Bölüm 12 / 22
12. BÖLÜM : İKİ KURT, TEK AV
Elimde telefonum vardı. Parmaklarım mesaj atmaya hazır tutuyordu. Karşımda ise nefes nefese sırıtan adam. Elini uzatıyordu. Perdeleri yere dökülmüş camdan içeri süzen ayın loş ettiği odada yüzünün yarısına beyazlık vuruyordu. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmadı. Adeta hasret gidermek istiyordu.
Çok acele ettim ve Tufan'a mesaj yolladım.
Nergis : Bana yardım edin
Ve hızla ekranımı kapatıp yutkundum. Başımı karşımdaki adama kaldırdım. Elini biraz sallandırdı. "Gel hazinem. Tut."
Ne yapacağımı bilemedim. Elimi ona doğru uzatmak istedim ama yapamadım. Meltem rolünü sürdürmeliydim ama ona dokunmak ürküttü. "Ah," dedi açık yeşil gözleri açılırken. "Brise... Hazinem."
"Hayır," dedim, başım olumsuz sallanırken.
"Sen," dedi ve bana adımladı. Hızla arkama doğru geçtiğinde bedenim kaskatı olmuştu. Yere çöktü, dizlerinin üzerine. Üzerimde kuruldan kalan kırmızı kısacık elbise vardı.
Ne olduğunu anlamadım ama çıplak bacağımın arka kısmındaki, arabada çıkan yangından kalma yara izine parmağı dokundu. Öne doğru bir adım attığımda doğruldu ve bileğimden tutup beni kendine çevirdi.
"Yaraların küçülmüş, Brise," dedi heyecanla. Eğildiğinde korkudan bacaklarım dahi titriyordu. Burunlarımızın uçları birbirine dokunur gibi oldu.
"Sen," dedi yavaşça. "Nerelerde saklandın? Neden kocanın kollarına gelmedin? Karış karış aradım seni her yerde."
"Gidin," dedim tekrar, yutkunup. "Lütfen gidin buradan."
"Mein Schatz," dediğinde kaşlarım çatıldı. Anlamıyorum manasında başımı olumsuz salladım.
"Almanca'yı da mı unuttun? Hazinem," dedi doğrulurken. Elimden tutup sertçe üst üste öptü. Elimi çekmeye çalışınca bir anda kendine çekti ve bedenlerimizi birbirine yapıştırdı. Sarıldı. Öyle sıkı sarılıyordu ki nefes alamıyordum.
Ellerimle onu itmeye çalıştım ama pek mümkün değildi. Şehvetli, tacizane bir sarılmadan ziyade hasret gideren merhamet dolu bir sarılmaydı ama yine de çok rahatsız etti.
Burnu omzuma dokunurken omzumu öptü. "Benim güzel Meltem'im," dedi yavaşça. "Sevgilim. Biricik eşim. Öldün diye gitmiştim buralardan. Geri gelmişsin." Hızla geri çekildi ve yutkundu. "Tufan denen o pis herifle ne işin vardı senin?"
"Özür dilerim," dedim yavaşça. "Yanlış yerdesiniz."
"Kafana darbe almış olmasın Brise," dedi yavaşça elini tekrar bana uzatırken. "Ben sana her şeyi hatırlatacağım. Güzel evimize götüreceğim seni."
"Üzgünüm," dedim, içim deprem. "Ben aradığınız kişi değilim. Daha fazlasını söyleyemem. Gerçekten özür dilerim."
"Problem yok," dedi başı olumlu sallanırken. Merhamet döküldü sesinden. "Beni unuttun belki. Ama ben senin eşinim. Hayat dostu, yol arkadaşı. Yoldaş. Eşlikçi. Mein Schatz."
Gözleri doldu.
"Utandın mı kocandan?" dedi bana bir adım atarken. "Ah güzel sevdam," dedi ve bana doğru eğildi. Gözlerime doğru gözlerini kenetledi. İşaret parmağını kaldırdı. "Bir kere," dedi fısıltıyla. "Bir kere daha sarılayım sana."
"Hayır," dedim, artık korkudan ne yapacağımı bilemeyerek. "Lütfen gidin."
Ondan kaçacağım sırada elimdeki telefonu alıp yana doğru sertçe fırlattı. Beni bir anda kucakladı. Evden çıkmaya başladı.
"Hayır!" diye bağırdım, cebelleşirken. Kuruldan beri üzerimde olan kırmızı elbise iyice yukarı çıktı ama hiç umursamadım. Direnmeye kalktım. Bırakmadı. Daha da sıkı. Sarmaladı.
"Bırak!" diye çığlık attım, ama çoktan bahçeden çıkarttı. Ellerimi sırtına yumrukladım. Bana mısın, demedi.
Ellerim ona vurmaktan kızarırken gözlerim eşzamanlı bulandı. "Bırak!" dedim sinirle. "Bırak ben Meltem falan değilim bırak!" diye avazım çıktığı kadar çığlık attım. "Ben o değilim! Bırak beni! Tufan'a söyledim seni! Beni bulur! Şimdi o yüzden beni hemen bırak!"
"Ah Brise," dedi beni arka koltuğa fırlatırken. Yanıma oturdu telaşla. Kapıyı kendime defaatle çektim ama kilitliydi. Açamadım. Hızla iki elimle birden cama vurmaya başladım. Araba çoktan yola çıktı.
"Neden böyle yapıyorsun?"
"Bırakın!" diye üst üste cama avuç içimi vurdum.
"Pişt," sesi ile kısaca Viktor'a baktım. Yanımda oturuyordu. Beni merakla izliyordu. "Neden böyle yapıyorsun, Brise?"
Tekrar cama döndüm.
"Camı açın! Benim adım Nergis! O dediğin kadını yakarak öldürmüşler! Bırak beni şimdi! Tufan'a söyledim! Seni doğduğuna pişman ederler!"
Otobana çıktık ama Alman marka araba çok hızlıydı. Makas atarak ilerliyordu. Kullanan sürücünün bu ülkede ehliyet sürebilmesine izin var mıydı, o bile meçhuldü.
