım. Rusya'da. Annemle kalıyor. Ben buradaki paralarımı onlara yolluyorum."
"Adı ne?" diye sordum, onu yanımda tutmak için. İşe de yaramış gibi tekrar geldi ve sandalyeye oturdu.
"Adı Svetlana," dedi, sıcacık gülümserken. "Beş yaşında. Çok akıllı. Okuma biliyor bu yaşta."
"Maşallah," dedim ve geriye yaslandım. Zincirler bileklerimi ağrıtmıştı artık. "Buradaki para yetiyor mu onlara?"
"Evet yetiyor," dedi. Çok heyecanlıydı. Muhtemelen şimdiye dek onunla ilk kez birisi çocuğu hakkında konuşuyordu. İlk kez merak edilmişti. Ya da ilk kez birine anlatacak kadar güvenmişti.
"Soğuktur oralar şimdi," dedim gülümserken. "Moskova'da mı onlar?"
"Hayır bizim ev Tolyatti'de. Bir şehir. Çok çirkin ama. Belki Rusya'nın en çirkin şehri. Ucuz bu yüzden."
"Okula gidiyor mu?" diye sordum, merakla.
"Kreş gidiyor. Çok akıllı. Sana fotoğraflarını göstereyim mi?"
"Çok sevinirim," dedim, heyecanla.
Telefonunu çıkarttı ve bana görselleri açıp uzattı. Başımla onayladım gülümserken. Bir sürü fotoğraf gösterdi. Bir tanesine dikkatle baktım. Sapsarı bir çocuktu. Gözleri masmavi, elinde tuttuğu horoz şekerini yiyordu. Arkasında bir yazı vardı. Alfabeyi anlamadım ama ezberimde tutmaya çalıştım. Gittiği kreşin adıydı.
"Ben gitmeliyim. Patron belki bir şey ister," dedi ayaklanırken. "Patron emir verdi. Bu çorbayı içmeniz lazım. Bunun için sonra yanınıza tekrar geleceğim."
Odadan çıktığında geriye yaslandım.
"Tolyetti," diye fısıldadım. "Svetlana." Gözlerim yere daldı. "Kreş. Tolyetti. Svetlana."
Ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama kapı açıldığında hızla başımı yerden kaldırdım. Tufan sanki zincirlere bağlı bir kadın yokmuşçasına yana doğru adımladı. Purosunu içiyordu.
"Tufan Bey!" dedim korkuyla. "Beni çözer misiniz? Tuvalete gitmeliyim."
"Tut biraz. Koskoca kızsın," dedi karşımdaki koltuğa otururken. Geriye yaslandı. Derin bir nefes verdi. "Seninki geldi."
"Kim? Şahin mi? Mürekkep mi?"
"Viktor Von Rath."
"Nereye geldi?" diye sordum, yutkunurken. "Buraya mı?"
Başını olumlu salladı gülümserken. "Buraya. Çok keyiflendim. Ağladı böyle." Gözleri kısıldı. "Acı çekiyordu."
"Kıskandı mı bizi?" diye sordum. Tufan sırıtıyordu.
"Çok," dedi yavaşça. "Aklı gitti amcık beyinlinin. Kalbi paramparçadır onun şimdi." Alaya aldı.
"Daha da kıskandırabiliriz," dedim heyecanla.
Tufan purosundan bir duman içine doldururken gözleri bendeydi. Konuşurken ağzından duman çıktı. "Devam et," dedi. Cümlemi bitirmemi ister gibi.
"Yani şöyle kıskandırabiliriz ki," dedim ve birkaç saniye yere baktım. Başımı ona kaldırdım. "Kardeşimin yerini söyleyin, gerekirse Viktor'un karşısında sizi şapur şupur öperim Tufan Bey!"
Kaşlarını çattı. Dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. Zehir gibi gülümsedi. Alayla. Belki de hayretle.
"Anlamadım, Nergis?"
