Bölüm 13 / 22
13. BÖLÜM : KÜLDEN İNSANLAR
Kanlar akar akar dururdu. Orada izi kalsa da sorun yoktu. Geçerdi elbet. Viktor'dan yardım istedim. Aslında onu da dolandırmaya kalktım. Başka bir yol bilmezdim çünkü. Hem, ona da üzülmemem gerektiğini düşündüm.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü'nde Victor Hugo bir şey nasihat etmişti okurlarına. "Tanrılar için üzülenlere: Tanrı kalıyor, denebilir. Krallar için üzülenlere: Vatan kalıyor, denebilir. Cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok."
Demem oydu ki yardım dilendiğim adam da en az benim kadar günahkar biriydi. Meltem adlı bu kadına olan duygusallığı onu zihnimin en uç noktasında dahi yumuşatmamalıydı.
Ateşle oynamayı severdim. Ateşleri hiç sevmezdim ama. Sonu ölüm de olsa, kardeşini hayatta tutmaya çalışan pervasız bir abla olacaktım. Gerekirse tüm adamları parmağımda oynatacaktım.
Çünkü ben, kuralları bilmediğim satrançta bile karşımdakini taklit ederek kazanacak kadar inatçı biriydim.
Telefondaki son aramayı silip tekrar Helga'ya verdiğimden beridir yatağın ucunda oturuyordum. Üzerimi değiştirmedim. Zaten o kıyafetler pijamalar gibi değil, bir gerdek gecesi için geline alınmış fantezi elbiseleri gibiydi. Rahat da görünmüyorlardı.
Başımı yukarı kaldırdım. Tavana yapışık aynada kendimle göz göze gelip sıçradım. Söylenerek nefes verdim ve biraz geriye kayıp yatak başlığına sırtımı dayadım. Odaya bakındım. Pencereden yıldızların parlaklığını izledim bir müddet.
Yandaki cama bir tık sesi düştü. Sonra bir daha. Ve bir daha.
Biri üst üste taş atmış gibi, hatta tıklamış gibi. Ayaklanıp kendi camımı açtım ve başımı uzattım. Yana baktım. Yandaki oda camının dış pervazında bir karga vardı. Gagası ile cama tıklıyordu.
Elimi ona doğru uzattım ama korkup uçmadı. "Pişt," dedim yavaşça. "Git."
Bana inadında daha sert ve şiddetli vurdu sanki yandaki odanın camına. Hiç durmadan gagasını cama sallıyordu. Bu ritmik ses öyle sinir etti ki topuklu ayakkabılarımı çıkartıp yana bıraktım ve çıplak ayaklarla odadan çıktım.
"Ben sana gösteririm şimdi," diye söylendim ama bir yandaki odaya adımlarken koridorun loşluğu ile duraksadım. Yandaki kapıyı tıklattım. Hemen sonra kapıyı açıp içeri başımı uzattım.
İçerisi serin ve ağırdı. Bir tür eski müze havası. İçeriden yanık ot kokusu gibi bir şey geliyordu. Hafif ama rahatsız edici.
Duvarda boydan boya dizilmiş dosyalar, klasörler vardı. Üzerinde tarihler, insan isimleri, ve çoğu silinmiş meblağlar. Bazı klasörler paslı çivilerle duvara çakılmış, üstlerinden halatımsı ipler geçirilmiş mühürler sarkıyordu.
Karganın vurduğu pencere tam karşımdaydı. Pencerenin önünde bir masa vardı.
Ve o masada bir karga iskeleti. Masanın tam ortasına yerleştirilmiş. Başı eğik. Etrafına eski kitaplar dizilmiş. Kafatasının üstüne siyah bir iğne saplanmış.
Bedenimi asıl donduran ve eşzamanlı yakan şey, o masanın hemen arkasındaki sandalye oldu. Çünkü sandalyede biri oturuyordu.
Kıpırdamadan.
Hareketsiz.
Karanlıkta yüzü seçilmiyordu ama bedeni kocamandı. Bir de sadece bana bakan gözlerinin beyazı. Bir an parladı.
Tufan'ın, "Gir içeri, Nergis," sesi geldi. Tonu bambaşkaydı. Karanlığı delen bir sükunet gibi. Sanki bin yıl boyunca kimseyle konuşmamış da şimdi ilk kelimesini bana söylüyordu.
Arkamdan pencereye vuran karga tekrar cama çarptı. Daha hiddetli.
"Tufan Bey," dedim yavaşça. "Ben odayı karıştırmak maksatlı gelmedim. Sadece karganın cama vurma sesi yüzünden geldim. Onu kovacaktım. Sesinden uyuyamıyorum."
Tufan cevap vermedi. Sadece eliyle oturduğu masanın önündeki sandalyeyi gösterdi. Karga ise daha öfkeli vuruyordu cama.
"Neden o karga cama vuruyor?" diye sordum fısıltıyla. Sonra usulca içeri girdim. Sandalyeye oturdum. Gözlerimin önünde bir adamı öldürmüştü. Bu nedenle ona bu denli teslim oluşum. Korku, körüklerdi çünkü insanı.
Karga yine vurdu cama. Bir daha. Ve bir daha... Her seferinde daha öfkeli, daha çaresiz.
"Baksanıza," dedim sessizce. "İnadına yapıyor gibi. Çok kin tutarlarmış."
Tekrar vurdu.
"Tufan Bey," dedim, sinirle. "Vuruyor hala cama."