"Nergis mi?" dedi yavaşça. Kısaca tekrar ona döndüm. Nefes nefeseydim. Başını olumlu salladı. "Tufan'ın canını çok yaktığımı biliyorum," dedi beni izlerken. Gözleri kısıldı. "Ama sen..." Fısıldadı. "Sen sevgili karım... Sana ne yaptım da beni bırakıp ona gittin? Bunu asla tahmin edemezdim."
"Doğru tahmin etmişsin çünkü ben Meltem falan değilim!" diye çığlık attım, cama vururken. "Açın!" Boynumu sıvazladım. "Klimaları kapatın! Açın kapıyı!"
Çok hızlı olmamıza rağmen bizimle bir giden bir araba belirdi. Simsiyah arabanın camı açıldı. Yanda son sürat paralel ilerleyen arabadan bir namlu göründü.
Bir anda bizim bulunduğumuz araba camından içeri bir mermi fırladı. Araba hızla ormana saptı. Sola doğru savruldum. Viktor ise beni tutmaya çalıştı.
Şoförün kafası direksiyona öyle sert çarpmıştı ki, hiç durmadan korna çalmaya başladı. Korna susmuyordu.
Kafamın içi kaynıyordu. Ellerimle hızla kulaklarımı kapattım. Bu sırada araba savruldu. Ormanda pek yol katedemeden bir ağaca sertçe vurdu. Hepsi birkaç saniye sürdü ama kafam senelerin zulmünü ivedilikle ölçtü.
Kaza. Yangın.
Bir annenin gözyaşları. Yanık et kokusu.
Ölüm. Kırmızı. Kor ateşin soğuk turuncusu.
İs yapışmış tavan. "Anne!" diye bağıran bir çocuk. On dört yaşında ufacık, kökleri daha güçlenememiş bir çiçek.
Annesi ön koltukta baygın. Şakağından bile kan geliyor. Yüzündeki kırmızıdan annesinin açık gözlerini seçemiyor. Ölmüş. Gözleri kapanmamış.
Babası son anda annesini tutmaya çalışıyor ama yapamıyor. Direksiyona başı vurmuş. Alnı kornada kalıyor. Hiç durmadan bağırıyor korna. Susmuyor.
"Anne!" diye bağırıyor küçük Nergis. "Uyan!" Ama hareket edemiyor çünkü koltukta sıkışmış. Arabanın tavanı onun bedenine saplanmış. Yanında bir yaşında bir bebek, küçük Sena... Ağlıyor. Hiç susmadan.
Sonra alevler çıkıyor. Önce direksiyonun oralardan. Klimanın içerisinden duman yükseliyor. Zift gibi, kapkara. Gitgide rengi turuncuya kaçıyor. Annesinin saçlarına dokunuyor.
"Dur ateş!" diye bağırıyor Nergis. "Annemin saçlarından çekil!"
Korna sesi. Hiç durmadan. "Dur ateş! Annemden çekil!"
"Dur," dedim ellerim kulaklarımda. "Dur... Dur. Dur. Dur."
Kapım açıldığında öylece kulaklarımı kapatmış, "Dur," diye tekrar ediyordum. "Dur. Annenin saçlarından çekil."
Viktor beni bir hışımla arabadan çıkarttı. Otobandan çok sapmıştık. Hışımla geçen arabalar bizi göremezdi bile.
Nefes nefese sağa sola baktı Viktor. Bense hala yere bakıyordum. Öne dolandı ve şoförün başını kaldırdı. Korna sustu. Şakağından tek bir keskin nişancı mermisi yemişti şoför. Onu gördü ve hızla sağa sola baktı.
Beni bırakmıyordu. "Lan şerefsiz!" diye bağırdı ormandaki ağaçlara doğru. "Karıma göz dikecek kadar mı kudurttum lan seni! Tufan!" diye haykırdı. "Çık lan karşıma!" Elindeki silahı havaya kaldırdı. "Çık da kurşuna dizeyim seni!"
Bir keskin nişancı silahı daha. Ormanın derinlerinden. Çok titiz, çok sessiz. Viktor'un elindeki silahı vurdu. Silah havaya savrulurken Viktor sağa sola bakarak kahkaha attı. "Amcık beyinli Yarkın! Sen misin lan! Tufan'ın köpeği piç!"
Hızla silahına adımladığında adının Yarkın olduğunu öğrendiğim keskin nişancı, Viktor'un ayağının dibine bir dur mermisi daha sıktı. Çok tiz, çok hızlı.
Karşımıza siyah bir araba belirdi. Şoför koşarak arabadan indi. Tufan'ın kapısını açtığı sırada arka arkaya bir sürü araba girdi ormana. Çetin de vardı aralarında. Ellerindeki silahları Viktor'a, doğal olarak bana tuttular.
"Senin problemin ne biliyor musun Viktor?" dedi Tufan, yavaş yavaş bize doğru yürümeye başladı. "Çok konuşuyorsun. Karı gibi söyleniyorsun."
Viktor kahkaha attı. Alnından terler aktı. Bana döndü başı ileri geri oynarken. Şuuru gitti. "Senin boynunu kopartacağım," derken Tufan'a döndü. "Sen kimsin de benim karımı çalıyorsun lan piç dölü!"
"Vay!" dedi Çetin heyecanla. "Türkçe küfürler de mi öğrendin ağzını yaya yaya siktiğimin çocuğu! Patrona bir daha küfredersen dilini akşam kelle paça çorbama koyarım duydun mu len!"
"Yeterli," dedi Tufan bıkkınlıkla. Kaşları ile beni gösterdi. "Pis pis konuşmayın. Kız korkmuş zaten."
Viktor telaşla beni kendine bastırdı. "Brise," dedi şaşkınlıkla. "Bu," diyerek Tufan'a tuttu elini bir çocuk gibi. "Bu adam seni zorla mı tuttu yanında? Söyle bana."
"Bırak kızı," dedi Tufan. Başımı ona döndürdüm.
"Ölmüş karımı çalmışsın lan benden!" dedi ve bir adım atmaya kalktı ama keskin nişancı tekrar tam ayak ucuna bir mermi sıktı. Durdu. Göğüs kafesi deli gibi kalkıp inerken bana döndü.
"Meltem'im," dedi çaresizce. "Bu adam seni zorla mı tuttu yanında bunca sene? Anlat bana yoldaşım. Anlat, çareler bulayım. Bunun kellesini alayım."