"Kıskansın diye işte! Viktor benim için bitti!" dedim, hızla.
Başını hafif yana attı gülümserken. "Başlamış mıydı ki?"
"Yok!" Olumsuz salladım kafamı. Çalkalandı. "Para için dolandırdım onu siz hala anlamadınız mı!"
"Beni dolandırmaya kalktığın gibi?"
"Sizle o bir mi?" dedim nefes nefese gülerken. Bu sefer başım onaylar sallandı. "Sizinle o bir olabilir mi? Siz koskoca Tufan Ali Uluhan'sınız. İstesem gider bir başka tefeciden para alıp yine size olan borcu öderdim. Bankadan kredi çekerdim... Ama ben yapmadım. Neden? Çünkü ben sizin düşmanınızın canını yakmak için aldım o parayı. Bilerek aldım ondan. Size yaptıklarının intikamını almak istercesine..."
Alt dudağı büzüldü ama gülümsüyordu. Gözleri baygın baygın bakarken yavaşça ellerini birkaç kez alkış yaptı. "Tebrik ederim. Az daha kandırıyordun beni."
"Ne kandırması?" diye sordum, yutkunurken. "Gerçekten böyle düşünüyorum. Tufan Bey beni dinler misiniz?"
"Patron."
"Patron! Beni dinler misin?"
"Dinleyemem," dedi çıkarken. "Dünkü çocuklara bak. Cin olmadan adam çarpıyorlar."
"Gerçekleri söylüyorum! Of!" diye çığlık attım. "Dinler misiniz! Of!"
"Oflama bana!" diye bağırdı. İlk defa. Çok yüksek çıktı sesi. Sıçradım yerimde. Sesi yankılandı. Ezilip büzüldüm.
"Kızım sen ne çok konuşuyorsun böyle amına koyayım?" diye sordu, ağzı açık kalırken. Harlıydı. "Sus biraz," dedi hemen ardından. Sonra kendini toparladı ve sesini alçalttı. "Sevmiyorum. İnsan sesi sevmiyorum."
"Anladım," dedim, yavaşça. "Sena nerede?"
"Çorbayı bitir. Bana sağlam lazımsın." Odadan çıktı.
"Tufan Bey!" diye bağırdım arkasından. "Ya yapmayın işte bunu bana yapmayın!"
Çoktan üst kata çıkmıştı. Hızla nefes verip başımı yere eğdim. "Allah'ım bana yardım et lütfen," diye mırıldandım. Dua okumaya başladım.
Dakikalar geçti. Saatler gibi geldi. Akrep yelkovana bir türlü ulaşamadı ama benim akli melekelerim yerinden oynadı. Kafayı yiyordum. Başımı kaldırıp etrafa baktım. Düşündüm. Ağladım. Sonra dinledim. Zincirler bileklerime kramplar körüklüyordu.
Gözlerimi kapattım son çare. Başım öne doğru eğildi, oturur vaziyette. Uyumaya çalıştım. Ne mümkündü ki? Ölmekten beterdi.
Gözlerimi araladım. Bir müddet uyuyabilmiştim. Karnım gurulduyordu. Tuvaletimi tutmaktan kasıklarım acıyordu.
"Sena," dedim tekrar. Gözlerimi sıkıca kapattım. "Allah'ım," diye fısıldadım. "Onu bana bağışla. Yalvarırım sana."
Bu depoda saat kavramım yoktu. Hava gündüz müydü gece miydi anlamıyordum çünkü yeraltındaydım. Gözlerim kapalıyken aklım geçmişe gitti. Yavaşça gülümsedim gözlerim kapalı. Kaşlarım kalktı gülümserken.
Sena'nın ilkokula yazıldığı güne gittim. Saçları uçuşuyordu. Gözleri parlıyordu. Benden ayrılmak istemiyordu ama bir yandan da arkadaşları olacağı için mutluydu.