"Duyuyorum Nergis."
Yine. Yine vurdu karga. Cam artık damar damar çatlayacak hissettim.
Ben bu rahatsız edici sesten sürekli hareket ediyordum ama Tufan hala kıpırdamıyordu. Sonunda dayanamayıp ayağa kalktım. Cama yürüdüm. Ellerimle pervazı tuttum. Karga gözlerimin içine baktı.
Ve tam o an, arkamda onun bedenini hissettim. Sırtım yandı sanki.
"Kapalı bir kapıyı neden zorlar ki biri?"
"Ne?" diye fısıldadım, donakalmış bir şekilde. Önümde hiç durmadan gagalayan bir karga, arkamda ise hiç hareket etmeyen bir cellat.
Tufan açıkladı. "Bazı camlar kırılmak içindir. Bazıları da ardından çaresizce gaganı kanatacak kadar çok seni delirtir. Sen hiç delirdin mi, dolandırıcı?"
Bir anlık sessizlik. Cevap veremedim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Tufan öyle konuşurdu hep. Çok şey derdi ama cevap beklemezdi aslında. Sadece mesaj içerirdi cümleleri.
Yanıma geçti ve camın dibindeki siyah eldiveni bana uzattı.
"Sen beslemek ister misin?"
Korkuyla elime aldım siyah eldiveni. Nefesimi tuttum ve hızla elime geçirdim.
"Aç avcunu."
Hızla avcumu açtım. Kenardaki çekmeceden bir kutu aldı ve elime kutudan bir şeyler döktü. Gözlerimi kısıp baktım. Karanlıkta ilk başta seçemedim ama sonra o şeyin avcumda kıvrıldığını gördüm. Bir solucan. Hayır. İki. Daha fazla. Canlı. Hareket ediyorlardı.
Tufan camı açtığında karga merakla bize bakıyordu. Kocamandı. Kargalar uzaktan bana hep küçük görünürdü ama o an fark ettim ki aslında kocamanlardı.
Tufan bileğimden tuttu ve kargaya doğru avcumu dışarı uzattı. Karga hiç kımıldamıyordu.
"Sadakat sadece sahip çıkmak değildir. Bazen bazı şeyleri görmezden gelmektir. Bazen elini uzatmaktır. Bazen de gerekiyorsa, hiç uzatmamaktır."
Karga bir anda avcumdaki solucanları kaptı. O hengamede istemsiz inledim korkudan.
Telaşla kanat çırptı ve ağzındaki solucanlarla bir uçup gitti. Giderken cama çarptı kocaman kanatları.
Ellerim titrerken ona döndüm. Çoktan arkamdan çekilmiş, masasına oturmuştu. Hızla eldiveni çıkartıp pervaza bıraktım. Tufan Ali Uluhan... Beslemediği bir karga kalmıştı.
"Bu solucanları da mı özel olarak besliyorsunuz?" diye sordum, tekrar sandalyeye oturmam için elini işaret ettiğinde. Oturdum.
"Yok hayır. Sivas'ın cesedini kazarken Çetin bulup getirmiş. Topraktan taze çıkmalar."
Gözlerim kocaman açıldığında bir an duraksadı. "Şaka yaptım Nergis," dedi anlamsızca. "Evet besliyorum. Bu piçe özel."
"Piç?" dedim sorar gibi, yutkunurken. "Karga mı?"
"Evet," dedi geriye yaslanıp. "Her gece geliyor."
"Her zaman bu cam mı? Hep bu oda mı?"
Tufan durdu. Başını masadan kaldırıp bana baktı. Çehresi bütün duyguları sonsuz bir mesafede öldürmüştü.
"Bu karga on sekiz senedir benimle," dedi. Sesi soğuk değildi ama soğutmamış olması daha da ürküttü beni çünkü çok korkuyordum.
"Hiç oymadı mı gözünüzü?"
Gülümsedi. "Hayır. Ama an kolluyor şerefsiz."
"Neden ki? Kafayı size takmış. Bir şey mi yaptınız?"
"Çocukken," dedi ve masasındaki kitabı eline aldı. Bu karanlıkta gözleri nasıl okuyordu o kitabı anlamıyordum. "Çok yüksek bir ağacın tepesindeydim. Bir karga yavrusu tutuyordum elimde. Kardeşime gösteriyordum onu."
"Bu karga mı yoksa?" dedim şaşkınlıkla.
"Hayır," dedi ve hafif gülümsedi. Hala kitabını okuyordu bir yandan. "Küçükken elimde tuttuğum kargayı ellerim terlediği için bir anda bıraktım. O da uçmadı." Başını bana kaldırdı gülümserken. "Ne bileyim? Uçar sandım. Kanatları vardı."
"Yere mi düştü?"
"Çakıldı. Yere çarptığında ses çıkartmadı. Ölüverdi orada."
Başımı kaldırdım. Gözlerinin beyazları parlıyordu kitabı okurken. "Sonra da annesi bana musallat oldu. Babası ya da, bilemiyorum. Bu piç ama işte," dedi sırıtırken.
Aklım bir an daldı. O çocuğu gözümde gördüm. Canlandırmaya çalıştım. Minicik bir Tufan. Ağaçtan attığı yavru bir karga. Ve ağzından çıkamayan bir özür.