Tufan'a baktım. Öylece ona gelmemi bekliyordu. Hiçbir şey demeden ona adımladığım sırada Viktor arkamdan hızla beni yakaladı ve boynuma soğuk bir metal dayadı. Bir bıçak.
"Öldürürüm lan!"
Tufan olduğu yerde dondu. Gözleri... gözleri beni taradı. Bacaklarımı, kolumun neresinden tutulduğumu, boynuma ne kadar yakın olduğunu. Hesaplıyordu. Tüm ihtimalleri.
"Sakin ol aslan parçası," dedi Tufan, elini kaldırıp. "Kızla bir derdin yok. Bırak onu. Benimle hallet."
"Bırakayım da mutlu mu olun lan!" dedi Viktor. Eli titriyordu. Boynuma dokunan keskin bıçak tenime dokunuyordu. "Sen geçmişimi hortlattın lan! Benim ölü karımı çaldın!"
Gözlerini göremedim ama sözleri kan gibi aktı.
"Birader bırak tamam," dedi Çetin de yavaşça. "Tamam bak erkek erkeğe halledelim. Yakışıyor mu bir adama senin şu an bu yaptığın hareket?"
"İndirin lan silahları!" dedi, tükürürken. "İndirin hepiniz!"
Boğazımdaki nefesi zor yutuyordum. Bir an gözüm yana kaydı. Tufan'la göz göze geldik. Korkmadım o andan sonra. Çünkü hayır. Bana kalırsa hala teslim olmuyordu. Hesaplıyordu.
"Bırakın silahları," dedi Tufan, sakince. Herkes silahlarını yere koyarken ben artık kaskatı olmuştum.
"Şu da!" diye bağırdı. "Ağacın tepesine çıkmış o orospu çocuğu Yarkın da!"
Tufan başını ağaçlara çevirdi. Eliyle bir işaret yaptı. Sonra büyük çam ağacından kısa boylu biri aşağı indi. Bir adam, elinde upuzun bir silahla.
Viktor'a döndü. "Herkes silahı bıraktı. Sen de kızı bırak."
"Beni ve karımı rahat bırakmazsan," dedi Viktor, boynumdaki bıçağı biraz bastırarak. "Önce onun başını parçalarım, sonra kendi kalbime saplarım. Sana yar etmem lan bu kadını!"
Korkudan nefesimi tuttum. Ellerim Viktor'un kollarındaydı ama onu henüz hiç hareket ettiremedim. Bu pek de mümkün değildi. Viktor'un kolu çelik gibi sertti. Boğazım acıdı. Tam ortada kalmış gibiydim.
İki kurt, tek av.
"Noldu?" dedi Viktor, tükürür gibi. "Karımı öldürmem seni çok mu üzer Tufan Ali Uluhan!"
"Seni son kez uyarıyorum," dedi Tufan. "Bırak onu. Erkek erkeğe konuşalım."
Viktor güldü. Sanki delirmiş gibi.
"Bırakayım da sen mi sahip ol? Size izin vereceğimi mi sandınız?" Sertçe başımdan öptü. "Sana vermem onu. Benim hazinem o. Bana ait."
"Yalvarırım," dedim ama sesim çıkmadı. "Aranızda halledin. Beni bırakın lütfen."
"Ona soralım," dedi Tufan yavaşça. Bize doğru bir adım attığında Viktor bizi bir adım geriye götürdü ama boğazıma dayalı bıçak milim oynamadı.
"Soralım, kız kimi isterse onda kalsın."
"Hazinem?" dedi Viktor şaşkınlıkla. "Beni istiyor musun?"
"İstiyorum!" diye bağırdım, korkuyla. "İstiyorum! Bırak artık!"
"Gerçekten mi?" diye, fısıldadı. "Ne işin vardı bu herifle?"
"Onu öldürme planları yapıyordum Viktor," diye geveledim. Sesim titriyordu. Detone oluyordum bağırırken. Öyle bir korku. "İnandırıcı olması için sana söylemedim. Şu an yaptığın gibi beni engellersin diye söylemedim."
"Ah Brise," dedi arkamdan, şaşkınlıkla. "Bu duyduklarım gerçek mi?"
"Yemin ederim," dedim, yutkunup. "Beni bırak, sana anlatayım."
Şaşkınlıkla bıçağı boğazımdan çekti. Bunu fırsat bilmiş gibi uzaklardaki bir başka keskin nişancı yüzünden Viktor eline bir mermi yedi. Acıyla hırladı.
Geriye doğru bıçakla bir düştüğü sırada hızla Tufan'a doğru ilerlemeye çalışıyordum.
"Dur!" dedi, yerde. Dizlerinin üzerine çöktü ve bana baktı. Çaresizliği okudum bakışlarında. İhanet, korku ve diğer tüm pis hisler işte. Kalp kırıcıydı gözlerinin anlattıkları.
"Beni kandırdın mı?" diye sordu. Kanayan elini tuttu ve ağır ağır nefes verdi. Acıdan inliyordu ama asıl yarası başkaydı. "Beni istemiyor musun?"
Ona bakıyordum. Koskocaman bir adamın yerdeki çırpınışlarına şahitlik ediyordum. Başımı Tufan'a çevirdim. Ona hiçbir cevap vermeden Tufan'ın açtığı kapıdan içeri girdim.
"Meltem!" diye bağırdı. "Gitme! Yalvarırım!"
Tufan yanıma otururken kapı kapandı. Elimle boynumu tuttum. Araba yola çıktı ama dizlerinin üzerinde toprakla kirlenmiş Viktor hala arkamızdan bağırıyordu. Feryat ediyordu. Kimi zaman Almanca, kimi zaman Türkçe. Hissiyat hep aynıydı ama söylediklerinde. Kin, nefret ve öfke.
Otobana çıktık. Ama aklımdaki çalkalanan sesi hiç durmadı. Hiç konuşmuyorduk. Gözlerimin kanlandığını hissettim. Ellerim hala yer yer titriyodu. Saçlarım darmadağındı. Dudaklarım sanki stresten çatlamıştı.
"Öldürecekti beni," dedim camdan bakarken. "Resmen boğazımı kesecekti."
"Bunu yapamayacağını o da biliyordu. Yalnızca şansını denedi," dediğinde ona döndüm. Bana bakıyordu. Göz göze gelince hızla camdan baktım.