"Korkma ablacığım," diye fısıldadım gülümserken. Zincire bağlı bileklerimi oynattım. "Ben seni asla bırakmam ki. Kantinde diğer veliler ile oturacağım. Tamam mı?"
Gözlerimi açtım ve kuru dudaklarımı yaladım. Bileklerimi arkadan saran zincirler kollarıma kramplar körükledi artık.
Deponun kapısı açıldı. Gözlerimi hafif kıstım çünkü koridordaki loş lamba dahi fazla parlak hissettirdi.
Telaşe dolu bir adam girdi içeri. Gömlek yakasını düzeltti. Durup eliyle içeriyi gösterdi.
"Hoş geldin patronum. Buyur," dedi usulca eğilirken.
Muhtemelen ertesi güne geçmiştik. Ağır ağır girdi Tufan soğuk depoya. Arkasında iki adam daha vardı. Muhtemelen onun koruyucu melekleri veyahut cellatlarıydı.
Tufan'ın gözleri benimkilerle buluştu. "Var mı bir sıkıntı?" diye sordu bana bakarken.
"Yok patron. Kendi kendine konuşup durdu sadece. İzledik kameradan. Usluydu."
Simsiyah giyinmişti yine. Her zamanki gibi. Kumaş ceketi büyük kollarını örtse de elindeki dövmeler karanlıkta bile gözüme çarptı. Gözleri bendeyken başını onaylar salladı. "Tuvalet?"
"Henüz girmedi patron."
"İyi," dedi patron, sanki beni hor görür gibi. "Tutsun biraz daha."
"Bırakın artık lütfen," dedim ker bela. "Beni bir dinler misiniz? Çok yanlış anladınız siz beni. Dinleyin. Tufan Bey. Size yalvarırım. Kardeşim nerede? Sena nerede?"
Beni birkaç saniye kontrole gelip gitti. Odadan çıktığında gözlerim tekrar kapandı.
1 Saat sonra.
Tufan Ali Uluhan'ın gözünden.
"Alo?"
"Tufan'ım! Aslanım!" sesi geldi karşıdan. Bu pezevengi hiç sevmezdim ama işim düştü artık.
"Nasılsın abi?" diye sordum, telefonla bir depoya inerken. "Bana evlilik cüzdanı çıkarttırman lazım."
"Hayrola? Kaybedenler Kulübü'ne mi katılıyorsun yoksa?" diye sordu.
Sana ne ulan, ecdadına soktuğumun gavatı?
"Evet abi. Evleneceğim."
"Ne o? Sana takık bir karı vardı," dedi hattın diğer ucundan gülerken. "Yoksa seni ikna etti mi evliliğe?"
"Yok abi. Başka biri. Sana atıyorum kızın bilgileri. Hallediver. İmza atıp geçeriz. Selametle," dedim. Yüzüne kapattım. Elimi kaldırdım. Parmaklarımı oynattım. "Çetin."
"Patronum," dedi koşarak dibime varırken. Benle bir adımlamaya başladı.
"Şu herife Nergis'in kimliğini yolla. Kan tahlilleri ayarların. Yap işte ne lazımsa." Başını onaylar salladı ve yanımdan uzaklaştı.
Depoya indim. Kapı aralıktı. Helga koltuğa yeni, sıcak bir yemek bırakmıştı. Gözlerim Nergis'e kaydı. Başı öne eğik, uyukluyordu.
Karşıdaki koltuğa oturdum. Puroyu alevledim. Geriye yaslandım. Nergis'e baktım. Nefesini dinledim bir süre. Bunu hissetmiş gibi başını kaldırdı. Benimle göz göze geldi.
Herkesin konuştuğu ama kimsenin anlamadığı bir sessizlik vardı. Susmasını diliyordum. Sadece onun nefesini dinlemek yeterdi ama o hiç susmuyordu. Uyandığı gibi başladı.
"Tufan Bey," dedi yine. Her zamanki o sesle. Sesi direniyordu. Deli ediyordu.
