Bölüm 11 / 22
11. BÖLÜM : YA VARLIK, YA NİHAYET
Hava ağırdı. Fethiye nefessiz, ağaçlar suskun. Bir karar bir yıkım gibiydi önümde duran. Gözlerim Sena'yı arasa yüreğim yıkılıyordu. Ellerim boştu, kalbim daha da boş. Sena'yı terk ettim. Zaman durmuştu ya da çoktan geçip gitmişti ama kimse söylemiyordu.
Gözlerimin önünde iki yol vardı. Ama hiçbiri kurtuluş değildi. Birini seçsem, diğerinde kalacaktı aklım. Ötekini seçsem, kendimden vazgeçmiş olacaktım. Işık yoktu. Umut yoktu.
Sadece bir iç çekiş. Geç kalmışlığın yankısı. Bir kitaptan yapılan bir alıntı gibi. İkisini de denemek isterdim elbet. Ama önümde sadece iki yol vardı. Ya varlık, ya nihayet...
Meltem, insanı pek sarsmayan bir rüzgardı. Eserdi, hissedilirdi. Ama etkisi azdı. Şimdi ise bu isim sürekli aklımda dolanıyordu.
Gece kulübünden ev sahibi olarak en son biz ayrılmıştık. Tufan memnundu. Kurul şaşkın. Ona döndüm çantamı omzuma geçirirken.
"Parayı geri ödediğiniz için teşekkürler," dedim. Kalbimde bir sancı vardı. Sena'yı bir daha göremeyecek olmak sürekli içimi kanatıyordu.
"Bana sadık kaldığın için ben teşekkür ederim," dedi, şoförü onun kapısını açarken. Bana döndü. "Çetin seni havaalanına, oradan da Montenegro'ya bıraksın." Başını yana çevirdiğinde girişte bekleyen Çetin emri almış gibi koşarak dibimize vardı.
Olumsuz salladım başımı. Gülümsedim. Öyle üzgündüm ki o çaresizlik ile Tufan'a sarılıp hıçkırarak ağlamak istedim. Birine ihtiyaç duydum o an. Bir omza, belki bir insana. Sena'sız paramparça olmuştum.
"Ben eve döneceğim," dedim gülümserken. Elimle arkamı gösterdim, sanki evim orada gibi. "Muğla Merkez'e gideceğim."
Kaşları çatıldı Tufan'ın. Birkaç saniye yüzümü inceledi. "Pekala," dedi şaşkınlıkla. Sanki bu yaptığımı beklemiyordu. Sanki benim burada kalmam onun birsürü planını bozdu. Öyle yutkundu. "Oraya bıraksın o halde."
"Bacım bak bir daha özel uçak bulamazsın," dedi Çetin arkadaki arabanın kapısını açarken. "Şimdiden söylüyorum. Sonra yarın bana Montenegro'ya gitmek istiyorum ama param yok deme sakın."
"Ne biçim konuşuyorsun sen?" diye sordu, Tufan şaşkınlıkla. "Bacım nasıl bir kelime? Mera kancığı mısın sen? Müşterilerle böyle mi konuşuyorsun?"
Çetin hızla ona döndü. Gözleri açılmıştı. "Çok özür dilerim patron. Meriçlik yapıyor imajı çizmemek için samimi bir sohbet havası döndürüyordum ancak bir daha asla yapmam," dedi ve bana döndü. "Nergis Hanım, buyurun efendim. Arzu ederseniz ben sizleri yarın uçak ile kız kardeşinizin yanına bırakırım."
Tufan'a baktım. Son kez. Muhtemelen bir sonraki görüşmemizde benden parayı isteyecekti. Ben ise en iptidai yolu seçtim. "Hoşça kalın, Tufan Bey."
"Hoşça kal, Nergis," dedi kendi aracına binerken.
"Tufan Bey?" dediğimde duraksadı. Arabaya binmişti ama benimle konuşmak için tekrar çıktı. Kısa süre bedenine baktım. Efendim anlamında gülümsedi.
"Bana numaranızı verir misiniz?"
"Neden?" dedi gülümserken.
"Gerekebilir," dedim ve arkamı döndüm. Sivas'ı temsil eden tefeci uzaktan sessizce bize bakıyordu. Tufan'ı görünce başıyla selam verdi ve arabasına biner gibi yaptı. Tekrar Tufan'a döndüm. "Açıkçası ne olur ne olmaz numaranız bende durmalı."