"Yani ben öldüm sandım," dedim boğazımı tutarken.
"Bakayım," dediğinde ona döndüm. Biraz eğildi. Kokusu hoplattı beni. Gözleri boynuma indi. Biraz kısıldılar ama netlerdi.
"Bir şeyin yok," dedi boynumu izlerken. Baş parmağı çeneme gitti. Gözlerim kocaman oldu. Çenemden tutup başımı yukarı kaldırdı ve boynumu görmesi için gözlerine yer açtı. "Sıyırmamış bile."
Eli çekildiğinde nefes verdim. Doğruldu ve tekrar sırtını geri yasladı. Donmuştum. Gözlerinin gezdiği yerler beni yaktı sanki. Eli tuttuğum zamandan beri değişmemişti. Buz gibiydi.
"Telefonum evde kaldı," dedim camdan bakarken. "Sena'yı çok merak ederim."
Cebinden telefonunu çıkarttı ve bana uzattı. "Buradan konuş."
Refleks olarak elime aldım ama şaşırdım. "Yarın konuşabilir miyim? Şimdi uyuyorlardır."
Telefonu tekrar eline aldı ve cebine koydu.
"O eve dönmeyeceğim, değil mi?" dedim merakla onu izlerken. "Ne yapacağım? Viktor o evi öğrenmiş."
"Benimle kalacaksın."
"Amacınız beni korumak mı Viktor'u kızdırmak mı?"
"Ne fark eder? İkisi de aynı şey değil mi Nergis?"
"Anladım," dedim camdan bakarken. Yutkundum.
"Resmen öldüm sandım." Sadece bu. Fısıltı gibi çıktı ağzımdan. Gözümden bir damla yaş düştü dizlerime. Onun o çaresizliğine çok üzülmüştüm.
Tufan'ın sesiyle ona döndüm. "Ama hala buradasın," dedi. Ve sonra daha kısık bir sesle ekledi. "Ve bu düşündüğün kadar matah bir şey değil, dolandırıcı."
İçim adeta bir kösnüldü. Tufan'la iş birliği yapmak daha güvende hissettirdi. Nitekim Viktor'un o halini görüp paramparça olmuştum.
Bodrum'daki çiftliğe vardığımızda ne telefonum ne çantam vardı. Üzerimde hala kurulla toplantıdan kalan o kısacık elbise. Ara ara tepeme biniyordu ve elimle onu itiyordum. Arabadan indiğimde bedenim buz kesti.
Güvenlikler aynı anda tuşa basıp kapıyı açtı. İçeri doğru ilerlemeye başladım. Tufan hemen arkamdan geliyordu. Hissediyordum. Yine de o sessizlikte ayak seslerini hiç duymuyordum.
Kangallara kısaca bakıp arkamı döndüm. Tufan'ın gözleri bendeydi. Kapıya ilerledim ve duraksadım. Bu sırada Helga koşarak bize doğru adımladı. Dudağına bu karanlıkta kırmızı ruj sürüyordu. Telaşla ruju elbisesinin fiyonklu cebine koydu ve gülümsedi.
"Hoş geldin patron," dedi ihtişam dolu. Kapı açıldığında duraksadım ve Tufan'a döndüm. Helga onun ceketini çıkartıyordu. "Masör geldi. Sizi bekliyor masaj odasında."
"Beklesin biraz."
Tufan'ın ceketini aldı ve koşarak bir odaya götürdü. Bu sırada Tufan bana döndü ve asansörü gösterdi. "Biliyorsun odanı."
Başımı onaylar salladığım sırada Tufan bir odaya ilerledi. Sabahtan beri yememiştim. Hatta en son dün yemek yediğimi fark ettim. Karnım bu denli açken uyuyamazdım. Uyuyamazsam kafam iyi çalışmazdı. Öylece sırtını izlediğim sırada bunu anlamış gibi durdu ve bir kez daha bana döndü.
Birkaç saniye kaşlarını çatıp beni izledi. "Evet?" dedi, sorar gibi. "Bir şey mi diyeceksin?"
"Hayır," dedim asansöre ilerlerken.
"Aç mısın?" diye sordu. Parmağımı asansör tuşundan çekip ona döndüm. Cevap vermediğimde Helga'ya döndü. "İlgilenin kızla. Doyurun karnını."
Helga alelacele Tufan'ın girdiği odaya doğru bana yolu tuttu. "Buyurun hanımefendi. Aşçılar hemen sizinle ilgilenecek."
Tufan'ın arkasından odaya girdim. Salon olduğunu tahmin ettim ama pek de salona benzemiyordu. Yaşam belirtisi yoktu. Oturup saatlerce vakit geçirdiği bir salonu yoktu. Muhtemelen bunu gereksiz buluyordu.
Yanda kocaman ceviz ağacından oyma bir masa vardı. Yalnızca tek bir sandalye yerleşmişti o masaya. Koskocaman devasa masaya tek bir tane. Dev ekranın karşısındaki koltuk da aynı şekilde, upuzundu ama tek bir insan içindi.
Helga beni masaya oturttuğunda Tufan'ın sandalyesinde olduğumu anladım. Koskoca bir masada yapayalnızlık. Bunu onun kendi seçimi olarak gördüm hep.
Bembeyaz giyinen bir adam elindeki büyük tepsi ile önüme büyük bir kırmızı et bıraktı. Yanında bir salata, bardakta büyük bir viski.
Ağzım sulandı hissettim. Çizgi filmlerdeki devasa lezzetli etler gibiydi aynı. Bıçağı alıp eti kestiğim sırada Tufan karşıdaki koltuğa oturmuş, geriye yaslanmıştı. Elini uzattığında Helga telaşla ona bir bardak uzattı ve viski döktü. Bu sefer buz katmamıştı. Bundan sonra bir daha katacağını da pek sanmıyordum.
"Bu odaya vakit geçirmeye değil de kararlar almaya geliyorsunuz gibi," dedim ağzım dolu, ona dönerken. Yanağım hafif şişti. Yediğim et öyle güzeldi ki gözlerim istemsiz kapanmıştı.
Koltuktan başını bana çevirdi. "Hani derler ya dolandırıcı, zaman her şeyi çözer diye... Yalan. Ben çözmeyi severim. Zamanla değil, ellerimle." Parmağını şakağına vurdu. "Aklımla."