Çözmüyordum bilerek. Elleri morarmak üzereydi ama hala çok dik bakıyordu. Bunu anlayamadım. Acı çeken insanın bakışı bulanık olurdu. Bu kızınki netti.
Yandaki yemeğe baktım. "Yememişsin yine. Yemeyecek misin?" Boş soruydu. Cevabı zaten biliyordum.
"İstemiyorum," dedi. Sesi sertti. Ama kırık. Bir yerlerinde hala kardeşinden haber arıyordu.
Yaklaştım ama fazla değil. Yeterli bir mesafe. "Korkma," dedim. "Akrep zehri yok içinde."
Şaka yapmıştım ama yine yersizdi amına koyayım. Zaten ben bu şaka yapma muhabbetini bir türlü ayarlayamadım.
"Kardeşim nerede?"
Kafamın üstünde diye bir şaka daha yapasım geldi ama yersizdi. Duymamazdan geldim.
"Hatırlatmaya geldim. Bu akşam kuruldan önemli misafirler gelecek buraya. Sen de olacaksın."
"Kardeşimin yerini söylemezseniz başımı duvara vura vura kendimi öldürürüm!" diye bağırdı. Gülesim geldi. Öfkesi de korkusu kadar komikti.
İstemeden gülümsedim ve kaşlarımla bedenini gösterdim. Zincir bacaklarına iyice ağırlık yapmış, iz çıkarmıştı. Bilekleri arkadan tahriş olmuştu. "Bedenin acıyor mu?" diye sordum.
Kendi kendime duraksadım. Ne alaka şimdi bu soru Tufan amına koyayım?
"Acıyor!" diye bağırdı. "Çözün artık!"
Al işte.
"Bir ara gelip çözerim. Akşama hazırlanacaksın," dediğimde sinirle çığlık attı. Korkutup eğlenesim vardı. Durup ona adımladım ve eğildim. Sus pus oldu hemen. Kedi gibi.
"Seni son kez uyarıyorum," dedim yavaşça. Kaş çattım. Göz büyüttü. "Bir daha," dedim parmağımı kaldırıp. Tehditvari savurdum. "Bana sesini sakın yükseltme. Allah şahidim seni çok kötü döverim Nergis."
Konuşmadı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Doğruldum. Gidiyordum. Yeterince eğlenmiştim.
"Babanızı gördüm rüyamda," dedi, ben tam çıkarken. Beynime kan sıçradı. Yanlış duydum sanıp ona döndüm ama ifademdeki şaşkınlığı gizleyecek kadar savunmada değildim.
"Ne dedin sen?"
"Babanızı," dedi başını olumlu sallarken. "Rüyamda gördüm. Bana elini uzatıyordu. "Nergis kızım, Tufan bana onu terk ettiğim için hala öfkeli mi?" diye soruyordu."
"Seni küçük şeytan," diye mırıldandım ona adımlarken. Öldüresim geldi. Tek hamlede o ince boynunu kırabilirdim. Kırmamalısın Tufan.
Kırma oğlum.
Diren.
Dayan.
Nefes ver.
Koskoca adamsın. Kendine gel.
Dibine çöktüm. Bir bir ela gözlerine baktım. Oyasım geldi. Parmaklarımla çıkartasım geldi o gözleri.
Gülümsedim. Sanırım korktu. Düşüncelerimi okumuştu belki. Dediği şeyden pişman oldu.
"Sen benim çocukluğuma benziyorsun," dedim ağır ağır. "Çocukluğum da senin gibi, boyundan büyük adamlara kafa tutardı. Sonuçlarını hiç düşünmezdi. Korkusuz değil, cahildi."
"Kötü bir şey demek istemedim," dedi, yavaşça. "Sadece Viktor'a olan öfkenizi anlıyorum. Bu konuda yanınızda olmak istiyorum. Siz de benim yanımda olun. Kardeşimin yerini söyleyin."
Dudaklarımı yaladım. Çok odaklıydım. Gözlerimi kıstım. Onu sınamak istedim.