Karga onun günahını taşıyordu. Tufan geceleri bu kargayı besliyordu. Ama camı açmıyordu. Çünkü affetmiyordu. Affedilmiyordu. Bir gece cam açılırsa ya o karga içeri girecekti, ya da Tufan delirecekti. Bu oda Tufan'ın mahzeniydi. Karga onun bekçisi, Tufan ise kendi günahlarının gardiyanı.
Karga çatıya çekilmişti çünkü o çirkin ötüşlerini tepeden duyuyordum.
"Çocukken en çok neden korkardın Nergis?"
Birden geldi soru. Nefes gibi değil, emir gibi. Bu beni çok şaşırttı çünkü soruları hep ben sorardım.
Ellerimi eteğime sürttüm yavaşça. "Şey..." dedim yutkunup. "Sanırım kaybolmaktan."
Başını hafif yana eğip gülümsedi. "Seni bulduklarında ne hissederdin? Korku mu güven mi?"
"Neden korkayım ki?" diye sordum, kaş çatarak.
"Bilmem," dedi ve geriye yaslandı. Gözleri hala kitaptaydı. Gülümsedi ama o gülümseme gülümseme değildi. Dudak kenarlarında sadece bir karanlık birikti. "Ben kaybolduğumda beni bulduklarında dövmelerinden korkardım."
"Yaramaz mıydınız?" diye sordum, ama sonra kendi kendime mırıldandım. "Ağaçlarda avuçlarınızla karga avladığınıza göre öylesinizdir."
Duvarda karga iskeletinin gölgesi oynadı. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Zaman bile bekliyordu.
"Kendine en son ne zaman dokundun?"
"Ne?" dedim, sesim yüksek çıkarken. Gözlerim kocaman oldu.
Başını kitaptan kaldırdı karanlık hala yüzüne diz çökmüş şekilde. "O anlamda demedim. Saçlarına mesela. Tenine. Kendine. Sevgiyle," dedi Tufan.
"Ne demek bu?"
"Buz gibi bedenin," dedi tekrar kitaba bakarken. "Ne zaman dokunsam aynı. Isıtamıyorsun kendini. Ya kendine güzel dokunamıyorsun, ya da kendine güzel bakamıyorsun."
"Önceliğim kardeşim. Kendimi sevmeyi arka planda tutuyorum," dedim, yutkunup. "Ben peki size bir şey daha soracağım."
"Evet?"
"Parayı ödesem, Viktor konusu kapanır mı? Yani bu sahte evlilik, ne bileyim sürekli kurullara gelme zorunluluğu?"
Gözleri kitaptaydı ama aklı dondu. Sonra bana baktı. "Nasıl ödeyeceksin?"
"Önemi var mı?"
"Elbette," dedi ayaklanırken.
Kitabın sayfasını kıvırıp kapattı ve masaya bıraktı. "İki gün içinde yüz bin dolar bulabiliyorsan aramızda alacak verecek muhabbeti kalmaz."
Kapının orada durup bana döndü. "Ama o parayı ondan almaya kalkarsan," derken ses tonu değişti. Gülümsedi. "Neyse," dedi ve arkasını döndü. "Doğru ata oynayacak kadar zekisin. Değil mi?"
Başımı olumlu salladım.
Tufan'ın, "İyi geceler," sesi ile hızla nefes verdim.
Odadan çıktığında ayaklandım ve arkasından çıktım. Tam karşıdaki bir başka odaya geçti. Odanın kapısının bitişiğinde gözlerini tarayan bir cihaz vardı. O cihaza kısaca baktığında kapı kilidi açıldı.
Kapısını kapattığında sanki birkaç mekanizma çalıştı. Bubi tuzağı gibi. Onun dışında biri o uyurken odaya girmeye kalksa sanki tepeden bıçaklar düşecek gibi. Birkaç saniye kapıyı inceledim. Sonra bana atfedilen odaya geçtim.
Uyukladım bir süre oturur şekilde. Doğrulduğumda güneş açmıştı. Saatten haberim yoktu. Ayaklandım ve çıplak ayakla odadan çıktım. Aşağı kata indiğim sırada Helga bir görevli ile sohbet ediyordu.
"Günaydın canım hanımefendi!" dedi. Bu seferki kıyafeti cömertti. Yine de meme uçları elbisenin şeffaflığından görünecek kadar belirgindi. Gözlerim kısaca memelerine kaydığında hızla gülümsedi. "Ben size kahve getirecek. Nerede içmek istersiniz?"
"Saat kaç?"
"Saat sekiz on," dediğinde başımı olumlu salladım ve gülümsedim.
"Tufan Bey nerede?"
"O şimdi atların yanında," dedi eliyle gösterirken. Sabah kuşları çiftlikte pırıl pırıl ötüyordu. "Oraya getirebilirim kahvenizi."
"Teşekkür ederim Helga," dedim çıplak ayakla 1984'e girerken.
Arkamdan, "Asıl ben teşekkür ederim," diye mırıldandığında kısaca ona döndüm. Gülümseyerek el salladı.
Çiftliğe girdim. Tufan atlarıyla ilgileniyordu. Sabahın bu saatinde üzerinde siyah eşofman vardı. Onu ilk kez kumaş pantolon dışında görmüştüm.
"Günaydın," dedim ellerimi önümde birleştirip.
Torino'nun kadife tüylerini tararken bana döndü. "Erkencisin."
"Evet. Telefonunuzdan Sena'yı arayabilir miyim?"
Tekrar ata döndü. "Masada."