Nefes verdi ve telefonunu siyah kumaş pantolonundan çıkarttı. Bir tuşa basıp bana baktı. "Mesaj gönderdim. Kaydedersin."
"Siz zaten etmiş miydiniz?" diye sordum, şaşkınlıkla.
"Ne olur ne olmaz."
"Anladım. İyi akşamlar."
"Sana da Nergis."
Şoförü kapısını kapattı ve öne dolandı. Ben ise Çetin'in açtığı kapıdan bindim. İki farklı yöne gitti araçlar. Tufan, Bodrum'daki evine giderken biz Muğla'nın merkezine çevirdik rotamızı. Geriye yaslı, öylece dışarı izliyordum. Elim camdan dışarı sarkmış, klimanın sıcak üflediği havaya rağmen arabayı buza çeviriyordum.
"Nasıldı bacım? Pardon!" diye bağırdı Çetin. Boğazını temizledi. "Nasıl geçti Nergis Hanım?" diye sordu, yanımda otururken. Meraklıydı. O, az önceki toplantıda yoktu. Muhtemelen Tufan onu bir başka işe yollamıştı.
"Ürkütücü," dedim.
"Sizi Meltem sandılar mı?" derken kahkaha attı.
"Velev ki öyle, neyi değiştirir bu?" diye sordum, başımı Çetin'e çevirirken. Saçları geriye taralı, çenesine kadar dövme kaplıydı. Üzerinde yine açık gri bir takım vardı. İçindeki beyaz gömleğin üstten düğmeleri örtülü değildi.
"Çok şeyi değiştirir." Başını bana çevirdi. "Borcu ödeyemeyeceğinizi biliyoruz. En başından biliyorduk. Bize yüz bin dolara mal oldunuz ama sayenizde kurul milyarlara bedel bir şok geçirdi. Açık konuşmak gerekirse şimdi sekiz dokuz yaşında bir veledi öldürmek de bana yakışmaz."
"Anlamadım?" dedim gözlerim açılırken. "Neyden bahsediyorsun? Sekiz dokuz yaşında bir velet derken benim kız kardeşimden mi bahsediyorsun?"
"Şimdi Nergis Hanımcığım," dedi cebinden sigara çıkartırken. Paketi bana uzattığında hayır anlamında elimi kaldırdım. Dudaklarına götürdü ve zipposu ile ateşledi. "Şöyle ki, sizin peşinize düşecekler. Meltem sandıkları için yani... O nedenle Montenegro'ya gitmeniz daha mantıklı sizin için. Yani biz burada kalacağınızı tahmin etmedik." Böbürlendi. "Bir de, bizim gibi sizi bulamazlar hemen orada öyle."
"Kim?"
Dumanı üflerken gözleri kısıldı. "Ben isterseniz sizi götüreyim Montenegro'ya."
"Kim düşecek peşime?"
"Gidelim mi?"
"Cevaplar mısın?" dedim şaşkınlıkla. "Delirtmeye mi çalışıyorsunuz beni?"
Elini ağzına götürüp fermuar yaptı. "Sustum. Valla bu gece kapı pencere kilitleyin. Benden söylemesi," dedi ve başını arkaya çevirdi. Sigara tutan elini arabanın arka camından hemen arkamızdaki arabaya tuttu. "Bu arkadaki orospu çocuğu bizim Sivas tefecisi. Bizi, daha doğrusu sizi takip ediyor."
Başımı gösterdiği arabaya çevirdim. Farları yüzümü kısmama sebep oldu. Tekrar önüme döndüm ve yutkundum. "Lütfen," dedim Çetin'e bakarken. "Şu an her ne yapıyorsan susar mısın? Aklımı kaybetmek üzereyim artık. Kim beni nasıl öldürecek onu hesaplıyorum zaten."
"Size kim ne yapabilir? Size anca biz bir şey yapabiliriz hiç korkmayın," dedi Çetin, istikrarlı bir sesle. "Ama sen yine de benim laflarıma güven."
Muğla merkeze vardığımızda araba yokuş tırmanmaya başladı. Onlara buradaki evimi tarif etmemiştim. Biliyorlardı zaten. Her şeyden haberleri vardı.