"Seni serbest bıraksam... Ne yaparsın?"
"Sizinle misafirleri ağırlarım," dedi başını onaylar sallarken. "İlk işim bu olur, patron."
Yalancı şeytan. Gülümseyerek ayaklandım.
"Neden uslanmıyorsun? Zincirlere bağladım seni ama hala aklın fikrin fitne fücur. Benden niye korkmuyorsun? Korksan da devam ediyorsun?"
"Çünkü sizin bana bir şey yapmayacağınızı biliyorum!" diye bağırdı arkamdan, heyecanla. "Bana ihtiyacınız var. Benim de size!"
Yalaka şeytan.
"Hep böyle misin?"
"Nasıl, patron?"
"Cahil."
"Hayır cahil değilim. Aksine çok detaylı düşünüyorum. Siz peki? Hep böyle misiniz?"
"Nasıl, Nergis?"
"Acı çektirip sonra gülümseyen?"
Evet.
"Hayır," dedim.
Bazen sadece bakarım. Ve içimden derim. Bana bu kadar yaklaşan ilk kişi. Ama en az güvenmem gereken de o. Beni çözmesi beni tehlikeye atıyor. Çünkü biri seni anlarsa, seni zayıflatır. Savunmasız bırakır.
"Ben sizden nefret etmiyorum ve sizden korkmuyorum," dedi.
Ukala şeytan. Bitti. Sadece orada içimden bir cümle yükseldi.
"Sorun da bu zaten."
Depodan çıktım. Yukarı doğru. Temiz havaya. "Helga!" diye bağırdım. Çiftlik gümbürdedi. Belki de bağırmadım, resmen kükredim. "Ne anlattın lan Nergis'e! Gel lan buraya!"
Çıktıkça içim karardı. Sessizlik. O sessizlik bir krallığın çöküşü, bir celladın doğuşu. Cellat olunmazdı zaten. Öyle doğulurdu.
Kurul toplantısındaydık o zamanlar. Yaşım on dokuz o dönem. Delikanlıyım. Kendimi bir bok sanıyorum. Adam oldum diye horozlanıyorum. Her siki erkeklik gururuna bağlıyorum.
Sıkıcı. Boş adamların beleş muhabbetleri. Okunan martavallar. Partizanların laklakları. Bu lavukların hiçbirini sevmezdim, hala da sevmem. Önümdeki viskiye gözlerim dalmış. Yanımda babam var.
Sadullah Uluhan.
Muğla'nın kralı.
Para değil, korku da kiralardı.
"Sadullah," dedi Viktor. Benim gibi genç bir çocuk o dönem. Ama cümleleri kodomanlara bedel. Sesi yağ gibi. Amına soktuğumun o aptal aksanı ile. Yanında o dönemki Alman sevgilisi. Arada bir başkalarına iş atan, bedeni ile ekmek kazanan bir kahpe. "Senin koltuğunu istiyorum. Koskoca Almanya'yı fethettim. Fethiye'yi mi edemeyeceğim?"
Babam güldü. Güldüğünde ayrı bir kurşun dökülürdü.
"Demek koltuğu istiyorsun evlat. Koltuk basit iş," dedi, neşeyle. "Taşıyabilirsen ancak."
Diğerleri sustu. Zaten bu orospu çocuklarında laf edecek yürek de yoktu. Anca laf ebeliği. İki laklak, üç beş karı ve hayatları bundan ibaretti.
"Ben taşırım," dedi Viktor başını öne eğerken. "Yeter ki senin eski yüklerini sırtından alalım. Sen yaşlısın zaten. Taşıyamazsın o yükleri."
"Sen önce karını kucağında taşıyan Alman piçlerinden al yükleri. Amına koyduğumun sünnetsiz gavur gavatı seni," dediğimde babam şaşkınlıkla bana döndü.