Bilerek ondan aramak istedim çünkü Şahin'le uzun uğraşlarımız sonucunda bile asla Tufan'ın numarasını bulamamıştık. Her devlet kapısına girmişti, her ağ sağlayıcısını gezmişti ama Tufan Ali Uluhan adına bir operatör kaydı yoktu.
Masaya adımladım ve oturdum. Telefonun kilidi yoktu. Son model bir telefondu. Bir koruyucu kılıfı da yoktu. Siyahtı. Arka planı da alındığında telefonda hazır bulunan ekran resmiydi. Onu dahi değiştirmemişti.
Hızla konuşmalara girdim. Çok kısa. Meraktan. Birçok profil fotoğrafı olmayan adamdan gelen evraklar ya da sadece basit tek tük kelimeleri mesajlar vardı.
Benim konuşmam da duruyordu. Numaramı Dolandırıcı diye kaydetmişti.
"Arayamadın mı?" dediğinde hızla arama kısmını açtım.
"Numarayı düşündüm," diye mırıldandım nefes nefese. Şahin'i görüntülü aradım. Birkaç saniye sonra telefon açıldığında Sena hızla telefonu Şahin'in eline aldı.
"Abla," dedi kocaman sırıtırken. "Nasılsın?"
"Sen ne gülüyorsun sabah sabah?" dedim gülerken. Güldüğümü ilk defa duyan Tufan şaşkınlıkla bana döndü. Birkaç saniye yüzümü inceledi. Güldüğümde nasıl göründüğümü merak etti sanki.
"Roza ile oyun oynadık. Annesi ikimize de lolipop almış! Biliyor musun? Roza beni gerçekten seviyor."
"Ben de seni gerçekten seviyorum," dedim o güldüğü için istemsiz sırıtırken. Tufan'la göz göze geldiğimde önüne döndü. Ben de Sena'ya. "Bakayım bir? Neredesin sen?"
Sena telefonu odasına tuttu. "Hastanedeyim. Sabah beni bir koltuğa oturttular ve iğne yaptılar. Yarım saat kadar sürdü. Canım acıyacaktı ama Roza beni güldürdü hep! Dil çıkarttı ve yorulsa da dans etti! Ben de hep güldüm!"
"Kemoterapi başlamış," dedim yavaşça. Nefes verdim. Helga bu sırada bana bir kahve getirdi.
"Canın acıdı mı sana iğne yaptıkları sırada?" diye mırıldandım.
"Hayır! Doktor bana çok güçlüsün dedi. İngilizce anlıyorum. Roza ile de artık konuşuyoruz biraz. Günaydın demeyi öğrendim Karadağca."
"Roza nerede? Bakayım bir ona. Tanıştır bizi."
"Bak bekle," dedi ve yatağından indi. Hastanede dolanmaya başladı. Küçücük bedeni kocaman bir savaşçıydı. Bir yan odaya geçti ve el salladı. "Bak! Nergis! Ablam!" derken bir yatağa tırmandı ve telefonu yandaki kıza tuttu.
El salladım gülerken. Bir yandan da kahveden bir yudum içtim. "Merhaba Roza!" dedim, İngilizce. "Çok güzelsin!"
Utanmıştı küçük kız. Kaşları kirpikleri yoktu. Çok zayıftı. El salladı. "Abla biz ikimiz de başımızı şapka ile örtmüyoruz artık! Roza da benden önce başını saklıyormuş ama artık ikimiz de kafamızı açık tutuyoruz!"
"Bayıldım sizin güzelliğinize," dedim gülerken. Tufan bu sırada her şeyi duyuyordu ama göz göze geldiğimizden beri dönüp hiç bakmadı bile.
"Biz şimdi resim çizeceğiz." Bir an duraksadı. Alt dudağı büzüldü. "Ne zaman geleceksin?"
"Yatacaksın kalkacaksın sonra geleceğim," dedim gülümserken. "Mürekkep ne yapıyor?"
"Çok mutlu çünkü burada bir sürü vegan yemek varmış. Onları yiyor sürekli."
"İyi," dedim gülerken. "Şahin abinin sözünden çıkma, seni seviyorum bal kızım."
"Şahin abimle konuşmayacak mısın?"
"Aman şu an azar işitemem," dedim el sallarken. "Görüşürüz prensesim."
"Bay bay!" dedi ve Roza'ya tuttu. El salladılar bana. Çağrıyı kapattım ve masaya bıraktım.
"Eve gidip telefonumu alayım, böyle olmayacak gibi," dedim göz ucu ile ona bakarken.
"Ne kadar da mantıklı bir hareket bu böyle?" dediğinde nefes verdim. Bana döndü. "Evden çıkman şu an için güvenli değil."
"Burada tutsak mıyım?" diye sordum, yutkunurken. "Eve gitmeliyim. Kıyafetlerim de kaldı."
Tekrar Torino'ya döndü. "İyi," dedi yavaşça. "Çetin bıraksın seni."
Çetin ile arabaya bindiğimde sessizce dışarıyı izliyordum. Kolum camdan sarkıyordu. Üzerimde hala dünden kalan o kırmızı elbise, pabuçlarım siyah topukluydu.
"Nasılsınız Nergis Hanım?" diye sordu, arabayı yola çıkartırken. Muğla Merkez'e doğru sürüyordu.
"İyi," dedim. Gözlerim hala camdaydı.
"Şey nasılmış?"