"Anladım," dedim hiçbir bok anlamamış bir şekilde eti biraz daha keserken. Et lokum gibiydi. Gözlerimin rengi yerine gelmişti.
"Tufan Bey?" diye sordum, gözleri dev ekranda dolanırken. Bir futbol maçının tekrarına bakıyordu. Erkek işte. Her ne yaparsa yapsınlardı, bu illetten kurtulamıyorlardı.
"Evet, Nergis?" dedi, maça dalmış şekilde.
"Gerçek olsaydı peki... Yani Meltem şu an karşınızda olsaydı ne yapardınız?" diye sordum, yemeğimi yerken.
"Boynunu elimle kopartırdım," dedi hiç düşünmeden. "Sonra da etlerini akşam yemeği niyetine yerdim."
Yutkundum. Et sanki ağzımda canlandı. Kanlar aktı. Öyle pis geldi tadı. Çatalı yerine bıraktım ve başımı tamamen ona çevirdim.
"Meltem ile bir ilişkiniz olmadı yani... Viktor'u kızdırmak için bunu denememiş olmanıza şaşırdım."
Maça bakarken sırıttı varla yok. "Aptal kadın ilgimi çekmez. Zamanında kendine eş olarak Viktor'u seçen kadından da çok zeki olması beklenemez. Yalan da olsa tahammül edemezdim muhtemelen o orospu karıya." Duraksadı. "Kadına," diye düzeltti kendini.
"Anladım," dedim. "Viktor size ne yaptı da benimle aynı çatı altında kalmaya bu kadar kolay ikna oldunuz? Çok kızdırmış sizi muhtemelen. Gördüğüm kadarı ile yalnızlığa bağımlısınız. Yalandan da olsa bir başka sese pek tahammülünüz yok."
"Sana bir soru," dedi hala ekrana bakarken. "Aynaya baktığında ne görüyorsun? Kandırılmış bir kurban mı yoksa kız kardeşine kahramanlık yapmaya kalkan bir yalancı mı?"
"Ne demek bu?" diye sordum, şaşkınlıkla. Bana bakmaması çok sinirimi bozmuştu.
"Viktor'a Meltem gibi yaklaştın. Boynundaki bıçağı çekmesini sağlaman etkileyiciydi ama şaşırtıcı değildi," dedi alayla. "Güzel oynuyorsun. Çok alışmışsın adamları kandırmaya. Ama dikkat et, dolandırıcı. Sürekli masum rolü yapanlar en sonunda kendi rollerine inanır." Bana döndü gülümserken. "Öyle bir inanırlar ki, gerçekten acınacak hale dönüşüverirler."
"Ben masum rolü yapmıyorum. Kardeşim için savaşıyorum."
"Savaşta her yol mübah diyorsun yani," dedi tekrar ekrana bakarken. Artık yemeği unutmuş tamamen onu izliyordum. Ondan çıkacak her kelime nefesimi daraltsa da boğulmaya teslim olmuştum.
"Siz de öyle yapmıyor musunuz?"
"Hayır. Yapsaydım seni o masaya yatırıp tüm kurulun önünde becerirdim. Videolarını çektirip Viktor'a gönderirdim." Bana baktı tekrar. Daha da çok sırıtıyordu. "Dua et bir tık acıdım sana. Çok ürkek bakıyordun."
Hareket dahi edemedim. Beni hem kurnaz olmakla suçluyordu hem de kardeşime olan hislerimin bir demagoji olduğunu iddia ediyordu.
"Teşekkür mü etmeliyim?" diye sordum, kinaye dolu. Gözlerim sinirden dolmuştu. "Bence siz bana para verirken aslında beni satın almışsınız. Parayı ödemeyeceğimi biliyordunuz. Bana borç vermediniz. O parayı bana verip beni satın aldınız ve şimdi beni şaklaban yaptınız."
Kahkaha attı. Tufan'ı ilk defa böyle gülerken duydum. Öyle ağır ama içten attı ki, yüreğim korkudan hopladı.
"Sen gel tefeciden borç al ama suçlu tefeci olsun," dedi ekrana bakıp kısaca cıkcıklarken. "Çok eğlendiriyorsun beni. Gerçekten."
"Sami de dolandırmadı beni. Siz yaptınız. Kurula katılmam için bana verdiğiniz parayı benden alıp tekrar bana verdiniz. Manipüle ediyorsunuz beni," dedim nefes nefese. "Siz sürekli alttan alta beni manipüle ediyorsunuz."
Kumandayı eline aldı ve televizyonun sesini biraz daha açtı. "Var mı başka harikulade aydınlanmaların?" diye sordu.
"Bir sorum var," dedim hızla.
"Sor bakalım," dedi, sesi keyifli geliyordu.
"Viktor'u başıma musallat ettiniz. Ondan kurtulmak için ne yapacağım? Ömür boyu bu çiftlikte kalamam herhalde?"
"Sen bana olan borcunu ödemek için bir şeyler düşünüyor musun?" dedi tekrar bana dönerken. Öyle çok sırıtıyordu ki ağlamak üzereydim. "Yoksa benden teklif mi bekliyorsun? Kolaya kaçmayı seven bir kadınsın neticede."
"Tufan Bey beni hor görüp durmayın," dedim ama artık sesim titredi. "Siz bu laf cambazlığı ile tam olarak neyi amaçlıyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Bana bu şekilde alttan alta laf çarpıtmanız hiç hoş değil."
Ekrana baktı tekrar. "Borcunun kalan kısmı için burada benimle yaşayacaksın. Bana çalışacaksın."
"Sahte sevgili rolüne devam mı edeceğim?"
"Gerekirse evleneceksin benimle."
"Anlamadım," dedim şaşkınlıkla. "Sırf Viktor öfkelensin diye hiç tanımadığınız bir kadınla mı evleneceksiniz?"
"Gerekirse, evet."
"Allah da seni kahretsin Nergis," diye mırıldandım. Duymadı. Yüksek sesle sordum. "Ne kadar bir süre yaşayacağım bu akreplerin arasında? Evlenme işi sahte mi olacak? Sena ne olacak? Evlilikten kastınız düğün mü yapacağız?"
"Bilmem."