"Ali?" dedi, sorar gibi. "Böyle savaşılmaz oğlum. Küfürlerinle değil," Parmağını şakağına tuttu. "Zekanla cevap ver."
"Zekamla cevap veriyorum ki bu Viktor tam bir orospu evladıdır," dediğimde Viktor hızla araya girdi.
"Af buyurun!" dedi, gülerken. "Gavat mı dediniz? Kim gavat?" Yanındaki kahpeye baktı. Yanağından makas aldı. "Benim sevgilim benden başkasına bakmaz."
"Ne o koca bebek?" diye sordu, Alman kahpe elindeki sigarayı küllüğe ezerken. "Benim ahlak elçiliğime mi başladın?" Cıkcıkladı. "Bu neler diyor bana böyle yüce İsa aşkına? Viktor? Bir şey desene hayatım."
"Dur bebeğim, o şeytanla konuşma."
Ellerini çırptı. "Arkadaşlar! Almanya çok soğuk bir ülke. Malum, Muğla sıcacık. Biz biricik sevgilimle Muğla'yı almak istiyoruz. Oylamaya sunuyorum!"
"Reddedildi."
"Ama?" dedi şaşkınlıkla. "Bu adam yaşlandı artık. Gençlerin önünü açın."
"Viktor bitte," dedi kız sırnaşarak. "Bitte, aşkım. Lütfen. Ben Muğla'yı istiyorum."
"Bir daha oylayın kurul!"
"Yalnız," dedi biri araya girerek. "Belirtmek isterim ki Sadullah Abi buraların paşasıdır. Bence şansını zorlama. Sana Konya'yı verelim."
"Konya ne ya?" dedi Viktor şaşkınlıkla. "Ben Muğla istiyorum!"
İnsanlar konuşmaya başladı sonunda. Birinin konuşmasını bekliyormuş hepsi. Amcıklar.
"Evet beyler. Haddimizi bilelim. Çoluk çocuğa meze mi ettireceğiz Sadullah Abi'yi?"
"Babasına güveniyor bu Nazi dölü."
"Çocuklar... Çocuklar," dedi Viktor ayaklanırken. "Ben yalnızca gavatın kim olduğunu göstermek için buradayım."
"Ne demek lan bu?"
"Daha karısına sahip çıkamayan adam koskoca Muğla'ya nasıl çıksın ki? Değil mi ama?"
"Ne diyorsun lan sen?" dediğim sırada herkesin telefonlarına aynı anda bir mesaj sesi düştü. Benim bile.
"İyi izlemeler," dedi odadan çıkarken. "Haftaya tekrar oylama yapacağım. Bay bay! Tschüß!"
İnsanlar telefonlarından merakla videoyu açtı. Babam da. Göz ucu ile babamın telefonuna baktım. Beyaz bir yatak.
Tanıdık bir ses. Tanıdık bir nefes.
Annemin nefesi.
Ve o adam. Ölüsünü siksem bile nefretimi köreltmeyecek o adam. Noyan Polatlı. Babamın dostu. Annemle bir olmuş, babamı aldatıyorlar.
Hızla başımı yana çevirdim. Ben elimi yumruk yapsam da babam hiç konuşmadı o video boyunca. Gözleri donuktu. Ölü gibi. Adeta içinden biri yavaşça kalbini çıkarıyordu. O da devam etmelerini söylüyordu.
Annemi tanıyan herkes hızla videoyu kapattı. Babam sandalyesini geri çekti. Yerinden kalktı. Bana bir kez baktı. Gözlerinde ilk defa yardım isteyen bir çocuk vardı.
Ama ben de çocuktum. Evet on dokuzdum ama çocuk yaştı bana göre. Belki şu anki yaşımda olduğumdan on dokuz çocuk geliyordur. Bilemiyorum. Yardım edemedim babama işte. Sadece onun yardım isteyişini izledim.