"Ney?" diye sordum, kaşlarım çatılırken.
"Akü müdür kartuş mudur nedir işte," dedi kaşları ile yolu gösterirken. "Bir bayan var ya, dövmeleri çok olan. Nasılmış? Sağlığı sıhhati yerindedir inşallah."
"Mürekkep iyi," dedim Çetin'in yan profiline bakıp. "Ona bayan dediğini duyarsa sinirlenir ama. Kadın demelisin."
"Niye?" dedi, şaşkınlıkla bana dönerken. "Bayan deyince ne oluyormuş ki?"
"Denmiyor," dedim onun şaşırması ile dudaklarımı birbirine bastırırken. Dudaklarım hafif yukarı kıvrıldığında Çetin tekrar yola baktı. Sena ile konuşmak beni neşelendirmişti o nedenle gülümsediğimi düşündüm.
"Nergis Hanım sen de bizi koparıyorsun herhalde amına koyayım," dedi, oturuşunu rahatlatırken. Direksiyonu alttan kavramıştı. Uzun bacakları iki yana açıktı. "Bayan demekte ne var, anlamadım. Bay mı diyeceğiz? Bayan işte. Karı demiyoruz sonuçta."
"Ben de bilmiyorum," derken camdan baktım. "Viktor size tam olarak ne yaptı?"
"Efsane laf sokuyor, basıyor pat pat pat!" dediğinde tekrar Çetin'e döndüm. Sırıtıyordu. "Valla çok haşin biri. Korkusuz. Pek alışık değilim ben öyle bana diklenen birilerine. Hoşuma gitti bu manyaklığı. Benim gibi aynı."
Cevap vermediğimde bana baktı. "Viktor mu?"
"Kız ne Viktor'u!" diye bağırdı, yola bakıp. "Mürekkep'i diyorum."
"Anladım," dedim, yutkunup. Karnım çok açtı. Evi terk ederken tüm fişleri çekmiştik ve dolaptaki her şeyi atmıştık.
Şahin o evi bırakmazdı. O ev ona ailesinden bir anıydı. Zamanında hepimiz yakın yerlerde oturuyorduk ama sonrasında bizi de yanına almak istemişti.
Muğla'nın yokuşlarını çıktık ve eve vardık. Tekerler durduğunda yerdeki taşları sağa sola atmıştı. "Hemen alıp gelelim," dedi Çetin kapısını açarken.
"Ben bundan sonrasını hallederim," dediğimde açık kapıdan dışarı baktı ve gülümseyerek arabaya bindi. "Siz işinize dönün lütfen. Bundan sonrası bende."
"Anlamadınız sanırım Nergis Hanım," dedi kapısını kapatıp. Nefes verdi gülümserken ama kızmıştı. "Sizi en son bu eve bıraktığımda Viktor kucaklamış, götürüyordu."
"O halde birkaç saat sonra gelin," dedim yutkunup. "Evde işlerim var. Duş almalıyım. Bir de evi toparlayacağım."
"Hay sikeyim," diye mırıldandı, ve gülümserken duran arabada dışarı doğru baktı. "Neden belaya sokuyorsunuz ki kendinizi? Çiftlikte duş alabilirsiniz."
"Kızsal işlerim var Çetin Bey," diye direttim. "Peşimde korumacılık yapmayın. Kapılarımı kilitleyip birkaç saat evimde durmak istiyorum. Burada beklemeyin. Komşular sapık sanabilir. Teşekkürler, iyi günler."
"Bize canlı lazımsınız," dediğinde arabadan çıkıyordum. "Ne olur ne olmaz ben burada bekliyorum. Kızsal işleriniz bittiğinde gelirsiniz buraya."
"Ya gider misin?" diye sordum, şaşkınlıkla. "Ben gitmeni istiyorum. İki saat sonra gelip alabilirsin."
"Siz bilirsiniz," dedi ve güneş gözlüğünü gözüne taktı. "Bu hareketinizi Tufan Bey'e söylemek zorundayım. Onaylarsa giderim."
"Söyle," dedim sinirle.
Telefonu kulağına götürdü. "Alo?" dedi heyecanla. "Hah, patronum! Şey, evet... Tamam." Bana döndü. "Beklememi söyledi."
Yüzümü ekşittim istemeden. "Çetin Bey siz iyi misiniz?"
"Evet," dedi, sırıtırken. "Kendisini arayıp rahatsız etmiyorum. Ama arasam ne cevap verirdi onu öngörerek size söylüyorum. Kabul etmez yani arasam, o nedenle buradayım."
"İyi kalın o halde," dedim ve arkamı döndüm. "İki saat bekleyin arabada."
Radyoyu açtı ve arabasında geriye yaslandı. Bir arabesk frekansı dinlemeye başladı.
Kapının dibindeki büyük devetabanı saksısının altından yedek anahtarı alıp içeri girdim. Kapıyı birkaç kez kilitleyip üst kata çıktım. Çok hızlı bir şekilde duş alıp üzerimi değiştirdim. Daha salaş, daha usturuplu giyindim. Telefonum ve çantamı alıp kapı deliğinden baktım. Çetin arabasındaydı. Camlar siyah olsa da telefonunun ışığını görebiliyordum. Telefonuna bakıyordu.