"Ne demek bilmem?" diye sordum, şaşkınlıkla.
"Çok soru soruyorsun," dedi bıkkınlıkla. "Ama dört ama altı ay. Viktor kendini öldürene kadar. O gebersin, özgürsün. Bu cevap yeterli."
"Viktor'un kendini öldürmesini mi bekleyeceğiz yani?"
"Evet, dolandırıcı. Öyle yapacağız. Her kurula benimle geleceksin. Her seferinde daha samimi gözükeceksin. Ona haber gidecek. O da delirecek. Sonra da kendini öldürecek."
"Neden?" diye sordum, yavaşça. "Tüm bunlarla neden vaktinizi harcıyorsunuz?"
"Bana ve aileme yaşattıklarını yaşatıyorum ona," dedi ve ayaklandı. "İyi ki öldürmedim onu. Biliyordum çünkü, bir şekilde bir intikam alacaktım. İyi ki," dedi yavaşça. "İyi ki öldürmedim o orospu çocuğunu."
"Kardeşim ne olacak bu süre zarfında?"
"Beni ilgilendirmiyor. Paranı verdim, daha ne yapabilirim?" diye sordu, ayaklanırken. "Bu yaştan sonra çocuk bakıcılığı yapamam."
"Orada güvende olur mu? Yani, Viktor onu öğrenirse ne olacak?"
"Meltem'in Sena adında lösemi bir kardeşi olduğunu sanmıyorum. Viktor Sena adında bir çocuğun varlığından haberdar olamaz," dedi bıkkınlıkla. "Çok istersen başlarına birkaç koruma yollarım. Yeter ki daha fazla soru sorma. Allah aşkına sus, tamam mı?"
"Çok sevinirim," dedim onunla bir ayaklanırken. "Gerçekten size ve ailenize ne yaşattı bilmiyorum ama tüm bu oyunlardan bu kadar zevk alıyor olmanıza şaşırıyorum," dedim onu daha da sinir etmek için sürekli onunla konuşarak. Ona işkence yöntemi bunu seçtim. Deliriyordu ben konuştukça.
"Herifi öldür geç diyorsun, değil mi?" diye sordu, salondan çıkarken. "Öyle eğlenceli olmaz ama."
Arkasından adımlamaya başladım. Masaja gidecekti. Birkaç saat önce bir adam elinden vurmamış gibi, karşısında bir kadının boğazına bıçak dayanmamış gibi.
Holde asansöre adımladım. Düşünüyordum. Bu evde onunla yaşamak korkunç geliyordu kulağa.
Telefonu kısaca titrediğinde duraksadı. Durup siyah kumaş pantolonundan telefonunu çıkarttı ve kulağına götürdü.
Gülümsedi. "Gelsin."
Kapatıp cebine koyarken başını evin girişine çevirdi. Sivas'ın üzerini aradılar. Cepleri ve beli kontrol edildikten sonra çiftliğe girmesine izin verildi. Sivas koşarak bize doğru geliyordu. Göbeği sallanıyordu.
Çetin ise bu sırada dibimize varmış, elleri bellerinde Sivas'ın koşuşuna gülüyordu. "Küheylanıma bak," dedi mırıldanarak. "Adeta bir Anadolu irfanı."
"Patronum!" dedi Sivas telaşe ile elini uzatırken. "Olaylar çok fena! Anca gelebildim Bodrum'a! Sana bazı sualler getirdim!" Durup ellerini dizlerine koydu ve nefes verip başını kaldırdı. "Meltem'in geldiğini Viktor duymuş patronum! Onu almaya gittiler! Öyle duydum!"
"Bak sen," dedi Tufan ona bir adım atarken. Çetin ise sırıtarak onları izliyordu. "Nereden duymuş Viktor bunu?"
"Bilmiyorum ama sana ilk ben söylemek istedim," dedi Sivas ve yutkundu çocuk gibi. "Meltem yenge ona saldıranlar arasında benim olduğumu söylerse sen beni korur musun? Sonuçta o cadıyı sen mutlu olursun diye öldürmüştük biz. Nasıl dirildi öyle o bir anda? Yüzünde yanık izi de yoktu. Ben eminim ama, yanmıştı yüzü."
"Teknoloji gelişti kardeşim," dedi Çetin, sırıtırken. "Bir bakıyorsun insan klonluyorlar."
"Valla anlamadım," dedi Sivas şaşkınlıkla. "Neyse. Patronum sen beni korur musun?"
"Korumam mı hiç oğlum?" diye sordu Tufan, gülümserken. "Hiç korkma. Ben buradayım."
"Allah razı olsun," dedi ve göz ucu ile Helga'ya döndü. Ben ise girişin arkasından şaşkınlıkla bu iki yüzlü adamı izliyordum. Hem Viktor'a hem Tufan'a ayrı yalakalık yapıyordu.
"Bu fıstık da kim?" dedi gülümserken. "Maşallah. Oyuncak bebek gibi."
Tufan elleri arkadan bağlı bir şekilde kısaca Helga'ya döndü ve tekrar Sivas'a baktı. "Al bu gece oyna."
"Gerçekten mi?" diye sordu heyecanla. "Patronum çok yaşa."
Helga korkmuştu ama sesini çıkartamadı. Hissettim. Kadınlar kadınları hissederdi zaten. Sivas ona eliyle gel işareti yaptı. Sivas'ın dibine vardı. Sivas onun poposuna sertçe vurdu. Kız gözlerini kapattı acıdan. Belki de ağlamamak için.
"Yavrum benim," dedi ve heyecanla girişteki güvenliklere döndü. "Grup mu yapsak? Topluca şöyle bir şu orospuyu okkalı becerelim, he?" Kahkaha attı.
Helga gözlerini daha da sıkı kapattı. Korkudan bedeni titredi. Dayanamadım. Kan beynime sıçradı. Bir adım çıktım dışarı.
Sivas ile göz göze geldim. Gözleri açıldığında Tufan bu sefer bana baktı ve gülümserken Sivas'a döndü.
"Hortlak mı gördün birader?" diye sordu, Çetin sırıtırken. "Ne oldu? Sivas'ın dağlarına adeta karlar yağdı. Grupça sikilmekten mi korktun yoksa?"