Evin önünde durduğumuzda Çetin bana döndü. "Ne zaman arzu ederseniz ben sizi Montenegro'ya götürürüm abla." Tekrar duraksadı. "Yirmi dört yaşında olduğunuzu biliyorum. Abla derken aslında yaşınızdan da küçük duruyorsunuz. Dediğim gibi ağız alışkanlığı. Esnaflığın bedeli. Lütfen patrona bu konuyla ilgili mesaj çekmeyin."
Arabadan indiğim sırada, "Pişt," dedi. Ona baktım. "Ne zaman gideriz tahmini? Mürekkep'i göreceğim için kendime yeni bayramlıklar alacağım. Ve tekrar ediyorum, sizi oraya götürmem emredildi."
Arabadan tamamen indim ve kapıyı tuttum. "Ben oraya dönmeyeceğim." Kapatırken son kez ona baktım. "Mürekkep erkeklerden hoşlanmıyor."
"Ne?" dedi şaşkınlıkla. Kapıyı tam kapatacağım sırada içeriden elini tuttu ve beni engelledi. "Bu daha da güzel. Kızlarla yani. Kız kıza." Gözleri parladı.
"Pis herif," diye mırıldandım. Kapıyı sertçe kapattığım sırada alayla sırıtıyordu. Geriye yaslanıp şoföre bir şeyler dediğini duydum. Ben ise evin bahçe kapısını açıp içeri adımladım. Çantamdan anahtarları çıkarttım. Bir daha asla dönmemek üzere kilitlediğim kapıyı açtım. İki günde bile havasız kalmıştı.
Muğla'nın nemi evin duvarlarına kadar sinmişti. Kapıyı kapatıp gözlerimi yumdum. Bir süre sessizce gözlerimin akmasına izin verdim. Çok öfkeliydim. Sena'yı çok özlemiştim. Küçücük bedeni bensiz savaşmak zorundaydı.
Anahtar olan elimi yumruk yaptığımda anahtar elime beyaz boğumlar bıraktı. Öyle sıktım. Hiddetli. Öfkeli. Sinirle çantamı yere fırlattım. Fırlatırken çığlık attım. "Allah kahretsin!" diye bağırdım. Sırtım kapıya dayalı, yavaşça yere çöktüm. Artık ağlamalarım öfkeliydi. İsyan doluydu.
"Neden!" diye çığlık attım. Evin ışığını dahi açmamıştım. Gerek de yoktu. Karanlıkta kalmaya alışmam gerekiyordu.
"Neden?" diye bağırdım başım tavana kalkarken. "Neden ya? Neden?"
Bunu yapmayı hiç istemedim. Korktuğum başıma geldi.
İsyan ettim.
İlk defa. Bunu ilk kez yaptım. Sena'dan ayrı kalmak zorunda olduğum içindi belki. Belki de isyanım Allah'a da değildi.
"Niye bıraktınız beni?" diye bağırdım. Gözlerim karanlıkta bile buğulandı, gördüm. Burnum aktı. Koluma silerken ellerimi öfkeyle yere vurdum. "Ne biçim anne babasınız siz?" diye çığlık attım. "Niye bıraktınız bizi! On dört yaşındaydım ben! On dört yaşında çocuk terk edilir mi!"
Anahtarı da uzağa fırlattım. "Üç beş güne geleceğim yanınıza ben. Sena ne olacak peki!" diye bağırdım. "Burada tek mi bırakacağız onu?" Gözlerim bir anda kan gibi durdu. Karanlık odada bir yere sabitlendiler. "Yok," dedim başımı olumsuz sallarken. "Hayır... hayır, hayır!" Çığlık attım. "Hayır onu bırakamam!" Hırslandım. "Olmaz!" Daha öfkeli. "Bana çok kızar!" Daha gerçekçi. "Benden nefret eder! Benim size kızdığım gibi!"
Doğrulurken savsakladım. Biraz yalpaladım. Sağa sola baktım burnumu bir daha silerken. "Ölemezsin Nergis!" diye çığlık attım. Holde duran askılıktaki ceketleri yere fırlattım. "Kardeşine sahip çıkacaksın! Düşün!"
Tökezleyerek karanlıkta perdelere doğru adımladım. "Düşün kızım," dedim fısıltıyla ama sesim nefes nefeseydi. "Düşün," Perdeleri tuttum. "Düşün, düşün," Bir anda kendime çektim. "Bul bir şey! Sen bulursun!" Perdeleri yere indirdim.