Perdelerini yere fırlatmış olduğum camı açtım ve yavaşça camdan dışarı çıktım. Arka bahçeye gelmiştim. Telaşla ama sessizce bahçenin çitlerine ellerimi dayadım ve kendimi yukarı çektim. Bir ayağımı çitlerden geçirip hızla kendimi çitlerin arkasına bıraktım. Popomun üzerine sertçe düştüğüm için kısaca inledim ama telaşla ayaklanıp diğer evlerin arasından arka yola çıktım.
Telefonumdan hızla Viktor'un numarasını tuşladım. Gece sabaha kadar unutmamak adına tekrarladığım için ezberimdeydi artık.
"Alo?" sesi geldiğine caddeye varmıştım.
"Bay Viktor," diye fısıldadım. "Merhaba."
"Brise?" diye sordu, heyecanla. "Seni bekliyorum hayat ışığım. Buradayım. Söylediğin Kral Mezarlığı'ndayım."
"Geliyorum," diye fısıldadım adımlarım hızlanırken. "Ama gelmeden bir şey isteyebilir miyim?"
"Ömrümü iste senin olsun," dedi, heyecanla.
"Bir IBAN yollayacağım, oraya yüz bin dolar yatırır mısınız?" diye sordum, ve sonra kendimi düzelttim. "Yatırır mısın, sevgilim?"
"Sevgilin senin için canını verir," dedi, ama bir an duraksadı. "Kendi hesaplarındaki paralar ne oldu, güzel Brise?"
"Hesabım?" diye sordum, yutkunurken. "Hangi bankada var benim hesabım?"
"Unuttun mu?" diye sordu, yavaşça. "Acil durumlar için açtığımız hesapta. Orada birçok paramız vardı. Bitti mi oradaki para? Oraya da yükleme yapabilirim."
Meltem adına bir banka hesabına girip para almak... Bir an adımlarım durdu. Bu kadına gerçekten bu denli benziyorsam, bu kadının kimliğini alabilirdim. Hızla başımı iki yana salladım.
"Vaktim yok sevgilim," dedim hızla. "Bana lütfen parayı gönder. Sonra oraya geleceğim ve Almanya'ya kaçacağız. Yolda anlatacağım sana her şeyi. Tamam mı?"
"Gönder bana IBAN," dedi hızla. "Yollayayım ve hemen gel yanıma." Duraksadı. "Bu Tufan denen herife mi vereceksin?"
"Evet! Sonra da sana geleceğim. Kaçarız birlikte."
"Tamam güneşim, tamam hazinem," dedi heyecanla. "Ne istiyor senden? Neden lazım ona para? Yoksa işleri mi rast gitmiyor?"
"Ben de anlamadım," dedim nefes alış verişim hızlanırken. Viktor eşine ağır bir saplantı ile aşıktı. Bunu her dediğimi sualsiz yapmasından anladım. Bir de, adamlardan para almaya zaten alışıktım.
"Zaten Tufan'ın dediği çoğu şeyi anlamıyorum. Hep edebiyat yapıyor. Karmaşık konuşuyor."
Güldü karşıdan. "Sana hiç dokunmadı, değil mi Brise?"
"Asla," dedim hızla. "Her şeyi anlatacağım sana. Önce bana parayı yolla ve ondan kurtulayım. Bir saate yanındayım."
Telefonu kapattım ve ona hızla mesaj gönderdim. On dakika kadar bankanın önünde bekledim. Bir bakkaldan sigara paketi aldım. Tütün daha iyiydi, daha çok tatmin ediyordu ondaki nikotin beni. Hem daha ucuzdu. Ama şu an bunlara vaktim yoktu.
Sigarayı ateşleyip bankanın önünde beklediğim sırada telefonum çaldı. Arayan yabancı bir numaraydı.
"Nergis Tanyeli?" sesi ile sigara dumanını yana üfledim. "Bankadan arıyorum. Hesabınıza olağanüstü bir para yattı. Bilginiz dahilinde mi gerçekleşti bu aktarım?"
"Evet," dedim hızla. "Erkek arkadaşım bana hediye almam için gönderdi. Tamamen bilgim dahilinde."
"Tamamdır," dedi karşıdaki müşteri temsilcisi. "Onaylıyorum transferinizi."
Telefonu kapattığım gibi sigarayı yere attım ve ayağımla ezdim. Mürekkep bunu yaptığımı görse çevreyi kirlettiğim için bana muhtemelen küfrederdi.
Bankadan içeri girdim ve bir temsilci ile görüştüm. "Merhaba," dedim yavaşça. "Az önce hesabıma para yatırıldı. Onun tamamını nakit istiyorum."
"Hemen bakalım," dedi ekranına dönerken. Birkaç bilgi istedi ve geriye yaslandı. "Yaklaşık beş yüz bin dolar," dedi yavaşça. "Bunu nakit vermemiz mümkün değil. Elimizde öyle bir para yok."
"Beş yüz mü?" dedim öne atılırken. "Yüz bin lazım bana şimdilik."
"Bir üstüme sormalıyım," dedi ayaklanırken. Müdürün odasına geçtiği sırada etrafa bakıyordum. Parayı nakit istemişti Tufan. Ben de öyle yaptım. Parayı nakit aldım. Uzun uğraşlar sonucu parayı çantaladım.
Oradan çıktığım gibi bir taksiye bindim. Viktor'un istediğim meblağnın beş katını vermesi bana gerçekdışı geliyordu. Bahsettiğim bu büyük paralar nedense bir oyun oynuyormuşum gibi hissettirdi.