"Meltem yenge," dedi beni gösterirken. Sonra Tufan'a döndü ve kekeledi. "Ama nasıl olur? Bay Viktor evinden almıştı onu bir saat önce."
"Bu adam tam bir yalancı," dedim dayanamayıp. Derdim Helga'dan uzak durmasıydı. Yoksa yaptığı strateji pekala umurumda değildi. "İkili oynuyor. Viktor'a da yalakalık yaptı. Şimdi de size yapıyor Tufan Bey. Kovun gitsin bunu!"
Tufan gülümserken bana döndü tekrar. Sanki bu dediğimi zaten biliyor gibiydi. Sivas'ın ikili oynadığını söylememe hiç şaşırmadı çünkü.
Sivas ise bağırdı. "Yok! Yok öyle bir şey! Ben ikili oynamam! Yenge sen ne diyorsun?"
"Viktor'a evimi sen söylemedin mi! Sen gelmedin mi benim kapıma?" dedim sinirle. Helga ise şaşkınlıkla bana bakıyordu. Devam etmemi ister gibi.
"Gelmedim!" dedi ve kahkaha attı. "Yenge yapma etme. İftira günah!"
"Yenge derken?" dedi Tufan araya girip. "Viktor'un eşi olduğu için mi yoksa benim mi?"
"Senin tabii ki!" dedi Sivas gözü dönük gülerken. Korkudan bacakları iç içe geçti. "Senin eşin! Meltem Uluhan! Bekir'in annesi!"
Çetin kahkaha attığında Helga'ya gitmesi için elimi hızla salladım. Tufan'a baktı onay bekler gibi. Tufan ise önce bana baktı. Sonra Helga'ya elini git anlamında savurdu.
Helga koşarak içeri geçti. Geçerken bile bedeni korkudan oluk oluk titriyordu.
"Bekir dedin de aklıma geldi," dedi Tufan dikildiği yerden. "Sana bir hikaye anlatayım mı? Şöyle, yılanlar üzerine. Dinler misin?"
Sivas korkuyla başını onaylar salladı. "Dinlerim patronum. Sen anlat ben taş olayım, toprak olayım, sana kul olayım."
"Bir adamın birçok elemanı varmış," dedi Tufan, sesini alçaltarak. "Ama bir elemanın da birden fazla patronu varmış. Bu durum patrona çok garip gelmiş. Çünkü bir elemanın tek bir patronu olurmuş. İki kişiye birden yemin etmezmiş." Sırıtıyordu. "Sadık adam kapı çalarken bile izini silermiş. Senin gibi bir tanesi de hem kapı çalmış, hem de izi çamur gibi bırakmış."
Sivas ağzını açtı. "Patronum yanlış anladın. Ben sadece... Ben-"
"Çetin," dedi Tufan gözünü Sivas'tan ayırmadan.
Çetin omuzlarını ileri geri oynattı. "Emret patronum," dedi yavaşça. Aç bir köpek gibi sırıtıyordu.
"Sivas'ın ayakkabılarını çıkar."
"Patronum!" dedi Sivas. "Ne olur yapma! Bak ben sadece sana hizmet ettim! Bugün de... Bugün de sadece seni düşündüm! Meltem'in saklandığı eve gittim evet ama sadece onu alıp sana getirmek için! Yalanım varsa çocuğum ölsün!"
"Abi senin çocuğun yok ki amına," dedi Çetin sırıtırken. Diz çöktü. Sivas'ın ayakkabılarını çıkardı.
Sivas ağlıyordu artık. "Yalvarırım patronum. Bak... Ben sana ihanet etmedim."
"Yürü bakayım bir," dedi Tufan, kaşları ile yolu gösterirken. "Bakayım, iz kalacak mı."
Sivas ayakkabısız çamura doğru adımladı. Yürüdükçe çorapları kirleniyordu.
"Yılanlarla ilgili bir hikaye demiştin patronum! Hadi anlatsana!" dedi Sivas çamurlarda yürürken. "Çok merak ediyorum!"
"Anlatıyorum işte," dedi gülümserken. "Sen beni hiç anlamıyorsun ki birader."
"Anlıyorum! Ama çamurda yürümek ve iz bırakmakla bağlantıyı çözemedim! Senin yüce zekana sığınarak daha mala anlatır gibi anlatmanı talep ediyorum!"
"Sadakat," dedi Tufan bıkkın sesle. Bana döndü. Göz göze geldik. Baktı. Çok kısa. Ama sanki bana diyordu tüm bunları. Sivas'a döndü. "Bazen hiçbir şey yapmamakla başlar."
Bize değil, kendine konuşur gibiydi. Ya da Sivas'a değil, bana anlatır gibiydi.
"Yılanlar sürünürken iz bırakmazlar, ama ısırdıkları yerde bir ömür imzaları olur. Neden?" diye sordu Tufan.
"Neden?" diye sordu Sivas, lapa lapa terlerken.
"Çünkü sadakat denilen şey görünmezdir," dedi. Kaşları ile yerleri gösterdi. "Ama sen hep iz bıraktın. Neden? Sadık değilsin diye mi?"
"Bundan sonra çok daha dikkatli adım atacağım! Bir daha asla arkandan iş çevirmeyeceğim!"
"Sadakat neymiş?" diye sordu Tufan.
"Görünmezmiş patronum!"
"Ta ki?" dedi Tufan, sorar gibi. Ve belindeki silahı çıkarttı. Tepesinden tutup bir kez kendine çekti ve mermiyi yerine oturttu. Hemen sonra namluyu Sivas'a tuttu.
"Ta ki, ihanet onu ortaya çıkarana kadar," diye tamamladı onu Çetin, sırıtırken. Tufan gururla Çetin'e baktı ve tekrar Sivas'a döndü.
"Yapma!" diye bağırdı ve diz çöktü, Sivas. "Yapma etme! Affet!"
"Seni uyarmıştım. Doğru ata oynamanı söylemiştim. Şimdi seni aptal tercihlerin sonucu atlarıma meze yapacağım."
Tufan adamı vurdu. Gözünü kırpmadan. Eli titremeden. Sakince. Usulca. Tam alnından.