Sanırım ne yaptığımı tam olarak ben de bilemedim. Sadece etraftaki şeylere zarar vermek istedim. Köşede duran bibloyu aldım ve sinirle yere fırlattım. "Bulursun," dedim yavaşça yere çökerken. Sehpada yarım duran, terk ettiğim tütünlere doğru emekledim ve ellerim titrerken hızla masanın dibine bağdaş kurdum. "Bulursun," dedim ve bir kağıda tütün serdim. Özenle yuvarladım. Hıçkırırken kağıdı yalayıp ucunu kıvırdım ve ayaklanıp mutfaktaki ocağa vardım.
Sigarayı ateşledim. Ciğerlerim nikotin doldu. Has tütün. Sert ama tatmin edici. Derin bir nefes verdim. Düşünüyordum. Yapmam gerekenleri hesaplıyordum. Bana bir çıkış yolu olmalıydı.
"İki yüz bin dolar," diye fısıldadım mutfak tezgahına bakarken. "Düşün Nergis. Sen iki katın yaşındaki adamları dolandırıyorsun Nergis. Bulursun bir şey Nergis," derken çantama gözüm çarptı. Yerde öylece duruyordu.
Sigara dudaklarımın arasındayken çantaya adımladım. Karanlıkta o kadar uzun süre kalmıştım ki objeler netleşmişti artık. Telefonumu çıkartıp güç tuşuna bastım ve açtım. Üst üste onlarca mesaj. Cevapsız çağrı.
Ve ondan bir mesaj.
Tufan : Verenin alandan daha acınacak halde olması görülmüş şey mi?
Kaşlarım çatıldı. Burnumu yine sildim ve bir süre ona cevap yazdım. Yazdım, yazdım sildim. Ne demek istiyordu böyle? Ne kadar da saçma bir mesaj atmıştı bana.
Yutkunup etrafa bakındım. Koltuğun üzerinde açık duran bir kitap vardı. Muhtemelen Şahin'in yanına almayı unuttuğu kitaplarından birisiydi. Kitabı kapatacağım sırada duraksadım. Telefon ekranımı kitaba tuttum.
-Nasıl olur beyim? diye haykırdı balıkçı. Siz ki bana iyilik ettiniz, siz de mi benim kadar mutsuzsunuz?
-Senden yüz kat daha mutsuzum, diye cevap verdi Sadık.
-Fakat bu nasıl olur? dedi iyi yürekli adam. Verenin alandan daha acınacak hâlde olması görülmüş şey mi?
-Senin felaketinin nedeni ihtiyaç. Benim yüreğim talihsiz, dedi Sadık.
Voltaire. Sadık veya Kader. Bu kitabı daha önce okumuştum ama Tufan'ın koltuğumda açık kalan kitaptan bir alıntı olarak bana yollayacağına hiç ihtimal vermemiştim.
Telefonum çaldığında Şahin görüntülü arıyordu. Doğruldum ve mutfağın altındaki loş ışığa geçtim. Göz altlarımı sildim ve gülümseyerek telefonu açtım.
Şahin karşı kadrajdan kocaman bir nefes verdi ve el salladı. "Nergis! Bak burada kim var?"
Telefonu hastane yatağında uzanan Sena'ya çevirdi. Başında bandanası vardı. Muhtemelen takmayı o istemişti. Odası rengarenkti. Kucağında ayıcığı, dibinde şirin bir gece lambası. Uzanıyordu, bir yandan da tabletiyle oynuyordu.
"Bu güzellik de kim?" diye sorduğumda hızla başını tabletten kaldırdı ve şaşkınlıkla benim sesimle kapıya baktı.
"Sena," dedim dudaklarımı birbirine bastırıp. "Buradayım! Telefonda."
Şahin'in telefonunu eline aldığında alt dudağı büzülmüştü. Hızla kocaman gözlerini ovdu. "Neredesin!" diye sordu, sesi titrerken. "Hadi gel artık. Ben seni çok özledim."
"Geleceğim bebeğim," dedim gülerken. "Ne kadar güzelmiş senin odan öyle?"
"Abla," dedi yavaşça gözünden kendi kadar minik bir yaş süzüldüğü sırada. "Lütfen gelir misin? Ben seni çok özlüyorum. Söz verdin çünkü bana."