Evin arkasında durdum ve arabadan indim. Telaşla camdan atlayıp içeri geçtiğim sırada Viktor defaatle aramıştı. Hiçbir aramasını yanıtlamadım.
Hızla evden çıktım ve Çetin'in arabasının kapısını açtım. Çantayı ayakucuma bırakıp geriye yaslandım. "Gidebiliriz."
"Geldiniz mi?" dedi merakla bana bakıp. Sonra çantaya baktı. "Bu nedir?"
"Borcum."
Kahkaha attı. "İçinden salatalık çıkmasın da," dedi, beni ciddiye almayıp. İnanmamıştı. Muhtemelen yedek kıyafetlerim sandı. Gaza bastığı gibi Fethiye yoluna çıktık.
"Tufan Bey çiftlikte, değil mi?" diye sordum.
"Evet. Yalnızca akşam vakitleri Fethiye'deki o meşhur gece kulübünde oluyor," dediğinde başımı olumlu salladım.
"Bu Helga... Eskiden orada striptizciymiş. Sonra Tufan onu himayesine almış."
"Sormayın Nergis Hanım. Patron çok babacandır," dedi pişmiş kelle gibi sırıtırken. "Kolladı kızcağızı. Kötü yoldan çekip aldı."
"Anladım," dedim elimi dışarı çıkartıp. "Onun da mı Tufan'a borcu vardı?"
"Hayır. O sadece çıplak direk dansı eden bir kevaşe. Geldiği günden beridir patron onu bir kere siksin diye yalvarıyor gözleri. Baktı patronda iş yok, bize sardı. Tüm güvenliklerin altına girdi. En son keskin nişancının kucağında gördüm."
Cevap vermedim. Biraz vakit geçtiğinde telefonumdan Şahin'i aradım. Telefonunu açmıyordu. Mürekkep'i aradım bu kez. O da açmadı.
Tufan'ın Bodrum'daki çiftliğine vardığımda çantayı kapıp hızla güvenliklerden geçtim. Açıp kontrol etmediler. Sanırım artık bana güveniyorlardı, ya da beni bir şey yapamayacak kadar korkak görüyorlardı.
Helga dudaklarına kırmızı ruj sürerken bana baktı. Hemen arkamda dolanan Çetin'i görünce koşturdu.
"Merhaba," dedi çantamı almak ister gibi.
"Yok," diyerek geri adım attım. "Tufan Bey nerede?"
"Bodrumda," dedi yavaşça.
"Bodrum'da mı?" diye sordum.
"Yok hayır," dedi gülümserken. "Bodrumda. Yani bodrum katta."
Çetin ıslık çalarak yanımdan geçti ve içeri girdi. Ben ise Tufan'ı beklemek için öylece bahçenin ortasında dikiliyordum. Şahin'i tekrar aradım. Açmıyordu.
Derin bir nefes verdim. Hastaneyi aradım.
"Alo?" dedim merakla. Bir yandan gözlerimle kangalları izlerken. "Benim kız kardeşim orada tedavi görüyor. Onlara ulaşamıyorum."
"Kim?" diye sordu, karşıdaki kadın.
"Sena Tanyeli."
"Bakayım," dedi ve bir süre bekledi. "Bugün taburcu olmuş."
"Anlamadım?" diye sordum, kalbim bir anda yumruklanırken. "Ne demek taburcu olmuş? Daha iki saat önce ilk kemoterapisini almıştı. Neredeler?"
"Bilmiyorum, yaklaşık yarım saat önce hastaneden çıkışları verilmiş."
"Ne diyorsunuz siz?" diye sordum, ama ateşim çıktı sanki. Tansiyonum düştü.
Hızla telefonu kapatıp kaldığımız oteli aradım. "Alo? 1984 numaralı oda için aradım. Orada dört kişi kalıyorduk. Üç yetişkin bir çocuk. Odalarındalar mı?"
"Yarım saat önce çıkışları verildi. Zaten iki günlük ödenmişti. Bugün ikinci gün. Çıktılar."
Telefonu kapattım. Ne yapacağımı bilemedim. Hızla Helga'ya bakındım.
"Tufan Bey'in yanına gitmeliyim. Çok acil," dediğimde başıyla onay verip önümden ilerlemeye başladı. Onu takip ederken üst üste Mürekkep ve Şahin'i arıyordum ama cevap vermiyorlardı.
Küçük Burjuvalar
Nergis : Neredesiniz
Nergis : Neden otelden çıktınız biraz daha vardı paramız aslında bitti mi yoksa
Nergis : Hastaneden niye çıktınız
Nergis : Neredesiniz telefonlarımı açın
Nergis : Nefes alamıyorum
Nergis : Sena öldü mü
Nergis : Kalbim duracak
Nergis : Yalvarırım cevap verin
Nergis : Öldü mü
Son mesaj gitmedi. Merdivenlerden inerken ellerim titriyodu. Gitgide karanlık, telefon hattının kesildiği bir yeraltı. Her basamakta merdivenin tahtaları gıcırdıyordu.
Upuzun bir koridor, yanda bir sürü mahzen...
Adım atıyordum ama çevremi seçemiyordum. Gözlerim dolmuştu. Montenegro'dan adeta kaçmışlardı.
Helga demir bir kapıyı itti ve geçmem için elini uzattı. İçeri adımlarken elimde tuttuğum çantanın kulbu terden ıslanmıştı. Gözlerim sağı solu seçemese de yanda küçük bir televizyon, ortada ise bir sandalye vardı. Tufan karşıdaki deri koltukta oturmuş, puro içiyordu. Elinde dün gece okuduğu kitap vardı.