Mermi sesi ile dikildiğim yerde hopladım ve kısaca çığlık attım. Hızla ellerimle ağzımı kapattığım sırada tüm çiftlikte bir dalga gibi mermi sesi yankılandı. Köpekler bir anda havlamaya, atlar kapalı oldukları alanda kişnemeye başladı. Göremedim ama akrepler muhtemelen delirdi, viski şişeleri sallandı.
Sivas alnından vurularak bir anda sırt üstü çamurlara savruldu. Sertçe. Elleri iki yana açık, alnından akan kanla bir titreyen bedeni. Birkaç saniye önce nefes alıp veren bir canlının şimdi acı çekmesi.
Gözlerim kocaman, ağzımı tutan ellerim titrekti. Tufan silahını tekrar beline koyarken Çetin'e, "Temizleyin," dedi ve başka hiçbir şey söylemeden yanımızdan geçip eve girdi.
Öylece kalakaldım. Dehşet içerisindeydim. Çetin türkü söylemeye başlayarak yana adımladı ve bir paspas ile büyük bir siyah poşet getirdi.
"Sivas'ın yollarına!" dedi poşete adamı taşırken. "Çıkayım dağlarına!"
Başı bana kalktı. "Ne o? İlk kez mi ceset gördün? Meraklısın bayağı."
Hızla arkamı döndüm. Kalbimi tuttum. Korkudan titriyordum. Oradan kaçmak istedim ama bunu da yapacak gücüm yoktu. Ayaklarım tutmadı sanki ama yine de içeri adımlayabildim. Tufan çoktan masaj yaptırmak için bir odaya geçmişti.
Helga beni bekliyordu. Beni gördüğü gibi asansöre yöneldi. "Çok teşekkür ederim," dedi içeri adımlarken. Üçüncü katın tuşuna bastı. Ben ise hala dehşetle bakıyordum etrafa. "Sayende o pis adam bana dokunamadı. Ben biliyor, sen onu benim için yaptın. Beni kurtarmak için orada öyle konuştun."
Cevap vermedim. Sivas'ın alnından fışkıran kanlar gözümden gitmedi. Helga kurşun sesine pekala alışıktı sanırım çünkü hiçbir şey olmamış gibi kapı açıldığında gülümsedi. Bu sefer samimi gülümsedi.
"Size gecelik ayarladık. En güzellerini ben seçtim. Gece mutfağa inmenize gerek yok. Ben şimdi size gösterecek."
Odaya girdim. Helga hızla önümden koşturdu ve duvardaki tuşa bastı. Kendine çektiğinde duvarın içindeki dolap açıldı. "Burada her içecek ve yiyecek var. Sabah kalktığınızda kahvenizi getireceğim. İyi geceler."
Odadan çıktı. Kapıyı üzerime kapattı. Pencereye adımladım ve aşağı baktım. Birkaç adam Sivas'ın bedenini torbalamış, götürmüştü. Çetin ise hala ıslık çalarak yerleri siliyordu. Ağzında sigarası vardı.
Odaya baktım. Köşedeki askıda artık elbiseler yoktu. Onun yerine dantelli gecelikler vardı. Her birine ait ponponları olan kısa topuklu terlikler vardı. Kapının bitişiğindeki tuş, Helga'yı çağırmak için olmalıydı. Öyle hatırladım. Adımladım ve kapının yanındaki tuşa bastım. Birkaç saniye bekledim. Helga hızla odaya daldı.
"Buyurun beni çağırdınız," dedi merakla. "Ne lazımdı?"
"Telefonunu kullanabilir miyim?" diye sordum, elimi ona uzatırken. "Çok acil."
"Patrona sorup ge-" Duraksadı. "Masajda şimdi. Oraya gidip rahatsız edemem. Bir saate çıkacak. O zaman sorayım."
"Kız kardeşimi arayacağım, çok acil," dedim elimi sallarken. "Ben sana bir iyilik yaptım. Sen de bana yap."
Duraksadı.
"Senden patrona ihanet etmeni istemedim. Yalnızca kardeşimi arayacağım. Telefonumun şarjı yok. Çok acil."
"Tamam," dedi fırfırlı cebinden telefon çıkartıp. "Buyurun."
"Özel, çıkar mısın?" diye sordum.
Çıktığı gibi Şahin'i aradım. Dört beş saniye sonra açtı. "Şahin," dedim hızla.
"Lan!" diye bağırdı karşıdan. Sesi uykusuz geliyordu. "Lan o telefonu yine mi kapattın sen!"
"Bana hemen," dedim ve fısıldadım. Öyle korktum ki elimle bile ağzımı kapattım. "Viktor Von Rath'ın numarasını bul. Hemen."
"Ne?" dedi şaşkınlıkla. "Kim?"
"Viktor," dedim yavaşça. "Viktor. Victor değil, Viktor. Almanca isim. K harfi ile. Bul hemen. Sorgulama. Bul çabuk!"
"Bekle," dedi. Odaklandığı sesinden belliydi. Muhtemelen bilgisayarının başına geçti. Otuz kırk saniye sonra ses geldi. "Not al."
"Aklımda tutacağım, söyle hemen."
"+49 ....." Numarayı söyledi. Telefonu hızla yüzüne kapatıp aklımdaki numarayı tuşladım ve kulağıma götürdüm.
Açıldı.
"Viktor," diye fısıldadım. "Yarın sabah dokuzda Amintas Kaya Mezarları'nın orada buluşabilir miyiz?"
"Kim?" diye sordu. "Kimsin?"
Duraksadım. "Bana yardım eder misin? Para lazım. Çok önemli."
"Bir dakika..." dedi şaşkınlıkla. "Brise? Sen misin hazinem?"
"Viktor," dedim yavaşça. "Ben çok korkuyorum. Az önce gözümün önünde bir adam öldürdü. Beni de öldürecek. Borcu ödemem için para lazım. Yoksa benimle evlenecek. Beni oyuncak gibi kullanacak. Daha detaylı anlatırım. Yarın dokuzda orada ol. Lütfen. Yalvarırım."
"Brise," dedi, hınç dolu. "Şimdiden gidip orada seni bekleyeceğim. Hiç korkma. El birliği ile onu öldürürüz. Eski zamanlardaki planlarımızı yaparız, soluk Meltem'im."
"Nergis," diye düzelttim onu. "Meltem öldü, Bay Viktor."
Meltem öldü. Ve mezarından bir Nergis doğdu.