"Duyan da falakaya yatırdık sanır, he!" dedi Şahin onun yanına uzanırken. "Aslan abin var yanında. Sen hala ühü ühü Nergis diyorsun!"
Mürekkep bu sırada Sena'nın dolabını düzenliyordu. Ona hastanenin alışveriş bölümünden yeni pijamalar almıştı.
"Kızım biz sana kötü mü bakıyoruz da abla diye ağlıyorsun?" dedi Şahin ve onun kafasından öpüp doğruldu.
"Ablacığım söz geleceğim. Ben sana ne zaman verdiğim sözü tutmadım?" diye sordum, yavaşça. "Sen anlat bakalım. Odan nasıl, beğendin mi? Doktorun iyi davranıyor mu? Manzaranı göster bakayım, deniz manzaran var mı?"
"Yan odada Roza diye bir kız var," dedi Sena ağlaması dururken. "Onunla tanıştık. O değişik bir dil konuşuyor ben hiç anlamadım ama yine de birlikte birkaç dakika oyun oynadık. O da iyileşmeye gelmiş. Ve sana bir şey diyeyim mi?" dedi kocaman sırıtırken. "Onun da saçları yoktu! Benim gibi biri olduğu için bana hiç garip bakmadı! Beni çok sevdi saçım olmamasına rağmen!"
"Sizi ısırırım," dedim gülerken. "Roza ne güzel bir isimmiş."
"Evet bana internetten gösterdi! Roza gül çiçeği demekmiş. Ben de ona nergis çiçeği gösterdim. Ablamın ismi dedim ama anlamadı. Sonra senle ikimizin bir fotoğrafını gösterdim ve gülümsedi yani çok beğendi seni!"
"Hadi lak lak bitti. Uyku vakti," dedi Şahin telefonu onun elinden alırken. "Mürekkep burada kalacak. Ben otele geçiyorum."
"İyi geceler abla," dedi Sena el sallarken ve tekrar alt dudağını büzdü. "Geleceksin, değil mi?"
Gülümserken kameraya el salladım. "Geleceğim bal kızım. Seni çok seviyorum."
"Ben de seni." El salladı.
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Şahin burnunu çeker gibi yaptı ama gülümseyerek bastırdı ve telefonu alıp odadan çıktı.
"Ya sen niye telefonunu kapatıyorsun!" diye bağırdı. Hırslı ama kısık sordu. "Manyak mısın kızım sen? Ne diye kapatıyorsun?"
"O an konuşmak istemedim," dedim sigarayı dudaklarıma götürürken. Ekranın dışına doğru üfledim. "Odası güzelmiş. Doktor geldi mi?"
"Geldi," dedi bıkkın nefes verip. Yandaki dinlenme yerine oturdu ve sağa sola baktı. "Ben geleyim oraya. Ne olacak? Madem sen Sena'yı riske atmak istemiyorsun ben gelirim."
Sena'nın odasından yavaşça Mürekkep çıktı ve Şahin'in omzuna arkadan çenesini dayayıp ekrana baktı. "Biz sabah Şahin'in gelmesi için biraz para ayırdık ama sen gel tabii, daha çok isteriz bunu. Bu gece Sena'yla yıldızlar görünürse sayacağız. Bir eksik sayacağız ama. Gelsen keşke. Tamamlansak."
Boğazıma bir şey düğümlendi. Başımı eğip ekrana bakmadan konuştum.
"Bana hiç yardımcı olmuyorsunuz, küçük burjuvalar."
"Asıl sen bize yardımcı olmuyorsun," dedi Şahin, kaşlarını çatarak. Ona baktım. "Biz burada tutunmaya çalışıyoruz, sen orada tek başınasın. Böyle iş mi olur? Hadi bana bir sebep söyle, gerçekten tutarlı bir sebep söyle de kalayım yoksa yarın sabah geliyorum seni almaya."
Baktım. Gözüm ekrandaki hastane duvarlarına, sonra Mürekkep'in yorgun ama inatçı bakışına takıldı. Sonra kendime. Boş duvara, arkamdaki karanlık mutfak dolaplarına. Dökülmemek için dudaklarımı ısırdım.
"Bugün emin oldum," dedim. "Bu adamlar şakaya gelmez. Öldürecekler işte. Her köşede biri var gibi hissediyorum. Buraya bile zor kaçtım. Size bir adım atsalar... Ben bunu kaldıramam. Sizden birinize zarar gelirse..."