"Tufan Bey," dedim ama sesim titriyordu. "Sena'dan haberiniz var mı?"
Dibine varıp çantayı bıraktım. "Borcumun kalan kısmı," dedim ama sesim buz gibi çıkıyordu. "Sena'dan haberiniz var mı? Tedavi yarım kalmış."
Purosunu küllüğe bıraktı ve ayaklandı. Gülümsedi.
"Var," dedi. "Başka şeylerden de haberim var."
"Nerede?" diye sordum, sesim titrerken. Sonra gözlerim yavaş yavaş kapandı. Ne olduğunu anlamadım. Odadaki bir koku mu, yoksa bedenimin teslimiyeti mi çözemedim. Yere yığıldım.
Gözlerimi açtığımda kafam zonkluyordu. Sağa sola baktım. Hala aynı odadaydım. Bileklerimi oynatmaya çalıştığımda bir ses duydum.
Bir zincir tıkırtısı.
Hızla üzerime baktım. Tüm bedenim üzerinde oturduğum sandalyeye bir zincire dolanmıştı.
"Bu ne ya?" diye bağırdım ve tepindim. "Bu ne! Şaka mı bu! Ne bu!"
Çığlık attım. Bileklerimi çekiştirdikçe zincirler tenimi acıttı. Soğuk metalik hissiyat kanatır gibi etimi yaktı.
"Bu ne bu!" diye çığlık attım. "Tufan Bey! Komik mi bu şimdi!"
Odaya girdi. Helga hemen arkasındaydı. Bana korkan gözlerle bakıyordu. Ben ise dehşetle Tufan'ı izledim.
"Bu ne?" diye haykırdım. "Ne hakla bunu yaptınız bana!"
"Atlar," dedi gülümserken. "Bir de zincirler. Çok seviyorum. Zaafım işte, dayanamıyorum."
"Ne diyorsunuz be!" diye çığlık attım. "Çıkart beni buradan! Helga! Polisi ara!"
Helga çok korkuyordu. Başını olumsuz sallarken bile bana yardım etmek ister gibi bakıyordu. Birkaç adım geri gittiğinde Tufan yere bıraktığım paraya baktı.
"Edebiyat yapma diyorsun, öyle mi?"
"Tufan Bey beni bırakın!" diye bağırdım. "Ödedim işte borcumu! Bırakın! Manyak mısınız siz be!"
"Kimden aldın bu parayı?" diye sordu. Elinde küçük bir şişe vardı. Kapağı açtığı gibi küçük oda benzin koktu.
"Kim verdi sana bu parayı? Kimden aldın?" dedi, çantaya benzin dökerken. Hiçbir yere sıçratmadı. Taşırmadı. Milimetrik akıttı.
"Aldım işte aldım ne önemi var! Ödedim borcumu! Sena nerede!" diye çığlık attım. Sesim ölüm gibi çıktı.
"Hesabına girip çıkan tüm parayı kontrol ettiğimizi unuttun mu? Hesabından para çıktığı zaman Çetin seni kontrole gelmişti... Detayları hep atlıyorsun, dolandırıcı."
Arkadan bağlı bileklerimi kıpırdattığımda zincirler birbirine sürttü. Oturduğum sandalyede korkuyla ileri geri hareket etmeye çalıştım.
"Sena nerede!" diye bağırdım. "Hastaneden apar topar kaçmışlar! Ne yaptınız benim aileme!" diye çığlık attım.
"Yangınlar," dedi. Sesi buz gibiydi. "Bazılarını küle, bazılarını insana çevirir."
Elinde hali hazırda yanan zippoyu Viktor'dan aldığım büyük para çantasının üzerine attı. Attığı gibi ateşler çıktı. Yüz bin dolar. Cayır cayır yanmaya başladı.
"Sena'yı nereye götürdünüz!" diye çığlık attım.
"Yanmak en gerçek halidir yaşamın," dedi. "Çünkü ateş acıları gizlemeyecek kadar cesurdur."
Gözlerim yaşla doldu. Siyah duman yeraltında hapsedildiğim odada yükselirken Tufan bana döndü.
"Küllerin üstüne umut kurmaya kalktın. Bu nedenle artık benim cehennemimdesin. Burada külden insanlar yok ama. Burada sadece bir şeytan var. Bir de bu şeytanın cehennemi."
Bana doğru adımladı. Eğildi. Öylesine sessiz inliyordum ki başımı yana çevirip kıvranmaya devam ettim. Bir eliyle yanağımdan sertçe tutup başını başıma çevirdi. Burunlarımız ucu birbirine değdi.
"Ya da senin anlayacağın dilden konuşayım," dedi, nefesi dudaklarıma çarparken. "Ne demiştin sen o sarı taşaklı tiyniyetini siktiğimin herifine? Tufan çok karmaşık konuşuyor, çoğu dediğini anlamıyorum demiştin, değil mi?"
Kalbim duracak kadar korkmuştu. Çok hızlı atıyordu. Bir kelam dahi edemiyordum.
"Edebiyat yapmadan anlatıyorum sana, iyi dinle beni. Yalvartacağım kızım seni," diye fısıldadı Tufan. "Senin," derken saçlarımı okşadı. "Hayatını," Gözleri kısıldı. "Sikeceğim."