Üç gün sonra bir haber geldi. Sadullah Bey... Benim babam... Sahildeki evinde canına kıymış. Babam... Benim babam. Önce o orospu çocuğu Noyan'ın kafasını, sonra kendi kafasını kurşunlamış. Anneme kıyamamış.
Annem? Firar. Benden kaçıyor yarım aklı ile. Babamın yapmadığını ar namus muhabbetine ben yaparım diye korkuyor. İstesem bulur muyum? Evet. Buldum da zaten. Amerika'da. Korkuyla arkasına baka baka yürüyor hala. Böylesi daha iyi. Acı çeksin. Daha keyifli.
Babamın alnı masaya yaslı bulundu. Masadan zemine kan damlamıştı. Anneme bir veda mektubu bırakmıştı. Sandalyenin üstünde falan başka hiçbir bok yok. Sigara içmiş sadece ölmeden. Ama benden başka kimsenin bilmediği bir şey vardı.
Babam ölmeden bir gece önce odama gelmişti. Yanıma oturdu. Ve ilk kez bana ilk isimle seslenmişti.
"Tufan."
"Buyur baba," dedim, balkonda sessizce atları izlerken.
"Bazı insanlar yıkılmak için doğar, bazıları yıkmak için. Sen hangisisin evlat?"
Cevap vermemiştim. O da cevabı beklememişti. Ama gözlerimi atlardan çekip ona baktığımda gülümsedi.
"Ben yıkıldım. Sen yıkma," dedi.
Helga karşıma çıkmadı. Korkudan muhtemelen kendini odasına kilitledi.
Arşiv odasına girdim. Masaya oturdum ve derin nefes verdim.
Tak. Yine geldi amına koyduğumun kargası. Cama vurdu.
"O videoda sadece ihanet yoktu," dedim, ve camı açtım. "O videoda bir hüküm vardı. O hükmü veren adam babamı aldı benden."
Karga her günkü gibi pervazda duruyor, benden yemek bekliyordu. Ona doğru eğildim ve gülümsedim. "Hüküm var," dedim kargaya. "O hükmü veren çocuk bu şehre geçti. Babamın yerine." Gözlerim kısıldı. "Ne cüret?"
Karga şaşkın şaşkın bana bakıyordu. "Annemi izletti tüm adamlara. Ne cüret?" dedim, ve bir anda kargayı tek elimle yakaladım. Çirkince bağırmaya, kanat açmaya çalıştı ama yapamadı.
Sıktım. Diğer elimle kafasını tuttum. Hıncımı ondan alır gibi. Durmadım ama. Çocukluğumdaki gibi korkmadım da. Aklım başka yerdeydi.
"İyi de o koltuğun gölgesinde doğan benim?" diye sordum.
Karga öfkeyle çırpınıyordu. Kanatlarını açmaya çalışıyordu.
"Ben bilerek senin çocuğunu öldürmedim orospu çocuğu! Bırak lan artık benim peşimi!" Kafası artık elimde ezildi. Kemikleri kırıldı avcumun içinde. Sesi kesildi.
"Ben bir gölgeyim," dedim ve elimdeki karganın boynu kırılınca camdan aşağı attım. "Gölgeler boyun eğmez." Yere düşen bedenine kutudaki son birkaç solucanı döktüm. Üçüncü kattan düştüler. Muhtemelen onlar da öldüler.
"Ben yıkıldım. Sen yıkma."
Artık büyüdüm. Babam öldüğünde adam oldum. Babamı toprağa verirken insanların ağzında dua, gözlerinde fırsat vardı. Ama ben dişlerimin arasında yemin tuttum.
"Viktor denen sik kırığı. Seninle görüşeceğiz, duydun mu lan beni? Babama yaşattığın şey sana da yaşatılacak. Dişe diş... Kana kan... Misilleme yapılacak."
Ve o gün geldiğinde herkes yeniden sessiz olacak. Ama bu kez, sessizlik benim krallığım olacak. Gerekirse tüm Nergis'ler Tufan Rüzgarları'nda savrulup parçalanacak.