"...Nergis" dedi Mürekkep ama devam ettirmedi. Sesi kendi içindeki kabullenemeyişe saplandı kaldı.
"Ben geri dönemem çünkü dönersem onlar da peşimden gelir. Ve artık sadece beni değil, sizi de korkuturlar. Sena'ya bir şey yaparlar."
Ekran sessizleşti. Sadece Mürekkep'in burun çekişleri ve onkoloji servisinin ara fonunda çalan bir çocuk şarkısı vardı.
"O yüzden..." dedim ve gözlerimi kapadım. "Ben buradayım ama kalbim sizinle. Her saniye."
"Sikeyim," diye mırıldandı Şahin. "Böyle iş mi olur amına koyayım? Ben Tufan ile görüşsem belki bir yol buluruz."
"Ben denemiyorum mu sanıyorsun?" diye sordum. Tam o sırada kapı vuruldu. Üst üste tıktıklandı. Israrla, yangından mal kaçırırcasına. Başımı dış kapıya çevirirken Şahin hızla ekrana baktı.
"Bekle, kameraya bakacağım," dedi ve hızla telefondan bir uygulamaya girdi. "Kim lan bu puşt?"
"Kim o!" diye bağırdım, kapıya yavaşça adımlarken. "Polisi aradım! Kameralarda yüzün göründü!"
"Benim," dedi bir fısıltı. "Sivas ben. Meltem yenge, açar mısın?"
Hızla duraksadım. "Şahin," dedim ekrana fısıldayıp. "Ben seni arayacağım sonra. Bekle."
"Dur hayır kapatma-" derken telefonu yüzüne kapattım ve bir adım geri gittim. Girişteki vazoyu elime aldım.
Tufan'a sadık kalmak için ismimin Meltem olmadığını söyleyemezdim. Yoksa oyun bozulurdu.
"Ne istiyorsun?" diye bağırdım.
Sadık Veya Kader. Kader ya da sadakat. Birini seçmeliydim sanırım. Ya ona sadık kalacaktım, ya da kaderimle oyun oynayacaktım.
"Allah peygamber aşkı için aç," dedi kısık ama hırsla. "İki dakika konuşup gideceğim."
"Yok ya? Akıllı mısın sen!" diye bağırdım. "Tufan'ı ararım bak! Beni rahat bırak! Yüzün kamerada çıktı diyorum sana! Bana bir şey olursa ablak gibi ortada suratın! Kapının tepesindeki kamerayı görüyor musun!"
"Yalvarırım, çok önemli!" dedi ve sonunda fısıldadı. "Viktor buraya geliyor."
"Viktor," dedim şaşkınlıkla. "Tufan'ın düşmanı olan mı!" diye bağırdım kapının ardından.
"Yenge sen delirdin mi ne diyorsun?" diye sordu, korkuyla. "Kocan olan! Senin kocan ya Viktor! Hani biz Tufan ve Viktor dövüşünce Tufan'a yalakalık olsun diye ona haber vermeden tövbe haşa ama seni yakıp öldürdük ya! Sonra Viktor da delirip ülkeyi terk etti ya! Yalvarırım Viktor'a benim seni yakanlar arasında olduğumu söyleme tamam mı? Öldürür beni! Lütfen!"
Cevap vermedim.
"Yenge," dedi fısıltıyla. "Bay Viktor sana bunu kimin yaptığını sorarsa Sivas yok de, tamam mı? Allah rızası için... Tamam mı? Yenge?"
Sessizce mırıldandım. "Viktor... Benim... Kocam."
"Yenge," dedi fısıltıyla. "Tufan abi ile her ne yapıyorsun bilmiyorum ama Bay Viktor bunu duydu ve kafayı yedi. Daha doğrusu ben ona mesaj attım toplantıdayken. Seni öldü sanıyoruz hepimiz."
"Sivas Bey özür dilerim ama siz geri zekalı mısınız? Madem beni yaktınız ve Viktor duyacak diye korkuyorsunuz ne diye adama mesaj atıp benim ölmediğimi söylüyorsunuz?"
Bir an duraksadı. "Yav yenge gözünü seveyim korkudan ne yaptığımı mı biliyorum! Aklım çıktı amına koyayım! Herkesten önce ben ona haber verirsem seni öldürenler arasında olduğumu düşünmez diye düşündüm!"
Cevap vermedim.
"Benden iyi bilirsin ama Viktor tam bir Hitler yolcusu. Ruh hastası! En üstün ırk Alman ırkı derken bile seni alıp aramıza sokmuştu. Sana öyle aşıktı. E valla sen de ona aşıktın deli gibi. Kaç kere Tufan'ı öldürmeye çalıştınız siz onunla. Şimdi sen seneler sonra onun düşmanı ile sevgili gibi nasıl yaptın? Tufan sana nasıl bir para verdi? Buna nasıl cesaret ettin? Tufan da seni hiç sevmezdi ki yani. Hakkında hep kötü konuşurdu. Ben valla anlamadım," derken sesi bir anda kesildi.
"Geldi," dedi sessizce. "Almanya'dan geldi. Ben söyledim, buranın konumunu verdim. Şimdi sana yalvarırım seni yakanlar arasında benim olduğumu söyleme. Lütfen."
Sonra çalıların arasından koşarak gitti. Elimdeki vazoyu çaresizce yerine bıraktım. Taşlar bir bir döküldü. Kartlar açıldı. Yapboz bitti.
Meltem Von Rath.
Alman tefeci Viktor Von Rath'ın eşi. Biricik sevgili eşi.
Kurul, Tufan'a bir jest yapmak amaçlı bu kadını öldürdü. Şimdi ise Tufan ezeli düşmanının ölen karısının elinden tutarak karşılarına çıktı. Viktor'a haber gideceğini biliyordu.
Üç beş dakikalık zevk uğruna beni ne yaptı? Beni arada sattı. Kullandı.
Çok eğlendi mi acaba?
Ya da... Belki de sadakatimi ölçtü. Belki de dış kapıyı açtığımda karşımda dikilen, şok olmuş o yeşil gözlü sarı saçlı kocaman adamı görünce, kaderimi o adamla birlikte Tufan'a karşı kullanmamam konusunda beni uyardı.
Kapıyı açtım, evet. Göz göze geldik. Korkudan içim hopladı. Bir deli gibi gülüyordu. Anlamlandıramamış ama meraklı. Seneler sonra hortlak görmüş gibi harlı ama heyecanlı.
Simsiyah giyinen bir adamdı. Yanında bir sürü sarı herif. Hepsi sarı sarı. Yüzleri bembeyaz. Karanlık ama gözlerinin yeşilliği ortada. Sarı sakalları seyrek, dövmeleri sık. Boyunlarında Nazi sembollü dövmeler var. Gözlerinin altında Almanca kelimeler... Hitler'e ait sözler yazıyor bedenlerinde.
"Viktor," diye fısıldadım. Heyecanla açtı gözlerini. Kahkaha attı. Onu tanıdığımı anladı.
"Ah Brise," dedi Almanca. "Meltem'im. Hazinem."
Bana doğru bir adım attı. Bir adım geri gittiğimde korkutmamak adına durdu ama heyecandan gözleri dolmuştu.
Nazi sembolü dövmeli elini uzattı. "Gel güzel Brise, seni almaya geldim."
Başımı olumsuz sallarken ne yapacağımı bilemiyordum.
Ellerini birbirlerine dokundurdu. "İsa'ya çok dua ettim. Kiliselere bağışlar yaptım." Soluk yeşil gözlerini havaya çıkarttı. "Dualarım kabul oldu."
Belki de bu da bir sadakat testiydi. Tufan beni ölçecekti. Viktor'dan para alıp Tufan'a ödesem, fena mıydı? Ya da belki... Kaçıp gitsem onunla. Almanya'ya. Korurdu hem beni. Düşmanıydı sonuçta. Düşmanlar güçlüydü çünkü. Güçlü olmalılardı. Yoksa düşman statüsünde olmazlardı.
Sena'yı görmek için bir şans daha tanınır mıydı bana?
Kapıyı Viktor ve yanında hayretle bana bakan sarı adamın suratına kapatıverdim. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Arkamı döndüm hızla. Telefonumdan ona mesaj attım.
Nergis : Düşmanınızın ölen karısıyla el ele toplantıya girmek de ne demek Tufan Bey?
Konuşmaya girdi. Yazdı.
Tufan : Ne yalan söyleyeyim uzun süredir böyle eğlenmemiştim
Nergis : Bu bana bir sadakat testi mi? Çünkü EVİME GİRİP AÇIK DURAN KİTAPTAN ALINTI YAPMIŞSINIZ????? Yoksa bir eğlence için mi düşmanınızın önüne attınız beni? Hayır adam kapımı yumrukluyor da şu an!!!
Birkaç saniye cevap vermedi.
Viktor bu sırada kapıya vuruyordu. "Aç güzel Brise. Aç yoksa kurşunlayarak kıracağım bu kapıyı. Hadi bebeğim, aç. Bana anlatman gereken çok şey var. Tufan denen o gaddar ile el ele girmişsin oraya. En başından beri onu mu istedin yoksa? Oysa bana ondan nefret ettiğini söylerdin hep. Birlikte onu öldürme planları yapardık... Güzel sevgilim? Brise? Narin esen Meltem'im?"
Tufan : Vereceğim yanıta göre mi hareket edeceksin?
Nergis : Yani... Beyefendiden iki yüz bin dolar alabilirim. Ölen eşinin başının gözünün sadakası olarak. Sizin borcunuzu ödemiş olurum. Bunu sorun etmezsiniz herhalde?
Gördü. Yazdı, sonra sildi. Tam ekranı kapatacaktım, bildirim sesi geldi.
Tufan : Unuttun mu?
Nergis : Neyi?
"Çekil kapıdan," dedi Viktor. Cümleleri çok naif çıksa da ses telleri çok kabaydı. Alman kabası. Sert, diktatör. "Kapı koluna ateş açacağım, mein Herz. Çekil oradan."
Tufan : Torino hikayesi. En sevdiğin atı alırım senden. Delirirsin sonra. Hatırladın mı şimdi?
Nergis : Düşmanınızı karşıma çıkaran sizsiniz???!!!!!
Tufan : Paramı alıp yurt dışına kaçmaya çalışan da sensin
Nergis : ADAM KAPI KİLİDİME ATEŞ AÇACAK ŞUAN!!!!!!!!!!!!!
Tufan : Beni bana olan sadakatinle sınadın. Beni dolandırmaya kalktın. Ben de seni, kendinle sınıyorum. Viktor sana bir ceza.
"Çekildin mi?" diye sordu Viktor. Hemen sonra arkasındaki adamlara Almanca bir şeyler söyledi. "Ateş açıyorum güzelim. Güneşim. Işığım. Korkma sakın."
Nergis : Tufan Bey af buyurun tövbe haşa ama siz nasıl bir psikopatsınız böyle amk(amk lafı size değildi)
Tufan : Bu terbiyesiz mesajı anlık korku ve adrenaline veriyorum.
Tufan : Bak Nergis. Sana bir teklifim var. Viktor'dan kurtul borcunun yarısını sileyim. Ben de o orospu evladını delirtebildiğim kadar delirteyim. Meltem denilen o orospuya çok aşıktı. Bana gel, seninle anlaşalım. Karşılıklı kazanalım seninle.
Nergis : Gerçekten mi?
Tufan : Gerçekten.
Nergis : Diğer yarısı için başka görev verecek misiniz? Viktor'u şu an buradan kovarsam iki yüz binlik borcun yüz bini silinecek mi????
Tufan : Silinecek
Nergis : Tufan Bey Allah adı verip yemin eder misiniz
"Meltem! Kapıya ateş açıyorum güzel hazinem!"
Tufan : Seçim senin. Ya ondan kurtulursun ya da onunla gidersin.
"Üç!"
Tufan : Umarım doğru ata oynayacak kadar zekisindir.
"İki!"
Tufan : İyi kararlar, Brise :)
"Bir!"
Konuşmadan çıktı.
Ve bam.
Dış kapının kilidi fırladı. Susturucu takılı Alman silahından çıkan mermi öyle kudretliydi ki, kilidi savurduktan sonra bile durmadı ve evin karşı duvarını delip dışarı çıktı.
Viktor içeri adımladı. Elindeki silahtan dumanlar çıkıyordu. Nefes nefeseydi heyecandan. Bana silah tutmayan elini uzattı. "Tut bebeğim," dedi.
Tufan'ın kitaptan yaptığı alıntı gibi. Ya kaderimi şimdi seçecektim, ya da Tufan'a sadık kalıp onu dinleyecektim. İkisini de denemek istemedim elbet. Ama önümde sadece iki yol vardı. Ya varlık, ya nihayet...